Kendi blogunu oluştur ;)

İslam İlmihali

11 tane "allah" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"allah" tagli diger ogeler resimler , videolar

Takva Ehli Olabilmek

Şüphesiz ALLAH, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar ALLAH yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. ALLAH, bunu Tevrat"ta, İncil"de ve Kur"an da kesin olarak vadetmiştir. Kimdir sözünü ALLAH"tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.

“Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim.” (Müslim, Zikir 72)

Bu hadisi şerifte Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) bizlere hem dua etmeyi hem öncelikleri sıralamayı işaret etmiştir.

Dualarında; Öncelikle Allah’ın  razı olduğu yol olan, Müslüman olmayı istemek manasına gelen, “hidayeti”,

Sonra Allahtan korkarak, haramlardan (yasaklardan, günahlardan) sakınmak ve mükemmel olarak hayatına yansıtmak olan “takvayı”.

Hanım takva ehli olunca 

Büyük velîlerden Şâh Şücâ Kirmânî hazretleri’nin bir kızı vardı. Kirman vâlileri ona tâlibdi. Şâh onlardan üç gün mühlet istedi. Bu üç gün içinde mescidleri dolaştı. Güzel namaz kılan bir genç gördü. Namazı bitirinceye kadar onu seyretti. Sonra yanına gidip: “Ey genç, evli misin?” diye sordu. Genç; “Hayır. deyince, ona; Kur’ân-ı kerîm okuyan, takvâ sâhibi ve güzel bir kızla evlenmek ister misin? dedi. Genç; “Bana kim kız verir ki, dünyâda üç dirhemden başka hiç bir şeyim yok.” dedi. “Ben veririm, bu üç gümüşün biri ile ekmek, biri ile katık, biri ile güzel koku satın al.” dedi.

Şâh Şücâ kızını o genç ile evlendirdi. Kızı, o fakir gencin evine girdiğinde, bir kuru ekmek parçası gördü. Bu nedir? diye sorunca, genç; Senin nasibindir. Yarın sabah yemek için ayırmıştım. dedi.

Şâh’ın kızı babasının evine doğru gitmeye başlayınca, genç; Ah! Ben Şâh’ın kızının, benim yanımda durmayacağını bilmiştim. dedi. Kız bunu işitince; Ben senin fakirliğin sebebiyle gitmiyorum, îmânının zayıflığı için gidiyorum. Sen akşamdan, sabahın ekmeğini hazırlıyorsun. Ben ise babama şaşıyorum, bunca senedir yanındayım, bana seni haramlardan kaçan, dünyâyı hiç düşünmeyen birine vereceğim derdi. Bugün öyle birine verdi ki, Rabbine îtimâd etmiyor, rahat içinde bulunmuyor. Bu evde ya ben kalırım, ya bu ekmek. Sen karar ver. dedi. Genç ekmeği bir fakire verdi. Şâh’ın kızı geri döndü ve onunla mesûd olarak yaşadı.

Haram gıdaların yenmemesi hakkında ayet ve hadisler

ALLAH, size ancak leş, kan, domuz eti ve ALLAH tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, ALLAH çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Bakara Suresi, 173. Ayet)

İmami Şarani (r.a) diyor ki.

Haramla gıdalanan bir kimseden ancak haram işler sadır olur. Şüpheli şeylerle gıdalanan kimseden de şüpheli işler zuhur eder. Hatta haramdan gıdalanmış bir kimse, Allah’a ibadeti taatte bulunmak istese, buna gücü yetmez.

Peygamber (s.a.v):

“Yiyecek ve içeceğin nereden geldiğine aldırış etmeyen kimseyi Cenab-ı Allah cehennemin hangi kapısından içeri sokacağına pek bakmaz.”

“Âdemoğlu karnından daha fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokma nesine yetmez. Behemhal fazla yemek mecburiyetinde ise karnının üçte birini yemeğe ve üçte birini içeceği suya ve üçte birini de nefesine ayırmalıdır” buyurmuştur.

Sehl (k.s) der ki:

Haram lokma yiyenin azaları (bilsin, bilmesin. İstesin, istemesin) isyan eder. Yediği helâl olan kimsenin ise azaları kendisine itaat eder ve hayırlı işler yapmağa muvaffak olur.

Lokman oğluna hitaben:

“Yavrum mide dolarsa fikir uyur. Hikmet sağır olur, bütün aza ibadetten geri kalır” buyurmuştur.

Hz. Meryem kimdir ?

İSLAMDAN ÖNCEKİ SEMAVİ DİNLERDE KADININ YERİ

Hz. MERYEM

Hz. Meryem'in Mescid-i Aksa hizmetçiliği:

Hz. İsa'nın annesi ve Dâvud (a.s)'ın soyundan bir bilgin olan İmran'ın kızıdır. Hz. Meryem Yüce Allah tarafından insanlara örnek gösterilmiş ve onun üstünlüğüne işaret edilmiştir.

