Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

İslam İlmihali

Şubat 2008 tarihli yazilar (sayfa 2)Şubat 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

Hz. Yusuf İle Züleyha

İSLAMDAN ÖNCEKİ SEMAVİ DİNLERDE KADININ YERİ

HZ. YÛSUF İLE ZÜLEYHA

Yusuf (a.s), Kur'an-ı Kerîm'de adı geçen peygamberlerden birisi olup, Ya'kub peygamberin oğludur. Soyu Hz. İbrahim'e dayanır. Yusuf sûresinde 98 âyet (4-101), Yusuf (a.s)'ın ibretli hayat hikâyesinden söz eder.

Buna göre Yusuf (a.s)'ın on bir erkek kardeşi vardır. Yusuf olağanüstü bir güzelliğe sahip olup, babası Yakup (a.s) tarafından çok sevilmektedir. Onu kıskanan kardeşleri (birisi dışında) gezinti için kıra götürürler ve kuyuya atarlar. Babalarına ise kanlı elbiselerini gösterip, onu kurdun yediğini söylerler. Yoldan geçen bir kervan, su çekerken Yusuf'u bulur ve Mısır'da Azîz'e (Maliye bakanı) köle olarak satarlar.

Sarayda ihtimamla yetişen Yusuf (a.s)'a Azîz'in karısı Züleyha aşık olur ve onu yasak ilişkiye çağırır. Yusuf ona şöyle cevap verir: "Allah'a sığınırım. Efendim bana iyi baktı. Doğrusu zulüm yapanlar kurtuluşa eremez." (Yûsuf, 12/23.) Yüce Allah, o arada Yusuf'un da Züleyha'yı arzuladığını, ancak ihlâslı bir kul olması yüzünden Yusuf'un bu kötülük ve fuhuştan korunduğunu belirtir. (Yûsuf, 12/24.) Eşinin haksız olduğunu tespit eden Azîz, olayın hiç bir şey olmamış gibi kapanmasını istemişse de, dedikodunun önü alınamamıştır. Bunun üzerine Züleyha dedikodu yapan hanımları yemeğe davet etmiş ve Yûsuf'u onların yanına çağırarak, şaşkınlık içinde meyve bıçakları ile ellerini kestiklerini görmüştür. Bununla, âşık olmakta haklı olduğunu göstermeye çalışan Züleyha, Yusuf'un kendisine ilgi göstermemesi üzerine onun hapse atılmasını istemiştir.

Güzel bir kadının cinsel isteklerine uymak yerine yıllarca hapiste kalmayı tercih eden Yusuf (a.s) bu konuda şöyle dua etti: "Rabbim, bana göre zindan, bunların beni çağırdığı şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan onlara kayarım ve câhillerden olurum. Rabbi onun duasını kabul etti ve onların düzenlerini ondan savdı. Şüphesiz O, işiten ve bilendir." (Yûsuf, 12/33,34.)

Mısır hükümdarı bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Yorumcular bu rüyaya anlam veremediler. Bu arada zindanda bulunan Yusuf (a.s) isabetli rüya yorumları ile ün yapmıştı. Kral onu yorum için saraya çağırdı. Ancak Yusuf, Züleyha konusunda iftiraya uğradığını, bu eski davanın görülerek sonuca bağlanmasını istedi. Böylece temize çıktıktan sonra rüyanın yorumunu yapabileceğini söyledi. Gerçekten sorguya çekilen Züleyha ve dedikoducu kadınlar doğruyu söylediler. Yûsuf belge ve delillerle temize çıkınca rüyayı şöyle yorumladı.

Yedi yıl çok bolluk, ondan sonra da yedi yıl kıtlık yılları gelecek. Kral, tedbir olarak ne yapmak gerektiğini sorunca Yûsuf (a.s), ekonomik ve mali işlerin başına kendisi getirildiği takdirde bu kıtlık ve darlık yıllarına çare bulabileceğini söyledi. (Yûsuf, 12/43-56.) Bu göreve getirilen Yusuf (a.s), ilk bolluk yıllarında halkı tasarrufa teşvik etti, tüm fazla hububatı depolara yerleştirdi. Bu arada, halk ellerindeki altın, gümüş gibi değerli eşyasını da Yusuf (a.s) 'ın emanet depolarına teslim etmişti. Bunların eline emanet bıraktıkları şeylerin miktar ve niteliklerini belirten makbuzlar veriliyordu. İşte bu makbuzlar J. Dobretberger gibi iktisatçıların belirttiği gibi M. Ö. 1600 yıllarında Ortadoğuda elden ele kâğıt para gibi dolaşmaya başlar. Üzerinde, temsil ettiği miktardaki altın gümüş veya hububat gibi Standard değerlerin yazılı olduğu kâğıt paranın ilk olarak Hz. Yusuf'un bu uygulaması ile başladığı kabul edilir. (Yûsuf, 12/47-49; Feridun Ergin, İktisat, İstanbul 1964, s: 569; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s: 37; Delilleriyle Ticaret ve İktisat ilmihali, İst. 1993. s: 369.)

Rivayete göre Mısır Melik'i Hz. Yusuf'a taç giydirmiş, kılıç kuşatmış ve inci ile yakut işlemeli bir taht yaptırmıştır. Ancak Yusuf (a.s) son ikisini kabul etmekle birlikte, taç giymeyi kendisinin ve atalarının giydiklerinden olmadığını söyleyerek reddetmiştir. Ülke kısa sürede Yusuf (a.s)'ın adaletli yönetimi ile onun nüfuz ve iktidar alanına girmiştir. Bu arada hazine bakanı Aziz vefat etmiş, eşi Rail, diğer adı ile Züleyha, Melik tarafından Yusuf'la evlendirilmiştir. Bir mucize olarak gençleşen Züleyha, kocası iktidarsız (innin) olduğu için kız olarak Yusuf'la gerdeğe girmiştir. Bunun üzerine Yusuf Züleyha'ya "Bu şekilde meşru olarak evlenmemiz senin haram olarak istediğinden daha iyi değil mi?" diyerek helal ile haram arasındaki farka dikkat çekmiştir. Züleyha'nın Yusuf'tan Efrâim ve Menşa adlarında iki oğlunun dünyaya geldiği nakledilir. (bk. el-Kurtubî, el-Câmi', IX, 143; Alûsî, Rûhu'l-Meânî, XIII, 5,6; Elmalılı, a.g.e., V, 59-61 et-Taberî, Tarih, Beyrut t.y., I, 337.)

Sonuç olarak Kur'an-ı Kerîm'de, kendi adını taşıyan Sûrede Yusuf (a.s)'ın bir kadınla olan imtihanına genişçe yer verilir. Böylece, dünya hayatındaki deneme süreci içinde böyle bir kadınla karşılaşan ve haram işlemekle karşı karşıya gelen mü'minin takınacağı tavır ve haramdan sakınması karşılığında elde edeceği ecir, bu surede yer alan hususlardandır. Diğer yandan önü alınamayan dedikodular karşısında bir süre dedikodu yöresinden uzak kalma yanında, yeniden eski beldesine ya da görevine dönüşte, haksız itham ve iftiralardan temize çıkmak için mücadele etmek gerektiğine bir işaret vardır. Diğer yandan, birbirine karşı aşk derecesinde sevgi duyan erkek ve kadının sabredip meşru evlenmenin çaresini aramaları ve bu konuda yüce Allah'ın takdirine teslim olmaları gerekir. Herşey Cenab-ı Hakk'ın kudret elindedir. Onun dilemesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz. Haramlara karşı yüce Allah'ın korumasına sığınmak en büyük güvencedir.

İslam'dan Önceki Semavi Dinlerde Kadının Yeri-Hz İbrahimin Eşleri Hz.Sare ve Hz. Hacer

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

İSLÂM'DAN ÖNCEKİ SEMAVÎ DÎNLERDE KADININ YERİ

Günümüzde kadın konusu, onun aile ve toplum içindeki yeri incelenirken, kadının tüm haklarını batı değer ölçülerinden aldığı, İslâm'ın ise kadını ve aileyi dar kalıpların içine soktuğu öne sürülmektedir. Fert, aile ve toplumun bir arada yaşamaktan doğan sosyal problemlerine akılcı ve temele inen çözümler getiren vahiy dininin, kadın ve aile konusunda elbette susması ve boşluk bırakması düşünülemezdi.

Bu yüzden biz İslâm'ın getirdiği kadın ve aile ile ilgili değerlerine geçmezden önce, İslâm'dan önceki dönemlere ait yine Kur'an ve sünnette örnek verilen bazı kadınlar ve onların ibretli kıssaları üzerinde durmak istiyoruz. Örnek olarak seçtiğimiz kadın ve aileler şunlardır: Hz. İbrahim'in eşleri Sâre ve Hacer, Hz. Yusuf ve Züleyha, Hz. Âsiye, Hz. Süleyman ve Belkıs, Hz. Meryem ve Hz. Zekeriyya. Bunları sırasıyla inceleyeceğiz.

HZ. İBRAHİM'İN EŞLERİ SÂRE VE HACER

Kur'an ve Sünnette, iman, ihlâs, iffetini koruma ve tevhîd mücadelesinde eşine destek olma konularında örnek gösterilen iki kadın Sâre ve Hacer'dir. Hz. İbrahim Irak'ta Babil yöresinde peygamber olmuş ve kendisini tanrı ilân eden hükümdar Nemrud'u hak dine çağırmıştır. Yönetimi kaybetme korkusuna kapılan Nemrud, İbrahim (a.s)'ı ateşe atarak yok etmek istemişse de, Yüce Allah onu korumuş, Nemrud ve adamlarını ise sinek ordusu ile helak etmiştir. (bk. el-Enbiyâ, 21/69, 70.)

İşte Hz. İbrahim, eşi Sâre ve yeğeni veya amca oğlu Lût (a.s), bu olaylardan sonra Irak'tan ayrılarak bereketli bir ülke olan Şam ve Filistin yöresine geçmiştir. İbrahim (a.s) buradan da bir ara irşad gayesiyle, eşi Sâre ile birlikte Mısır'a gitmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s) bu yolculuk sırasında Hz. Sâre'nin başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştır: "Erdûn" kasabasına geldiklerinde, şehrin kralı İbrahim'in güzel bir kadınla şehre girdiğini öğrenmiş ve Hz. Sâre'ye göz koymuştu. Onu sarayına getirtti ve ırzına göz dikti. Sâre kalkıp abdest aldı ve namaz kılıp şöyle dua etti: "Ey Allahım! Ben sana ve senin peygamberine iman etmiş ve iffetimi kocam dışında herkesten korumuşsam, bana bu kâfiri musallat etme". Kralın nefesi kesildi ve çırpınmaya başladı. Bunun üzerine Sâre, "Allahım, eğer bu adam ölürse Sâre öldürdü derler, bu yüzden ölmesini istemiyorum" deyince kral canlandı ve bu durum üç kere yenilendi. Kral adamlarına; siz bana bir insan değil, şeytan getirmişsiniz; diyerek Sâre'yi serbest bıraktı ve Hacer'i de hediye olarak verdi." (Buhârî, Buyû, 100, Enbiyâ, 8, Hibe, 36.)

Burada, iffetini koruyan imanlı bir kadının zorda kalınca Yüce Allah'a sığınabileceğine bir işaret vardır. Sığınanın niyet ve samimiyetine göre Yüce Allah kurtuluş yolları gösterir. (bk. el-Ankebût, 29/69.)

Hz. Sâre kısır bir kadındı. Bu yüzden İbrahim'in Hacerle evlenmesine izin verdi. Ancak Hz. Hacer İsmail (a.s)'ı dünyaya getirince iki kadın arasında yaratılışta var olan kıskançlık hali doğdu. Bunun üzerine İbrahim (a.s), yüce Allah'ın emri ile eşi Hacer ve oğlu İsmail'i Filistin'den alıp Hicaz'a götürdü. Şimdiki Beytullah'ın yakınında bir yere konakladılar. Yanlarında bir kırba su ve bir miktar da yiyecek vardı. O dönemde Mekke şehri yoktu, çünkü Nuh tufanında Âdem (a.s)'dan beri gelen Kâbe-i Muazzama'nın izleri de kaybolmuştu. Her taraf ıssız ve susuz idi.

Hz. İbrahim Hacer'i ve kucağındaki küçük İsmail'i orada bırakıp, Filistin'e dönmek üzere hazırlanırken, Hz. Hacer; "Ey İbrahim! Bizi bu ıssız ve kimsesiz vadide bırakıp da nereye gidiyorsun?" dedi. İbrahim (a.s)'in sustuğunu görünce, bu ferasetli ve ihlaslı kadın yeniden sordu; "Bizi burada bırakmanı sana Allah mı emretti!? Hz. İbrahim; "Evet Allah emretti" deyince, Hacer; "Öyleyse yüce Allah bize yeter, O bizi korur" diyerek Allah'a tevekkül etti. (İbnü'l-Esîr, el-Kâmîl fî't-Târîh, Beyrut 1965, I, 101 vd.; K. Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, 7. baskı, Ankara 1984, VI, 14, 15.)