"Allah iman edenlere iffetini koruyan, İmran'ın kızı Meryem'i de örnek gösterir." (et-Tahrîm, 66/12)

"Irzını iffetle korumuş olanı an. Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu bütün âlem için bir ibret kıldık." (el-Enbiyâ, 21/91.)

"O, seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti." (Âl-i İmrân, 3/42.)

İmran'ın eşi Hanna, kısır bir kadın olup hiç çocuğu olmamıştı. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmağa çalışan bir kuş görmüş ve bu durum onda çocuk sahibi olma arzusunu alevlendirmişti. (İbnü'l-Esir, el-Kâmil, Beyrut 1979, I, 298.) Allahü Teâlâ'ya, çocuk ihsan etmesi için dua etti ve çocuğu olursa, bunu Beytü'l-Makdis'e (Mescid-i Aksa) hizmetçi olarak adadığını bildirdi. (Âl-i İmrân, 3/5.) Ancak o, bu adağı yaparken çocuğun erkek olarak doğacağını düşünmüştü. Meryem dünyaya gelince, kız çocuğunun mescid hizmetinde zorluklarla karşılaşabileceğini düşündü, bununla birlikte adağına uyarak küçük Meryem'i Beytü'l-Makdis'e götürerek görevlilere teslim etti. Çocuğun gözetilmesi görevini devrin peygamberi ve aynı zamanda Hz. Meryem'in teyzesinin kocası olan Zekeriyya (a.s) üstlendi. (bk. Âl-i İmrân, 3/36, 37; İbnü'l-Esîr, a.g.e., I, 299.)

Zekeriyya (a.s), Meryem için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmişti. O, burada sürekli olarak ibadet ve dua ile meşgul oluyordu. Zekeriyya bir ihtiyaç nedeniyle Meryem'in yanına her girişinde değişik yiyeceklerle karşılaşıyordu. Üstelik bunlar o mevsimin ve o beldenin yiyeceklerine benzemiyordu. Yüce Allah'ın ve meleklerin ikramına mazhar olan Meryem'in bu hali Kur'an-ı Kerîm'de şöyle bildirilir:

"Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem! bu sana nereden geliyor?" der, o da: "Rabbim tarafındandır. Allah dilediğine sayısız rızık verir" derdi. (Âl-i İmrân, 3/37.)

Hz. İsa'nın babasız olarak dünyaya gelişi:

Yüce Allah Meryem'in babasız olarak bir çocuk dünyaya getirmesini takdir etmişti. Bir gün melekler Allah'ın emri ile gelerek bir çocuk doğuracağını ve adının da Meryemoğlu İsa Mesih olacağını bildirdiler. Ayrıca bu çocuğun dünya ve âhirette şerefli ve Allah'ın rızasını kazanan bir kul olacağını, beşikte iken konuşacağını da haber verdiler. (Al-i İmrân, 3/45, 46)

Hz. Meryem bu durum karşısında, kendisinin hiçbir erkekle ilişkisi olmadığı halde, nasıl çocuk sahibi olacağını sormuş ve kendisine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bu böyledir. Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasına hükmedince ona sadece "ol" der ve o da hemen oluverir." (Al-i İmrân, 3/47) Bir gün Cebrail (a.s) genç bir erkek suretinde gelmiş (bk. Meryem, 19/16.), korkuya kapılan Meryem; "Ben senden, Rahman olan Allah'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana dokunma, demişti. (Meryem, 19/18.) Cebrail (a.s); temiz ve yetenekli bir erkek çocuk bağışlamak için, Allah'ın emri ile geldiğini bildirince. (Meryem, 19/19.) Hz. Meryem yine; "Benim nasıl çocuğum olabilir. Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim" (Meryem. 19/20.) diyerek Melekten açıklama istedi. Melek; Yüce Allah'ın emir ve takdirinin böyle olduğunu, Yüce Allah için bunun kolay bir hadise olduğunu bildirdi. (Meryem. 19/21)

Allahü Teâlâ Hz. Meryem'e ruhundan melek aracılığı ile üflemiş ve o gebe kalmıştı. Çoğunluk bilginlere göre, normal gebelik süresi geçince Hz. Meryem, İsa'yı (a.s) dünyaya getirmiştir. (İbn Kesir, Tefsîr, İst. 1985, V, 216.) Doğum sırasında ve sonrasında melek tarafından sükûnete kavuşturulan Meryem, çocuk kucağında toplumun içine dönünce sert eleştiri ve ithamlarla karşılaştı. Kendisine zina isnad edilmek isteniyordu. ( bk. Meryem, 19/24-28.) Böyle sıkıntılı ve kem gözlerin üzerine çevrildiği bir günde Hz. Meryem'den savunma yerine susması ve şöyle demesi bildirildi: "Ben susma orucu adadım, bu gün kimseyle konuşmayacağım." (Meryem, 19/26.) Ancak bir açıklama bekleyenlere kucağındaki çocuğu göstererek, onunla konuşmalarını işaret etmekle yetindi. Bir mucize olarak beşikteki İsa (a.s) şunları söylemişti: "Ben, şüphesiz Allah'ın kuluyum. O, bana kitap verecek ve beni peygamber yapacaktır. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece de namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Beni, anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden dirileceğim gün esenlik banadır." (Meryem, 19/30-33.)