Hz. İbrahim Seniye mevkiine gelince Kabe'nin bulunduğu yana doğru dönerek beldenin Nuh tufanından önceki gibi güvenli hale gelmesini (İbrahim, 14/35,36.) Yüce Allah'tan istemiş ve zürriyeti için de şöyle dua etmiştir: "Ey Rabbimiz! Ben neslimden bir bölümünü, senin Haram Evinin yanında, bu tarım yapılamayan vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir bölümünün gönüllerini onlara meylettir ve onları çeşitli meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler." (İbrahim, 14/37.) Bu duanın kabul olunduğu Kur'an-ı Kerîm'de şöyle belirtilir: "Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler." (el-Kasas, 28/57.)

Nitekim Allahü Teâlâ Hz. Hacer'i ve oğlu İsmail'i zayi etmemiş, yukarıdaki duanın sonucu, kısa sürede tecelli etmiştir. Çocuğun su ihtiyacı için yüksekçe yer olan Safa tepesine, oradan Merve'ye koşan Hacer (r. anhâ), buradan çevreye bakarak su araştırmış ve iki tepe arasındaki gidiş-gelişi yedi defa olmuştur. Su bulmaktan ümidini kesen Hacer, İsmail'in yanına döndü ve orada bir su kaynağının akmakta olduğunu gördü. Suyun akıp gitmemesi için önünü kesmeye çalıştı. Yüce Allah onlara böylece "zemzem" suyunu bir daha kesilmemek üzere ikram etmişti. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah, İsmail'in annesi Hacer'e merhametiyle muamele etsin. Eğer o zemzemi kendi haline bıraksaydı akarsu meydana gelirdi." (Buhârî, Enbiyâ, 9; Miras, a.g.e. VI, 15.)

Hz. Hacer'in suyu bulmasından sonra Mekke vadisinden geçmekte olan Yemenli Cürhümlüler kabilesi, kuşların hareketinden vadide su bulunduğunu anlamış ve Hacer'den izin alarak oraya yerleşmeye karar vermişlerdi. İşte Mekke'nin ilk yerlileri bu kabile ile, daha sonra Hz. İsmail'in Cürhümlülerle evlenmesi sonucu meydana gelecek nesillerinden ibarettir.

Böylece, zemzem suyundan yararlanma karşılığında Cürhümlüler Hacer'in ve oğlu İsmail'in ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenmişlerdi. Hz. Hacer'in tevekkülü kısa bir süre içinde meyvesini vermiş ve kendilerini ıssız vadide güvenli bir topluluk içinde bulmuşlardı.

İbrahim (a.s)'ın ailesi içinde İsmail (a.s)'ın Cürhümlülerden evlendiği eşi ile ilgili şu olay da ibret vericidir. Hz. İbrahim Filistin'den zaman zaman Hicaza gelir ailesi ile ilgilenirdi. Bir gelişinde İsmail'i evde bulamamış, onun ava gittiğini öğrenince, eşine geçim durumlarını sormuştu. Hz. İsmail'in eşi; "Darlık içindeyiz, durumumuz kötü" deyince "Kocana selâm söyle, evinin eşiğini değiştirsin" diye haber bırakmıştı. Durumu öğrenen İsmail bundan, eşini boşaması gerektiği anlamını çıkarmıştı. Bir süre sonra Hz. İbrahim başka bir gelişinde benzer soruyu İsmail'in ikinci eşine yöneltmişti. Ancak sonraki eşi; "Kocasının iyi ve geçimlerinin de rahat olduğunu" söyleyince, İbrahim (a.s), yine İsmail'e selâm bırakarak, bu defa "evinin eşiğini güzel tutmasını" bildirmiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 9.)

Buna göre, hiç tanımadığı kişilere aile sırrını veren ve kocasından şikâyetçi olan bir kadın "hayırlı bir kadın" değildir. Aile içinde olabilen maddi ve mânevi sıkıntılara erkekle birlikte kadının da göğüs germesi ve aile sırlarını dışarıya açmaması gerekir.

Hz. Sâre'nin çocuğu olmadığı için kocasına cariyesi Hacer'i hediye ettiğini, ancak Hz. İsmail'in doğumu üzerine üzüntüye kapıldığını yukarıda belirtmiştik. Kendisi sürekli bir çocuk özlemi içinde idi. İşte artık ay halinden kesildiği bir dönemde, kendisi 90, eşi İbrahim ise 120 yaşlarında bulunduğu bir sırada Allahü Teâlâ kendilerine önce İshak'ın daha sonra da torunları Ya'kub'un dünyaya geleceğini haber verdi. (Hâkim, el-Müstedrek, II, 556; Hûd, 11/71.)

Artık çocuk sahibi olmaktan fizik, biyolojik ve tıp bakımından ümit kesilen bir çağda İbrahim (a.s) ve Sâre'ye bir çocuk ve arkasından, bir torun sahibi olma müjdesinin verilişi Kur'an-ı Kerîm'de şöyle anlatılır: Hz. İbrahim ve yakın hısımı olan Lût (a.s) aynı dönemin peygamberleridir. Lût (a.s)'in kavmi eşcinsellik sapıklığına tutulmuş ve ilâhi gazabı üzerlerine çekmişlerdi. İşte Hz. Lût'a kavminin helak olacağını bildirmek ve bunu infaz etmekle görevli bir grup melek önce İbrahim (a.s)'ın evine gelirler. Bunlar insan suretinde, genç delikanlılar görünümünde idiler. Önlerine konulan yemeği yemeyince İbrahim (a.s) onların normal insan olmadıklarını anladı ve korkuya kapıldı. Hz. Sâre'de onlara ayakta hizmet ediyordu. İşte bu misafirler kendilerinin melek olduğunu açıklayarak, aileye katılacak bebeği şöyle haber verdiler:

"Elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde ile gelip, "selâm" dediler. O da "selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi. Fakat onların o buzağıya el sürmediklerini görünce, tuhafına gitti ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar; "korkma biz Lût kavmine gönderildik" dediler. İbrahim'in (hizmet için) ayakta duran karısı (Sâre) güldü. Biz de ona İshak'ı ardından da torunu Ya'kub'u müjdeledik. Kadın "vay başıma gelene" dedi, "Ben yaşlı bir kadın, şu kocam da yaşlı bir adam iken ben mi çocuk doğuracak mışım? Bu doğrusu şaşılacak bir şey" Melekler: "Ey evin hanımı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, Allah'ın işine nasıl şaşarsın? O Allah, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur" dediler." (Hûd, 11/69-73.)

Başka bir âyette; Hz. Sâre'nin, meleklerin çocuk doğuracağını müjdelemesi üzerine, ellerini yüzüne vurarak, kendisinin yaşlı ve kısır olduğunu bildirdiği, meleklerin ise; "Rabbin böyle dedi. O, tam hüküm ve hikmet sahibi ve herşeyi bilendir" diyerek işi ilâhi iradeye bağladıkları belirtilir. (bk. ez-Zâriyât, 51/25-30.)