Yüce Allah, Hz. İsa'nın durumunu, Âdem (a.s)'ın durumuna benzetmiştir: "Allah katında İsa'nın durumu da Âdem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı, sonra ona "ol" dedi ve o oluverdi." (Âl-i imrân, 3/59.)

Hz. Meryem'in fazileti:

Allahü Teâlâ'mn üstün meziyetler verdiği ve meleklerine hizmet ettirdiği Hz. Meryem'in bir peygamber mi, yoksa Cenab-ı Hakkın veli bir kulu mu olduğu konusu bilginler arasında tartışılmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Erkeklerden kemâle erenler çoktur. Kadınlardan ise Meryem binti İmran ile Firavun'un karısı Âsiye'den başka kemâle eren yoktur. Kadınlar üzerine Âişe'nin üstünlüğü, tiridin diğer yiyeceklere üstünlüğü gibidir." (bk. Buhârî, Enbiyâ, 32, 46, Fazâilu Ashâbî'n-Nebî, 30. At'ime, 25; Müslim, Fazâilu's-Sahâbe, 70; Tirmizî, At'ime, 31; İbn Mâce, At'ime, 14; Ahmed b. Hanbel, IV, 394, 409.)

Bazı bilginler bu hadisi delil alarak Âsiye ile Meryem'in peygamber olduklarını söylemişlerdir. Çünkü insan nev'inin en kemâllileri önce peygamberler, sonra veliler, sıddîkler ve şehidlerdir. Ancak bu görüşe çoğunluk müctehitler karşı çıkmış, hadisteki "kemâl sahibi" ifadesinin; Âsiye ile Hz. Meryem'in kadınlar arasında bütün faziletlerin en üstün derecesine vardıkları anlamına geldiğini söylemişlerdir.

Kirmanî; "Kadınlardan peygamber gelmediği konusunda görüşbirliği (icma) naklolunmuştur" demiş, ancak İmam Eş'arî'nin (Ö. 260/873) kadınlardan altı peygamber geldiğini söylediği nakledilmiştir. Bunlar: Hz. Havva, Sâre, Hz. Musa'nın annesi, Asiye, Hacer ve Meryem'dir. (Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul 1979, X, 286.) el-Kurtubî (Ö. 671/1273) şöyle demiştir: "Sağlam görüşe göre Hz. Meryem peygamberdir. Çünkü Allahü Teâlâ ona melek aracılığı ile vahiy göndermiştir. Âsiye'ye gelince, onun peygamberliğine delâlet eden bir nakil yoktur." (el-Kurtubî, a.g.e. IV, 53, 54; Davudoğlu, a.g.e. X 286.)

Sonuç olarak kadınlardan peygamber gelip gelmediği konusunda görüş ayrılığı bulunmakla birlikte, çoğunluk bilginler gelmediği kanaatindedir. Bu duruma göre Hz. Meryem'in Yüce Allah'ın "veli" bir kulu olduğunda şüphe yoktur. Kur'an ve Sünnetin bu derece önem verdiği ve gerçek yönlerini ortaya koyduğu Hz. Meryem ve Hz. İsa'nın Hıristiyanlarca yanlış algılanması ve özellikle Hz. İsa'nın "Allah'ın oğlu" olarak nitelendirilmesi kiliselerin çözmesi gereken önemli bir problemdir. Nitekim Hıristiyanların önemli bir bölümü "tevhid" inancına ulaşmakla birlikte, diğer bölümü günümüzde de "teslis (üçleme)" inancını korumaktadır. Bu üç ilâh; baba (Allah), oğul (Hz. İsa) ve Rûhu'l-Kudüs'ten ibarettir. Hz. İsa'nın tebliğ ettiği din tevhide yani Allah'ın birliği esasına dayandığı halde, Hıristiyanların sonraki yorumları böyle bir kargaşaya yol açmıştır. Kur'an-ı Kerimde de belirtildiği gibi "Allah'ın kelimesi" ve "Allah'ın ruhu" ifadeleri onların yanılma noktasını teşkil etmiştir. Âyette şöyle buyurulur: "Ey ehli kitap! Dininiz hususunda aşırı gitmeyin. Allah'a karşı yalnız hakkı söyleyin. Meryemoğlu İsa Mesih, sadece Allah'ın peygamberidir. Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "Allah üçtür" demeyin. Bundan vazgeçin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Allah ancak bir tek ilâhtır. O çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (bk. en-Nisâ, 4/171.)