Sonuç olarak gençlik yaşlarında çocuk dünyaya getirmemiş olan ve kısır bulunan Hz. Sâre ay halinden de kesildiği bir dönemde yüce Allah'ın dilemesi ile Hz. İshak'ı doğurmuştur. Nitekim Mücâhid ve İkrime, çocuk müjdesi haberini alan Sâre'nin gülmesini "ay hali oldu" şeklinde tefsir etmişlerdir. Çünkü "güldü (dahike)" fiili arapçada kadınlar hakkında bu anlamı da kapsamaktadır. Ancak çoğunluk bilginler buna "bilinen sevinç gülmesi" anlamı vermişlerdir. (el-Kurtubî, el-Câmi', 1. baskı, Beyrut 1408/1988, IX, 45.)

Hz. Sâre'nin meleklerin yanında ayakta durması, misafirlerine hizmet içindir. Bazı müfessirler onun tesettürlü olduğunu, melekleri görünce ayağa kalktığını söylemişlerdir. (bk. Kurtubî, a.g.e., IX, 45) Hz. Peygamber (s.a.s)'e de bir düğün merasiminde gelinin hizmet ettiği nakledilmiştir.

Ebû Üseyd es-Sâidi (r.a.), Allah'ın elçisini kendi düğün cemiyetine davet etmişti. Eşi gelin hanım onlara hizmet ediyordu. Yemekten sonra, Rasûlullah (s.a.s)'e geceden hazırlanmış hurma suyu ikram etti. (bk. Buhârî, Eşribe, 7, Nikâh, 71, 78, Eymân, 21, İbn Mâce. Nikâh, 24; Ahmed b. Hanbel, III, 498.) el-Kurtubî (ö. 671/1273) bu hadisi naklettikten sonra şöyle der: "Bu, gelinin kendi düğününde kocasına ve onun arkadaşlarına hizmet etmesinin caiz olduğunu gösterir. Yine, bir erkeğin eşine, salih arkadaşlarına hizmet ettirmesinde bir sakınca bulunmaz. Ancak bu uygulamanın hicâb (tesettür) âyetlerinin inmesinden önce vuku bulmuş olması da muhtemeldir." (el-Kurtubî, a.g.e. IX, 46.)

Buna göre evin hanımının, tesettüre riayet etmek şartıyla ve kocası da hazır bulununca kayın biraderi, kocasının amca, dayı gibi hısımları ile kendi amca, dayı hala ve teyzesinin erkek çocuklarına ve yine kocasının ahlâk ve fazilet sahibi arkadaşlarına yemek ve meşrubat ikram etmesi mümkün ve caizdir. Ancak fitne korkusu olur ya da eşler, yakın mahrem hısımlar dışında kalan erkeklerle görüşmede takva yolunu seçerlerse, bu daha güven verici ve daha fazla koruyucu olur. Nitekim erkek veya kadının, karşı cinsi görünce, bakışlarını öne eğmesini bildiren âyetlerde bu davranışın daha temiz olduğuna işaret edilmiştir. (en-Nur, 24/30, 31.) Yine, kimsenin bulunmadığı eve izinsiz girmeyi yasaklayan, izin isteyince de, "geri dönün" denilirse, dönüp gidilmesini bildiren âyette de, bu davranışın daha temiz olduğu belirtilmiştir. (en-Nûr. 24/28.)

Darwinizm

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

DARWİNİZM

Carles Darwin (1809 -1882), Beagle gemisiyle dünya çevresinde yaptığı gezi sırasında rastladığı soyu tükenmiş dişsiz hayvan türlerini inceledikten sonra, türlerin sabitliği konusunda şüpheye düşmüş ve ünlü "evrim" teorisini öne sürmüştür. Buna göre, aynı kökten gelen türler çevre, beslenme vb. etkilerle değişim gösterir, böylece vücudu ve üreme hücreleri değişikliğe uğrar. Diğer yandan tüm canlılar yaşamak için mücadele ederler ve ortama en elverişli olanlar yaşar. Böylece doğal ayıklanma, yeni türlerin oluşmasını ve çevreye uyum yolu ile sürekli evrimi sağlamıştır.

Darwin'in iddiaları bir kesinlik taşımaz, bir teori ve nazariyeden ibarettir. Çok tartışılmış ve birçok iddiaları çürütülmüştür. Bu yüzden canlı türlerin, meselâ insanın maymundan uzun evrim sonucunda oluştuğu iddiası artık bilim çevrelerinde terkedilmiştir. Günümüzde biyoloji bilimi, türler arasında bir geçiş olamayacağını ortaya koymuştur. Yukarıda bunu açıklamıştık.

İslâm dini ve diğer semavî dinler ise insanın hayata insan olarak başladığını ve başka bir türden evrimin söz konusu olmadığını ortaya koymuşlardır. (bk. el-A'râf, 7/11; el-Bakara, 2/30 vd.; Sâd, 38/71 vd.; el-Hıcr, 15/28 vd.)

İnsanın menşeini bir hayvana bağlamak, onun duygularını ve yaratılış cevherini temel türden ayırmak demektir. Halbuki, insan yaratıkların en şereflisi olarak ve en üstün kıvamda yaratılmıştır. Âyette: "Biz insanı en güzel şekilde yarattık" (el-Tîn, 95/4.) buyurulur.

Bazı hayvan fosilleri üzerinde araştırma yapanlar, bunların insanın atası olabileceğini öne sürmüş. Bunları kısaca açıklayacağız.

İnsan ve kuyruksuz maymunun ortak atası:

Böyle ortak bir atayı gösteren ne bir hayvan yaşamış ve ne de bir fosil bulunmuştur. Halbuki evrimciler böyle bir ortak atanın 30-70 milyon yıl önce yaşadığını öne sürmüşlerdir. (Henry M. Morris, Terc. Heyet, Yaratılış Modeli, Neşr., M.E.G.S.B., Ankara 1985, s: 157.)

Kuyruksuz maymunlara (apes) ait çeşitli fosiller, insanın atasının bu hayvan olabileceği teorisini gündeme getirmiştir. 1932'de Hindistan'da bulunan fosil (ramapithecus) bunların en önemlisi olup; bir kaç diş ve çene parçalarından ibarettir. Bu grubun bütün fosillerini inceleyen Pensilvania Üniversitesi'nden Dr. Robert Eckhardt şöyle demiştir: "Bu fosiller sadece kendi türü olan kuyruksuz maymunların atası olabilir. Bunlar, morfolojik, ekolojik ve davranış yönleriyle de kuyruksuz maymunlara benzerlik gösterirler." (Morris, a.g.e. s: 158.)