Burada, bir kaç yıl önce yolumuz düşen Efes'te Meryem Ana'ya izafe edilen yeri ziyaretimizle ilgili bir hatıramızı nakletmek isteriz. Yüce Allah'ın bu derece faziletinden söz ettiği Hz. Meryem'in ve bir peygamber olan Hz. İsa'nın elbette İslâm ümmetinin gönlünde ve kalbinde önemli bir yeri vardır. Mü'min olmanın şartları arasında Hz. İsa'ya peygamber olarak inanmak da vardır. Ziyaret sırasında Hıristiyanlığı tanıtıcı bir broşür vermek için yanımıza gelen yaşlı ve tesettürlü bir rahibe hanıma Hz. Meryem ve Hz. İsa ile ilgili İslâm'ın getirdiği mesajı anlatmaya çalıştık. Bu arada Hz. Meryem'in bir peygamber olduğunu söyleyenler bile olmuş, ama en azından onun bir "evliya (azize)" olduğunda İslâm bilginleri arasında görüş birliği oluşmuştur" sözlerimiz üzerine gözyaşlarını tutamayan rahibe, bu konuda birkaç kelime daha duyabilmek için, aracımızın yanına kadar gelmiş ve bizi yolcu etmişti. Demek ki, Hıristiyanlık ve Yahudilik âleminde İslâmi tanıma noktasında önemli bir bilgilenme eksikliği vardır. Tarafsız bir yaklaşımla, İslâm'ı ve Kur'an'ı inceledikleri zaman tevhid inancına kavuşacaklarında şüphe yoktur.

Hz. İsa kendisinin bir peygamber olduğunu söylemiş ve insanları hak dine çağırmıştır. Kur'an'da onun insanlara şöyle seslendiği bildirilir: "Size bir delil getirdim, Allah'tan korkun bana itaat edin. Şüphe yok ki, Allah benim de sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin, bu doğru yoldur." (Âl-i İmrân, 3/50. Teslis inancını reddeden âyetler için bk. el-Mâide, 5/17, 72, 73.)

Hz. Asiye kimdir ?

İSLAMDAN ÖNCEKİ SEMAVİ DİNLERDE KADININ YERİ

HZ. ÂSİYE

Kur'an-ı Kerîm'de "Firavun'un karısı" diye söz edilen (bk. el-Kasas, 28/9; et-Tahrîm, 66/11.) Âsiye'nin adı, hadislerde açıkça ifade edilmiştir. (bk. Buhârî, Enbiyâ, 32, 46.) Tarih ve tefsir kaynaklarında onun nesli Âsiye binti Muzâhim b. Ubeyd b. Reyyân b. Velîd olarak zikredilir. (Taberî, Târih, I, 386; Sa'lebî, Arâisü'l-Mecâlis, Kahire 1301, s: 127, 128.) Âsiye'nin büyük dedesi Velîd, Hz. Yusuf devrindeki Mısır Firavunudur. Diğer yandan Âsiye'nin İsrailoğullarından Hz. Musa'nın halası olduğu da nakledilmiştir. (el-Kurtubî, a.g.e., XVIII, 132.)

Mısır'da Firavun'un gördüğü rüya üzerine bir kâhin, İsrailoğulları içinde yetişecek bir çocuğun, mülkünü elinden alacağını söylemişti. Bunun üzerine Firavun İsrailoğullarının doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Allahû Teâlâ bu olayı şöyle haber verir: "Firavun (Mısır) toprağında azmış, toplumunu parçalara ayırmıştı. Onlardan bir grubu güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o, bozgunculardandı." (el-Kasas, 28/4.)

İşte İsrailoğullarının ezildiği, büyük zulüm ve işkenceler altında inlediği bir sırada, Yüce Allah onlardan olan bir çocuğu koruma altına alacak ve onu Firavun'un sarayında barındıracaktı.

Annesi Hz. Musa'yı dünyaya getirmiş ve öldürülmesinden korktuğu için vahiy ve ilham gereği bir sandık içinde Nil Nehri'ne bırakmıştır. İçinde Musa'nın bulunduğu sandık Firavun'un sarayı yakınına gelince onu alıp saraya götürdüler: Âsiye kocası Firavun'u ikna ederek Musa'yı öldürtmedi ve şöyle dedi: "Benim de senin de gözün aydın olsun. Bu çocuğu öldürmeyin, belki büyüyünce işimize yarar veya onu evlat ediniriz. Halbuki onlar ileride olacaklardan habersizdiler." (el-Kasas, 28/9.)

Hz. Musa'nın annesi ilk gece meraktan ve çocuğuna olan hasretinden çıldıracak gibi olmuştu. Allahû Teâlâ kalbine sükûnet vermese, neredeyse işi açığa çıkaracaktı. Bu arada Musa'nın kız kardeşinden, çocuğun izini takip etmesini istemişti. Ertesi gün saraydan çocuğa süt anne aranıyor, fakat çocuk hiçbir kadının sütünü emmiyordu. Musa'nın kız kardeşi saraya sokularak, çocuğa iyi bir süt anne bulabileceğini bildirdi. Böylece Musa öz annesinin bakım ve eğitimine girmiş oldu. Bütün bunlar Allahû Teâlâ'nın takdiri ile cereyan ediyordu. (bk. el-Kasas, 28/10-13.)