Doğu Afrika'da Louis Leaky ve başkaları tarafından bulunan fosillere "güneyin maymunu" denilmiştir. Bunlar evrimcilere göre, 2-3 milyon yıl önce yaşamış, dik yürüyen ve bazı aletleri kullanan bir varlıktır. Beyin hacmi, bazı ileri yapılı maymunların ki kadar, yaklaşık 500 c.c.'dir. Dişleri de kuyruksuz maymuna benzer.

Ancak Louis Leaky'in oğlu Richard Leaky aynı türden bulduğu fosillerle bunların uzun kollu ve kısa bacaklı olduklarını ortaya koydu. Diğer yandan bir çok evrimcinin inandığı gibi, bu varlık dik değil eğik yürüyordu. Kısaca bu hayvan sadece beyin yönü ile kuyruksuz maymunlara benziyordu. Bu yüzden onun da, soyu tükenmiş bir maymun olduğunda şüphe yoktur.

Java Adamı, Pekin Adamı, Heidelberg Adamı adını alan bir takım fosillerin ise yaklaşık 500.000 yıl önce yaşadığı öne sürülmüştür. Bunların dik yürüdükleri, beyin hacimlerinin yaklaşık 1000 c.c. olduğu, basit alet ve silahları kullandıkları evrimcilerin benimsediği görüştür.

Ancak Java Adamı daha sonra bunu bulan tarafından reddedilmiştir. Pekin Adamı'na ait kemikler ise İkinci Dünya Savaşından beri kayıptır ve bu yüzden incelemeye tabi tutulmamaktadır. Heidelberg Adamı ise sadece büyük bir çene kemiğinden ibarettir. Bu fosillerin (Homo erectus) küçük bir beyine (900-1100 c.c.) sahip olması, onların insanın atası olarak kabul edilmesine imkân vermemektedir. (Morris, a.g.e., s: 159-161.)

Sonuç olarak insanoğlunun ilk ataları Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva'dır. Bunun aksi olan bir görüş günümüze kadar isbat edilmiş değildir. İnsan tarih boyunca, kendi çevre şartları içinde gelişimini sürdürmüş, belki yeni yeni ilim ve kültür faaliyetleri, ona yeni bir ruh zenginliği ve beyin gücü kazandırmıştır. Ancak bu durum insanın yüzyıllar içinde iptidaî bir varlıktan evrime tabi tutulduğu anlamına gelmez.

İnsan Hücrelerine Yapılan Bilgi Yüklemesi

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

İNSAN HÜCRELERİNE YAPILAN BİLGİ YÜKLEMESİ

Kadında aşılanmış yumurta hücresi artık 46 kromozomlu, erkek ve kadına ait irsi ve kalıtımlı (genetik) vasıfları toplayan tam bir hücredir. İnsanın bütün bir programı bu 46 kromozomun ancak % 15'ini oluşturan "DNA" moleküllerinde şifrelenmiştir.

Cavl Sagan, mikroskopla bile görülemeyecek kadar küçük olan zerreciklere yüklenen bu bilgi için şöyle demiştir: "Bir "DNA" molekülünde beş milyar "bit" bilgi vardır. Bu bilgi de bin ciltlik kitap doldurabilecek kapasitededir." (Carl Sagan, Kesmes, İstanbul 1982, s: 292; bk. Dayıoğlu, a.g.e., s: 59 vd.) Bu durum, insanın gayesiz, başıboş, rastlantılara bırakılmış bir hayat yerine, planlı, programlı ve dengeli bir yaratılışa sahip olduğunu göstermektedir. İnsanın tırnak uçlarından saç uçlarına kadar yaklaşık bir trilyondan fazla hücresine şifrelenen bu bilgiler çözülebildiği takdirde, insanın herhangi bir hücresinde öncesine ve sonrasına ve belki sonsuzluğa kadar ileriye yönelik hayat sürecini anlamak mümkün olabilir. Japonya başta olmak üzere kimi ülkelerde, hücredeki bu "DNA" molekülü şifrelerini çözme çalışmaları yapılmaktadır.

Paris Claude-Bernard Yaşlılık Araştırmaları Merkezi müdürü Jacques Treton, insanın her bir hücresine şifrelenen bu programı şöyle ifade etmiştir: "Araştırmalar, bizim ömür süremizin genetik bir programa bağımlı olduğunu göstermiştir. Her şey, her bir hücre çekirdeği içinde bir saat bulunduğunu gösteriyor. Hücreler kaç kere çoğaldıklarını ve nerede duracaklarını da bilmektedirler. Meselâ; otuz yaşında bir kimseden alınan hücreler dışarıda 60 kere daha bölünebilirken yetmiş yaşında bir kimseden alınan hücreler, ancak 20 kere daha bölünüp çoğalabilmektedir." (Bilim ve Teknik Der., Neşr. TÜBİTAK, C: 24, Sy. 282, Mayıs 1991, s: 12-13.)

Kur'an-ı Kerîm'de, insan fizyolojisindeki bu geriye dönüşe şöyle işaret edilir: "Biz, kimi uzun ömürlü kılarsak, yaratılışını tersine çevirir, kuvvetten sonra acizliğe düşürürüz. Hiç düşünmezler mi?" (Yasin, 36/68.)

İşte bu kadar orijinal ve üstün bir yaratılışa sahip olan insanın, türlerin evrimi sonucunda maymundan dönüştüğü görüşü de öne sürülmüş ve dünya sonrası hayatı kabul etmek istemeyen bazı ateistler de bu görüşe ilgi duymuştur. Bu yüzden aşağıda, "Darwinizm" de denilen bu teori üzerinde kısaca duracağız.

Çocuğun Erkek veya Kız Oluşu

 

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

ÇOCUĞUN ERKEK VEYA KIZ OLUŞU

Doğacak çocuğun erkek veya kız olması da bilimin sınırlarını aşan, yüce Allah'ın dilemesine bağlı olan bir konudur. Âyette şöyle buyurulur: "Allah dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları verir. Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir." (eş-Şûrâ, 42/49-50)

Anne karnında cinsiyetin oluşumu şöyle gelişir. Erkek sperm ana hücresinde 44 + XY = 46 kromozom bulunur. Erginlik çağından itibaren başlayan "mayoz" bölünme ile bu ana hücreden 22 + X = 23 kromozomlu dişilik karakteri taşıyan bir sperm ile 22 + Y = 23 kromozomlu erkeklik karakteri taşıyan bir sperm hücresi meydana gelir. Kadındaki yumurta ana hücresinin erginlik çağından itibaren "mayoz" bölünmesi sonunda ise sürekli olarak 22 + X = 23 kromozomlu dişilik karakteri taşıyan iki yumurta hücresi ortaya çıkar. Sonuçta sperm ile yumurta hücresinin birleşmesinden 46 kromozomlu ya erkek karakterli ya da dişi karakterli bir zigot teşekkül eder. Kadının rahminde oluşan zigotun (alaka) gelişerek insanı oluşturduğunu yukarıda belirtmiştik. Tıp ilmi erkek sperm hücresinde erkek ve dişilik (yani X ve Y) karakteri, kadının yumurta hücresinde ise yalnız dişilik karakteri (X) bulunduğunu günümüzden ancak 40 yıl kadar önce belirleyebilmiştir. Halbuki Yüce Allah aşağıdaki âyeti ile bunu 6. M. yüzyılda haber vermiştir: "Allah meniden (erkek sperm hücresinden) iki eşi, erkek ve dişiyi yarattı." (el-Kıyâme, 75/39.) Bütün bunların bir rastlantı sonucu olduğu söylenebilir mi? Yüce Allah'ın bilgisi ve gücü dışında hiçbir canlının hareket yeteneği bulunmadığı şu âyette ifade buyurulmuştur: "Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (levh-ı mahfuz) dır." (Hûd, 11/6.)

Kadının ay halinden temizlendikten yaklaşık on gün sonra serbest bıraktığı aşılanmaya elverişli bir tane dişi yumurta hücresine karşılık, erkeğin nutfesinde 200-300 milyon arası sperm hücresi bulunduğu bilinmektedir. Bu spermlerden yumurta hücresine yalnız 500 ilâ 1000 kadarı ulaşır ve bir tanesi yumurtayı aşılar. İşte sperm sayısının % 50'nin altına düşmesi halinde kısırlıktan söz edilir.

Diğer yandan sperm hücresi, kadına ait dişi yumurtaya ulaşınca, yumurta hücresi "fertilizin" buna karşılık sperm hücresi ise "antifertilizin" denilen bir madde salgılar. Eğer bu iki madde uyuşabilirse, sperm hücreleri yumurtanın yüzeyine tutunabilir. Aksi halde tutunmaları ve ceninin teşekkülü mümkün olmaz. Bu, farklı türe ait sperm hücrelerinin yumurta hücresine yaklaşmalarını önlemek ve türün dejenere olmasını engellemek için önemli bir tedbirdir. Bu yüzden farklı türler olan maymundan insana veya insandan maymun türüne geçiş biyolojik bakımdan mümkün değildir.

Biyolojik Oluşum ve Türün Korunması

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

BİYOLOJİK OLUŞUM ve TÜRÜN KORUNMASI

Erkeğe ait sperm hücresi ile kadına ait yumurta hücreleri nasıl ve nerede hazırlanmakta, bunların buluşması nasıl sağlanmakta ve bir araya geldiklerinde yaratılış mucizesi olan bir insan bedeni nasıl meydana gelmektedir? Biyoloji ve tıp ilmi bu sorulara belli ölçüde açıklık getirmiştir. Aşağıda insan varlığının en küçük temel taşlarını oluşturan hücreden başlayarak bu büyük oluşumu açıklamaya çalışacağız.

Bugün tıp ilminin belirlediğine göre, insan vücudunun temel taşı olan erkek sperm hücresi ile dişi yumurta hücresinin taslakları anne ve babamızın cinsiyet organlarına, onlar annelerinin karınlarında altı haftalık iken yerleştirilmeye başlanır. Başka bir deyimle anne ve babamızın oluşacağı hücreler, büyük anne ve babamızın, kendi annelerinin rahimlerinde henüz altı haftalık iken meydana gelir. Bu hücrelerin içinde anne ve babamızın bütün hayat programı ve bu arada bizim onların çocuğu olacağımız hususu şifrelenmiş olarak kayıtlıdır. İşte bu iki hücre, milyonlarca kardeş hücre ile birlikte, bizim vücut yapımız başlayıncaya kadar, birbirinden habersiz, anne ve babalarımızın bedeninde taşınır.

Büyük hayat programını yüklenen sperm ve yumurta hücreleri ilk defa bir araya geldiklerinde ancak mikroskopla görülebilecek tek bir hücre meydana getirirler. Küçücük toz parçası kadar olan bu tek hücre, daha sonra milyonlarca defa bölünüp gelişecek ve kendisinin en az 25-30 bin katı, daha fazla bir büyüklüğe kavuşarak insan halini alacaktır.

İnsan hücresinin çekirdeğinde 46 adet kromozom bulunur. Bunlar 23 çift oluşturacak şekilde ikişerli olarak dizilmiştir. Her çiftin bir tanesi anneden, diğeri de babadan intikal etmiştir. Bu yüzden anne ve babadan irsiyet yoluyla geçen özellikler, bir insanın tırnak ucundan saç uçlarına kadar bütün hücrelerine geçmiş ve şifrelenmiş durumdadır.

İnsan vücudundaki hücreler, çoğalmalarını bölünerek yaparlar. Bu bölünme iki türlü olur. Mitoz ve mayoz bölünme. Mitoz bölünmede hücre, bölününce eşit niteliklere sahip, yine 46 kromozumlu iki kardeş hücre halini alır. Hücre bölünmesi en ileri teknoloji ile donatılmış bir kimya laboratuvarı çalışması gibi bir işlemle gerçekleşir. Şöyle ki; bir hücre bölünmesinde, cansız maddelerin en küçük yapıtaşı olan 20-30 çeşit "atom" kullanılır. Bu atomlardan yaklaşık yüz trilyon tanesi hücre içine alınır, hücre fabrikasında yoğrularak dev moleküller sentez edilir. Sonra da bu moleküllerden hücreye ait organeller yapılır. Ana hücrenin içinde bulunan 46 kromozom aynen sentez edilir. Sonuçta, kendisinin aynı olan iki hücre doğuverir. Biyolojik bakımdan canlı olan bir hücrenin, kendisi gibi bir hücreyi 100 trilyon cansız atom zerrelerinden inşa etmesi esrarengiz bir olaydır. Bir insan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre olduğuna göre, yiyecek ve içecekler aracılığı ile bedene giren trilyonlarca cansız atoma hücre içi sentezle canlılık kazandırıldığı anlaşılmaktadır. Erkek ve kadında erginlik çağına kadar cinsiyet (sperm ve yumurta) hücreleri de yukarıdaki şekilde bölünmeye uğrar.

Erginlik çağından itibaren erkek ve kadında yalnız cinsiyet hücreleri ayrı bir bölünmeye uğrar. "Mayoz" bölünme adını alan bu bölünmede ana hücre ikiye bölünürken kromozom sayısı yarıya düşer. Böylece erkek sperm ile kadına ait yumurta hücresi 23'er kromozomlu yavru hücre oluşturarak çoğalır.