Hz. Musa büyüyüp peygamber olunca ona ilk iman edenlerden birisi de Hz. Âsiye olmuştu. Onun iman edişiyle ilgili iki rivayet vardır. Bir rivayete göre, sarayda bir hizmetçi kadın Allah'a iman ettiği için, fırında yakılmış, onun ruhunun melekler tarafından gökyüzüne çıkarıldığını gören Âsiye de Allah'a ve peygamberi Musa'ya iman etmiştir. (İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, I, 184, 185.) Başka bir rivayete göre, Âsiye, Hz. Musa'nın Firavun'un sihirbazları karşısında üstün gelmesi üzerine iman etmiştir. (Taberi, Tefsir, XXVIII,, 110; Aynî, Umdetü'l-Kârî, Kahire 1392/1972, XIII, 47.)

Firavun, karısının iman ettiğini anlayınca, onu ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlatmış, güneş altında bırakarak işkence yaptırmıştır. Üzerine büyük bir kaya parçası atılacağı sırada Allahü Teâlâ'ya şöyle dua etmiştir:

"Ey Rabbim!. Bana kendi katında, cennetin içinde bir ev yap, beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zalim toplumdan kurtar." (et-Tahrîm 66/11.)

Hz. Âsiye'nin duası kabul edilmiş, o sırada cennetteki makamı gösterilmiş ve hiçbir acı duymaksızın ruhu alınmış, üstüne konulan kaya ruhsuz kalan cesedinin üzerine düşmüştür. Böylece o, şehadet şerbetini içmiş, cennetü'l-Me'vâ'daki ebedi dinlenme yerini seyrederek bu dünyadan ayrılmıştır. Selman el-Fârisî şöyle demiştir: "Âsiye'ye güneşin altında işkence edilirken, güneş sıcaklığı eza verince, melekler kanatları ile güneşe gölge yapıyorlardı." (bk. el-Kurtubî, a.g.e., XVIII, 132; Elmalılı, a.g.e, VIII 168, 169.)

Hz. Peygamber (s.a.s.), kemâle eren kadınlardan söz ederken şöyle buyurmuştur: "Erkeklerden kemâle eren çoktur, kadınlardan ise Firavun'un karısı Âsiye ve İmran kızı Meryem dışında kemâle eren olmamıştır. Âişe (r. anhâ)'nın diğer kadınlara üstünlüğü ise, tiridin öbür yemeklere üstünlüğü gibidir." (Buhari, Enbiyâ, 32, 46; bk. Miras, Tecrîd-sarih Terc., IX, 148 vd; A. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim, Terc. X, 285 vd.)

Sonuç olarak Kur'an-ı Kerim'de Âsiye ve Hz. Meryem'in örnek gösterilmesi, Hz. Aişe ve Hz. Hafsa'nın, bir ara Nebî (s.a.s)'in peygamberlik mücadelesinde ona yeteri kadar destek olmamaları ve bazı dünyalık isteğinde bulunmaları yüzünden olmuştur. (bk. el-Kurtubî, XVIII, 132.) Kendisini ilâh olarak ilân eden, Allah'ı inkâr eden bir erkeğin nikâhı altında Âsiye'nin sabredip, sonunda yüce Allah'tan yardım istemesi, kocaları İslâm'a karşı büyük bir düşmanlık içinde bulunan mü'min hanımlara güzel bir örnektir. Hangi şart ve sıkıntılar içinde olursa olsun iman ve hidayet en yüce değerdir. Bu manevî değer hiçbir bedelle değiştirilemez. Bu konuda şehit olmayı göze alan ve daha ruhunu teslim etmeden cennetteki makamını gören Hz. Âsiye bu ümmete gösterilen örnek, yıldız bir kadındır.

Dua-Ya Rabbi Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler

Ya Rabbi! Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler

Sen güzel isimlerini aşikar etmezsen ruhum karanlıkta kalır

Esmaül Hüsna'na şahit yaz beni

Ya Melik!

Kimsenin kimseye fayda vermediği gün hüküm senin

Gökler yarılırken sahibim sensin

Yıldızlar dağılırken sahibim sensin

Varlığım bana ait değil varım yoğum senin

Elimde olanlar benim değil sahiplendiklerim de senin

 Yokluğa düşürme beni an senin

Darlık verme kalbime mekan senin

 Amin...

Ya İlâhel Âlemîn, Ya Erhamerrâhimin, Ya Hayyü Kayyum, Ya Rahman, Yâ Hakîm, Yâ Kerîm!.. Bütün âlemlerin, bütün mükevvenâtın Rabb'isin.

Çiçeklerin, balıkların, dağların, denizlerin, kuşların, yıldızların, semâların Rabb'isin. Mazlumların, çaresizlerin, gariplerin, kimsesizlerin, mahzunların Rabb'isin. Azizül Hakîm'sin, Kaadir-i Mutlak'sın...