İşte bir elmanın iki parçası gibi yarım hücre görünümünde ve eksik durumda olan erkek ve dişi hücreler aşılandıktan sonra yine 46 kromozomlu ana hücreyi meydana getirmektedir. Zigot adı verilen bu aşılanmış yumurta hücresi (alaka) insanın temel taşını oluşturacaktır. (Dayıoğlu, a.g.e. 9 vd.)

Çoğun anne karnında oluşumu

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

ÇOCUĞUN ANNE KARNINDA OLUŞUMU

Önceki yazımızda Hz. Âdem'le Havva'nın yaratılışı ve yeryüzüne indikten sonra Hz. Havva'nın ilk hamileliğinden (el-A'râf, 7/189.) söz etmiştik. Kur'an-ı Kerîm'de insan neslinin, kendi türünü doğum yoluyla sürdürdüğünü bildiren pek çok âyet vardır. Bunlarda çocuğun ana karnındaki gelişimi tıp biliminin açıkladığı ile uyumlu bir biçimde belirtilmektedir. Bir kaç âyeti örnek olarak vereceğiz.

"Şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden (sperm), sonra alakadan (kadının aşılanmış yumurtası), sonra uzuvları (önce) belirsiz, sonra belirli canlı et parçasından yarattık ki size gücümüzü gösterelim. Dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz, sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız." (el-Hac, 21/5.)

"Şüphesiz biz insanı çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta sperm haline getirdik. Sonra bu spermi, alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden alakayı bir parça et haline soktuk. Sonra bu bir parça ette kemikleri yarattık, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla insan haline getirdik." (el-Mü'minûn, 23/12-14; bk. el-Mü'min, 40/67.)

TÜP BEBEK UYGULAMASININ ORTAYA ÇIKARDIĞI GERÇEK

 Ana karnındaki bir bebeğin âyetlere göre gelişimini yukarıda belirtmeye çalıştık. Şimdi de günümüz biyoloji ve tıp bilimleri açısından insan varlığının oluşumu ne şekilde gerçekleşmektedir? Bunu açıklamaya çalışacağız.

Konuya, tıbbın dışarıdan yardımla oluşumuna katkıda bulunduğu bir bebekle girmek istiyoruz. İngiliz Gilbert John Brown ve Lesley Brown çifti her evli gibi çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Ancak bayan Lesley Brown'un yumurta kanalları (fallop tüpleri) tıkalı olduğu için bunun gerçekleşemediğini tıp uzmanları tesbit etmişti. Bayan Brown'un yumurta kanalları ameliyatla temizlendikten sonra, yumurtalıklarından olgunlaşmış bir yumurta hücresi alınmış ve bu hücre baba John Brown'dan alınan sperm hücreleriyle tüp içinde bir araya getirilmişti. 2,5 -3 gün sonra yumurta hücresinin döllendiği ve bölünmeye başladığı tesbit edilir. İşte bu döllenmiş yumurta hücresi (alaka-zigot) yeniden anne rahmine bırakılır. Daha sonra rahime tutunan zigot, normal bir şekilde gelişmesini tamamlar ve 25 Temmuz 1978'de normal, sarışın bir bebek dünyaya gelir. Dünyada bu ilk "tüp bebek" ilgi ve heyecan uyandırır. (Bahri Dayıoğlu, Yaratılış Mucizesi, 2. baskı, İlim ve Teknik Serisi, Neşr. Yeni Asya Yayını, İstanbul 1986, s: 5-6.)

Yeryüzünde insanları çoğalması

 

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

YERYÜZÜNDE İNSANLARIN ÇOĞALMASI

 

İnsan türünün ilk ataları olan Hz. Âdem ve Havva'nın Cenâb-ı Hak tarafından yaratılması ve dünya hayatında ilk aile yuvasının kurulması ile yeni bir çoğalma yolu ortaya çıkmıştır. Bu da bölünme, üreme ve doğum yoludur. Bütün canlı varlıkları, cinleri ve bitkileri de kapsayan dişi ve erkek cinsler, türlerde sürekliliği sağlamıştır. Bu da tek hücreli canlılarda bölünme, bitkilerde tozlaşma, insan ve hayvanlarda ise doğum yolu ile ola gelmiştir.

Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Âdem'den sonraki nesillerin devamı şöyle açıklanır:

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah yanında en şerefliniz O'ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah herşeyi bilen ve herşeyden haberdar olandır." (el-Hucurât, 49/13.)

"Şüphesiz rahime atıldığında sperm'den (nutfe), erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı." (en-Necm, 53/45-46.)

"O, rahime akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?. Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta-zigot) olmuş, derken Allah onu yaratıp şekillendirmişti. Ondan da iki eşi yani erkek ve dişiyi var etmişti" (el-Kıyâme, 75/37-39.)

Diğer yandan yedi âyette insanlık alemine "Âdem oğulları" (bk. el-A'râf, 7/26, 27, 31, 35,172; el-İsrâ; 17/70; Yasin, 36/60.), bir yerde ise "Âdem'in zürriyeti" (bk. Meryem, 19/58.) diye hitap edilerek ilk menşe'e dikkat çekilmiştir.

Yüce Allah hayvanları, bitkileri, madenleri, nehir, göl ve denizleri insanların yararlanması için yaratmıştır. Kur'an-ı Kerîm'de helal kılınan dört çift hayvandan söz edilirken bunların erkeğine, dişisine ve doğacak yavrularına dikkat çekilmiştir. Bunlar koyun, keçi, deve ve sığırdır. Erkekli dişili düşünüldüğünde sayı sekiz olur. (el-En'âm, 6/143, 144.)

Allahü Teâlâ yeryüzünde herşeyi çift yaratmıştır:

"Düşünüp ibret alasınız diye, Biz herşeyi çift çift yarattık." (ez-Zâriyât, 51/49.)

"Sen yeryüzünü kupkuru görürsün, fakat biz oraya su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her çiftten güzel güzel bitkiler bitirir" (el-Enbiya, 21/15.)

"Yeryüzüne bir bakmazlar mı ? Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik." (eş-Şuarâ, 26/7.)

"Sonunda emrimiz gelip de sular tandırdan fışkırmaya başlayınca Nuh'a dedik ki: (canlı türlerinin) her birinden iki eş ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle". Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti." (Hûd, 11/40.)

"Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur." (er-Ra'd, 13/3)

Bütün bu ve benzeri âyetlerdeki "zevç" terimi, sözlükte; karı, koca, eş, kadının erkeği, erkeğin kadını, sınıf gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak ise zevç; cinsinden bir diğeri ile birlikte bulunan demek olup, bunlardan herbiri, diğerine göre zevç, yani "eş", kendi başına ise "fert" adını alır: Bu duruma göre zevç, tam anlamıyla, Türkçe'deki "çift" sözcüğünü değil, "eş" yani çiftin her bir tek'ini ifade etmektedir. (Elmalılı, a.g.e. III, 530; İbnü'l-Manzûr, Lisânü'l-Arab, «Zevç» mad.) Ancak bu eşlerden birisi erkek, diğeri dişi niteliğindedir.

Kur'an-ı Kerîm'de, erkek bitki tohumlarının, dişi bitkilere rüzgâr yoluyla aşılanması şöyle ifade buyurulur:

"Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık." (el-Hıcr, 15/22.)

Bütün öteki canlılar gibi bitkiler de, kendi türlerini devam ettirebilmek için ürerler. Bu üreme genel olarak eşeysiz ve eşeyli üreme olmak üzere ikiye ayrılır.

Eşeysiz üreme çok basit bir üreme şekli olup, bitki önce parçalara ayrılır, sonra her parça yeni bir bitki haline gelir. Bazı yosun türleri ile bakterilerin ikiye bölünerek çoğalması böyledir.

Eşeyli üreme, bitkiler dünyasının büyük bir bölümünü oluşturan çiçekli bitkilerde çiçekler aracılığı ile olur. Ergin hale gelen bir bitkinin tam olan çiçeğinde erkek ve dişi nitelikli çiçekler birlikte bulunur. Kimi bitkilerde yalnız erkek, kimisinde ise yalnız dişi çiçekler bulunur. Gül, badem, menekşe gibi bitkilerde erkek ve dişi organlar aynı çiçektedir. Fındıkta ise erkek ve dişi çiçekler aynı bitkinin üzerinde ise de, başka başka yerlerdedir. Söğütte ise erkek çiçekler bir ağaçta, dişi çiçekler başka bir ağaçta olur. İşte çiçekli bitkilerde üremenin olması için erkek ve dişi nitelikli çiçeklerin birleşmesi gerekir. Buna "tozlaşma" denir. Bunun için, olgun hale gelen erkek nitelikli çiçekler ya rüzgârla, ya da kuş, arı veya böceklerle bir bitkiden ötekine taşınır. Böyle bir aşılanma sonucunda tohum ve onun gelişmesi ile de meyve meydana gelir. Çiçeksiz bitkilerin çoğalması ise "spor" adı verilen üreme hücreleriyle olur. (Yeni Hayat Ansiklopedisi, Neşr. Dağan Kardeş, «Bitkiler» ve «Tozlaşma» mad.)

Adem İle Havva'nın Cennet Hayatı

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

Hz. ADEM İLE HAVVA'NIN CENNET HAYATI

İlk iki insanın yaratılışlarından sonra cennete girişleri Kur'an'da şöyle anlatılır: "Ve şöyle demiştik: Ey Âdem, sen ve eşin cennette kalın. Orada istediğiniz yerden bol bol yeyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz." (el-Bakara, 2/35; el-A'raf, 7/19.)

Bu, yüce Allah'ın insan varlığı için koyduğu ilk yasaklama idi. Aynı zamanda serbest karar verebilme yeteneklerini hangi yönde kullanacakları konusunda bir deneme olacaktı. Şeytanın verebileceği vesvese ve aldatmanın Âdem ve Havva'nın yasağa uyup uymaması konusunda etkili olacağını bilen yüce Allah onları şöyle uyarmıştı: "Biz Âdem'e şöyle demiştik: "Ey Âdem!. Bu İblis, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve güneşin sıcağında yanmazsın" (Tâhâ, 20/117-119.)

Nitekim şeytan bir yolunu bularak Âdem'le Havva'ya vesvese vermiş ve onları ikna ederek yasağı çiğnetmiştir. Allahü Teâlâ şöyle buyurur: "Şeytan onlara, kendilerine görünmeyen avret yerlerini göstermek için vesvese verdi ve şöyle dedi: "Rabbiniz size bu ağacı iki melek olmamanız ve sürekli olarak cennette kalmamanız için yasakladı. Ayrıca onlara: "Ben sizin iyiliğinizi istiyorum" diye de yemin etti." (el-A'râf, 7/20-21) Böylece şeytan, eğer bu yasak ağacın meyvesinden yerlerse melek haline dönüşeceklerini ve sürekli olarak cennette kalmalarının ancak bu şekilde mümkün olabileceğini fısıldamış oluyordu. Nitekim şeytanın bu yanıltıcı sözleri Âdem'le Havva üzerinde etkisini gösterdi ve yasak meyveden yediler.

Bundan sonrası âyette şöyle açıklanır: "Böylece İblis onları aldatarak ağaçtan yemeğe sevketti. Ve ağacın meyvesinden tadınca, avret yerleri onlara göründü. Cennet yapraklarıyla ayıp yerlerini örtmeye başladılar. Bunun üzerine Rableri onlara şöyle nida etti: "Ben size bu ağaçtan yemenizi yasak etmedim mi? Ve size şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır demedim mi." (el-A'râf, 7/22.)

Yasaklanan ağacın buğday, üzüm veya incir olduğu konusunda bazı rivayetler varsa da, âyet ve hadislerde açıkça türü belirtilmemiştir. Bunu bilmekte bir yarar da söz konusu değildir. (Elmalılı, a.g.e. l, 276.)

Hz. Havva'nın Yaratılışı

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

HZ. HAVVA'NIN YARATILIŞI

Yeryüzünde ilk kadın, Hz. Âdem'in eşi ve insanlık aleminin anası olan Hz. Havva'nın yaratılışı ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. Kur'an-ı Kerîm'de, onun Hz. Adem'den veya Âdem aleyhisselâm ile aynı maddeden yaratıldığına şöyle işaret edilmiştir: "Sizi bir tek nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah'tır."(el-A'râf, 7/189) "Ey İnsanlar! Sizi tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden pek çok erkek ve kadın türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının." (en-Nisâ, 4/1.)

Bu âyetlere göre Hz. Havva, Adem'den sonra ve onunla aynı maddeden yaratılmıştır. Bazı bilginler "... ve eşini de ondan var eden Allah'tır" âyetine dayanarak, Havva'nın Hz. Adem'den, Âdem'in vücudunun bir uzvundan yaratıldığını öne sürmüşlerdir. Nitekim bu anlamı destekleyen bazı hadisler de nakledilmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a.), Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Kadınlara iyi davranın, çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kendi haline bırakırsan sürekli olarak eğri kalır. O halde kadınlara karşı iyi davranın." (Buhârî, Enbiyâ, 1, Nikâh, 80; Müslim, Radâ, 60; İbn Mâce, Tahâre, 77; Dârîmî, Nikâh, 35; Ahmed b. Hanbel. V, 8