Bizi affeyle... Habibin hürmetine; O'nun ashabında, ashâbına tabi olanlarda, onlara da tabi olanlarda, âlim ve velî kullarında tecelli eden nurlu güzellikler hürmetine affeyle bizi. Nedâmetin şuûruna, duânın hakikatine erdir; affına lâyık kıl. Bizi kendi halimize bırakırsan, duâmıza bile tevbe, tevbemize bile nedâmet lâzım. Bize "istikamet üzre" bulunabilme dengesinin ve tâkâtinin nimetini ihsan eyle. Bizi (asliyetiyle) duâ etmemiz gibi dua ettir, (hakikatiyle) tevbe etmemiz gibi tevbe ettir.

Perişânız... Zilletler içindeyiz... Nefsimizi terbiye ediyoruz derken onu pekiştiriyoruz... Gaflete yenik düşüyoruz... Musibetleri de nimetleri de anlayamıyoruz... İmanımıza derinlik ve inkişaf ver ki yolumuz aydınlansın. Yolumuz aydınlansın ki; tefekkür mahrumiyetinin hayatımızı paramparça eden buhranlarından kurtulabilelim. Bu kudûret, bu inkıbaz, bu taşlaşma halini, izninle, lütfunla, yardımınla aşma nasibine erebilelim.

Şahdamarımızdan daha yakınsın. Her şeyi bilirsin, her şeyi görürsün, her şeye gücün yeter. İfade edemediğimiz, dile getiremediğimiz kalbî-ruhî özümüzün hasretlerini niyazımız kabul eyle Yâ Rabbi! Bildirdin ki ancak onlar yükselir senin katına. Şuûrumuzu idrakimizi iz'ânımızı ahlâkımızı da onların, o hasret yangınlarının feyzine kavuştur.

Her bayram o saadetin müjdecisi, düşündürücüsü. Oruçla nefsi terbiyeden sonra bayram; nefsi kurban etme kavramı, bayramın derûnunda. Bayramların bayramı tevhidî saadet. Eriştir bizi bayramların bayramına Ya Rabbi. Dindir bu hasretimizi, bitir bu perişanlığımızı, ihsan eylediğin akıl nimetini nefsimizin tasallutundan kurtar; irademizi, imanî inkişafımızdan yükselen aydınlığın sevgi, vefa, rikkat, merhamet, hamiyet, haysiyet dolu hür ufuklarına tevcih eyle.

Affından ümit kesilmez, kendimizde ümit yok. Bütün acziyetimizle, acının değil hasretin gözyaşlarıyla sana yöneldik. Senden diliyoruz, senden bekliyoruz, affına sığınıyoruz.

Tevhidî şuur, tevhidî hasret, tevhidî istikamet, tevhidî tefekkür, tevhidî hürriyet, tevhidî saadet. Her şey bunun içinde. Ne ki bundan ayrı düşünülür; adı var kendi yok O'nun.

Sen zulmetmezsin. Nefsimiz zalim, ruhumuz mazlum. Kalbimizin nurunu örten nefsaniyet tortuları, aklımızı yolumuza düşman etmiş. Kendimizi çözmeyi bilmiyoruz ki, meselemizi çözelim. Çöz bizi. Bizi kendimize getir. Biz burada sadece, senin her şeyi bildiğini biliyoruz. Her şeye gücünün yettiğine inanmaktan başka gücümüz yok. Emanetlerinin, nimetlerinin hakkını veremiyoruz, onlarla bütünleşemiyoruz, onların bütünlüğünde hayatımızı bütünleştiremiyoruz. Sürgünde gibiyiz, hicranlar içindeyiz. Yaşadığımız hayat bizim değil. Bizim olmayanı yaşamak, yaşamak değil... Ama gecenin sessizliğinde akan gözyaşları bizim, ifadesiz ve rağbetsiz kalmış aciz tefekkür çırpınışlarının iniltileri bizim, karanlıklara saldığımız sessiz çığlıklar bizim. Onların hatırına bizi affeyle Yüce Rabbim!

Her kederin özel bir duası ve her duanın esma tecelliyatı ile ilgili bir sırrı var... Ya Hafîz, Ya Kerîm, Ya Vedûd... Ya Allah, Ya Allah, Ya Allah! Bizi bizden koru, bizi kimlik şaşkını olmaktan kurtar. Bizi şahsiyetimizle buluştur, bütünlüğümüzle ihya eyle. Bize Muhammed Mustafa (sas)'nın gerçek ümmeti olmak saadetini müyesser kıl. Ya Hayyü Kayyûm, Ya Hafîz, Ya Erhamerrâhimin...

 ... Açılan ellerimde, çırpınan yüreğim var. Temkine gelmeyen, ten kafesinde çırpındıkça kendini daha çok yaralayan deli yüreğim. Bağışla onu. (Amin)

Yeryüzünde insanları çoğalması

 

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

YERYÜZÜNDE İNSANLARIN ÇOĞALMASI

 

İnsan türünün ilk ataları olan Hz. Âdem ve Havva'nın Cenâb-ı Hak tarafından yaratılması ve dünya hayatında ilk aile yuvasının kurulması ile yeni bir çoğalma yolu ortaya çıkmıştır. Bu da bölünme, üreme ve doğum yoludur. Bütün canlı varlıkları, cinleri ve bitkileri de kapsayan dişi ve erkek cinsler, türlerde sürekliliği sağlamıştır. Bu da tek hücreli canlılarda bölünme, bitkilerde tozlaşma, insan ve hayvanlarda ise doğum yolu ile ola gelmiştir.

Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Âdem'den sonraki nesillerin devamı şöyle açıklanır:

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah yanında en şerefliniz O'ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah herşeyi bilen ve herşeyden haberdar olandır." (el-Hucurât, 49/13.)

"Şüphesiz rahime atıldığında sperm'den (nutfe), erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı." (en-Necm, 53/45-46.)

"O, rahime akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?. Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta-zigot) olmuş, derken Allah onu yaratıp şekillendirmişti. Ondan da iki eşi yani erkek ve dişiyi var etmişti" (el-Kıyâme, 75/37-39.)

Diğer yandan yedi âyette insanlık alemine "Âdem oğulları" (bk. el-A'râf, 7/26, 27, 31, 35,172; el-İsrâ; 17/70; Yasin, 36/60.), bir yerde ise "Âdem'in zürriyeti" (bk. Meryem, 19/58.) diye hitap edilerek ilk menşe'e dikkat çekilmiştir.

Yüce Allah hayvanları, bitkileri, madenleri, nehir, göl ve denizleri insanların yararlanması için yaratmıştır. Kur'an-ı Kerîm'de helal kılınan dört çift hayvandan söz edilirken bunların erkeğine, dişisine ve doğacak yavrularına dikkat çekilmiştir. Bunlar koyun, keçi, deve ve sığırdır. Erkekli dişili düşünüldüğünde sayı sekiz olur. (el-En'âm, 6/143, 144.)

Allahü Teâlâ yeryüzünde herşeyi çift yaratmıştır:

"Düşünüp ibret alasınız diye, Biz herşeyi çift çift yarattık." (ez-Zâriyât, 51/49.)

"Sen yeryüzünü kupkuru görürsün, fakat biz oraya su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her çiftten güzel güzel bitkiler bitirir" (el-Enbiya, 21/15.)

"Yeryüzüne bir bakmazlar mı ? Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik." (eş-Şuarâ, 26/7.)

"Sonunda emrimiz gelip de sular tandırdan fışkırmaya başlayınca Nuh'a dedik ki: (canlı türlerinin) her birinden iki eş ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle". Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti." (Hûd, 11/40.)

"Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur." (er-Ra'd, 13/3)

Bütün bu ve benzeri âyetlerdeki "zevç" terimi, sözlükte; karı, koca, eş, kadının erkeği, erkeğin kadını, sınıf gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak ise zevç; cinsinden bir diğeri ile birlikte bulunan demek olup, bunlardan herbiri, diğerine göre zevç, yani "eş", kendi başına ise "fert" adını alır: Bu duruma göre zevç, tam anlamıyla, Türkçe'deki "çift" sözcüğünü değil, "eş" yani çiftin her bir tek'ini ifade etmektedir. (Elmalılı, a.g.e. III, 530; İbnü'l-Manzûr, Lisânü'l-Arab, «Zevç» mad.) Ancak bu eşlerden birisi erkek, diğeri dişi niteliğindedir.

Kur'an-ı Kerîm'de, erkek bitki tohumlarının, dişi bitkilere rüzgâr yoluyla aşılanması şöyle ifade buyurulur:

"Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık." (el-Hıcr, 15/22.)

Bütün öteki canlılar gibi bitkiler de, kendi türlerini devam ettirebilmek için ürerler. Bu üreme genel olarak eşeysiz ve eşeyli üreme olmak üzere ikiye ayrılır.

Eşeysiz üreme çok basit bir üreme şekli olup, bitki önce parçalara ayrılır, sonra her parça yeni bir bitki haline gelir. Bazı yosun türleri ile bakterilerin ikiye bölünerek çoğalması böyledir.

Eşeyli üreme, bitkiler dünyasının büyük bir bölümünü oluşturan çiçekli bitkilerde çiçekler aracılığı ile olur. Ergin hale gelen bir bitkinin tam olan çiçeğinde erkek ve dişi nitelikli çiçekler birlikte bulunur. Kimi bitkilerde yalnız erkek, kimisinde ise yalnız dişi çiçekler bulunur. Gül, badem, menekşe gibi bitkilerde erkek ve dişi organlar aynı çiçektedir. Fındıkta ise erkek ve dişi çiçekler aynı bitkinin üzerinde ise de, başka başka yerlerdedir. Söğütte ise erkek çiçekler bir ağaçta, dişi çiçekler başka bir ağaçta olur. İşte çiçekli bitkilerde üremenin olması için erkek ve dişi nitelikli çiçeklerin birleşmesi gerekir. Buna "tozlaşma" denir. Bunun için, olgun hale gelen erkek nitelikli çiçekler ya rüzgârla, ya da kuş, arı veya böceklerle bir bitkiden ötekine taşınır. Böyle bir aşılanma sonucunda tohum ve onun gelişmesi ile de meyve meydana gelir. Çiçeksiz bitkilerin çoğalması ise "spor" adı verilen üreme hücreleriyle olur. (Yeni Hayat Ansiklopedisi, Neşr. Dağan Kardeş, «Bitkiler» ve «Tozlaşma» mad.)

Yeryüzünde İlk İnsan ve Yaradılışı

HZ. ÂDEM'İN YARATILIŞI

Yüce Allah Âdem (a.s)'ı topraktan yaratmış ve ona ruhundan üfleyerek can vermiştir. Böylece insan fizik varlığı ile dünya hayatına, ruh yönüyle ise mânâ âlemine uyum sağlayabilecek bir güce sahip kılınmıştır. Kendisine verilen akıl, irade, hafıza, sabır, gazap gibi duygu ve yeteneklerle yüce Allah'ın özel önem verdiği bir varlık olmuştur.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah'ın ilk insan tasarımı şöyle açıklanır: "Bir zamanlar, Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Melekler: "Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?. Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve bütün eksik sıfatlardan tenzih ediyoruz." dediler. Allah da onlara: "Şüphesiz ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi." (el-Bakara, 2/30)

Âyetteki "halîfe" sözcüğü hılâfet kökünden ism-i fâil olup, sonundaki bitişik "te" harfi, anlamı güçlendirmek için eklenmiştir. Halîfe; başkasının yerini tutarak ve onu temsil etmek üzere görev üstlenen kimse demektir. (el-Kettâni, et-Terûtibu'l-İdâriyye, I, 2; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul t.y, I, 259; el-İsfehânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, İstanbul 1986, s.223; bk. el-En'âm, 6/135) Hz. Peygamber'den sonra gelen ve onun makamını işgal ederek İslâm toplumunu yöneten devlet başkanlarına da bu unvan verilmiştir.

Bu kadar geniş yetkilerle donatılan insan varlığı için meleklerden saygı secdesi istenmesi İblis'in kıskançlığına yol açmıştır. Kur'an-ı Kerîm'de bu durum şöyle anlatılır: "Meleklere: "Âdem'e secde edin" demiştik. Hemen secde ettiler. Yalnız İblis diretti, böbürlendi ve nankörlerden oldu." (el- Bakara, 21 34; bk. el-A'râf, 7/11; el-Hıcr, 15/31.)

İblis, Âdem (a.s)'a secde etmeyişinin sebebini şöyle açıklamıştı: "Ben Adem'den daha üstünüm. Çünkü beni ateşten Âdem'i ise çamurdan yarattın." (el-A'râf, 7/12; bk. el-Hıcr, 15/33.) Burada şeytanın karşılaştırması yalnız ateşle çamur arasında yapıldığı için yanılgı olmuştur. Çünkü şeytan: "Onu düzenleyip insan şeklini verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman (hemen ona secdeye kapanın)" (el-Hıcr, 15/29.) âyetinde bildirilen ruh unsuru ile; "Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" (el-Bakara, 2/30.) âyetindeki, insan için öngörülen yüksek gayeleri dikkate almamıştır.

Böylece daha önce melekler arasında seçkin bir yeri ve evrenle ilgili geniş bilgisi olan İblis, büyüklük taslaması sonucunda cennetten ve ilâhi rahmetten kovulmuştur. (el-A'râf, 7/13; el-Hıcr, 15/34, 35.)

İnsanın ruh dışında iki unsuru toprak ve sudur.

Allahü Teâlâ yaratılışla ilgili olarak şöyle buyurur: "Andolsun biz insanı çamurdan, bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe (sperm) olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra nutfeyi alaka (embriyo) ya çevirdik. Alakayı (embriyo) bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir." (el-Mü'minûn, 23/12-14)

"Sizi topraktan yaratmış olması onun âyetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz." (er-Rûm, 30/20.)

Yeryüzünün 3/4'ü su ile kaplıdır. İnsan vücudunun da % 75'i sudur. Her canlının topraktan sonraki en önemli temel taşı su, yani (H2O)'dur. Yüce Allah şöyle buyurur: "Allah her canlıyı sudan yaratmıştır. İşte bunlardan kimi karnı üstünde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde, kimi de dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah'ın herşeye gücü yeter."(en-Nûr, 24/45.) Ve O, sudan bir insan yarattı ve onu nesep ve evlenme yoluyla meydana gelecek bağlarla bağlı kıldı. Senin Rabbının herşeye gücü yeter." (el-Furkân, 25/54.)

Çeşitli âyetlerde Hz. Adem'in hamurunda kullanılan toprağın niteliklerine ve geçirdiği değişimlere işaret edilir. Sırasıyla toprak (türab), çamur (tîn), yapışkan çamur (tîn-ı lâzib), şekil verilmiş çamur {hamein mesnûn) ve kuru çamur (salsal) bunlar arasında sayılabilir. (bk. Hûd, 11/61; Tâhâ, 20/55; Nuh, 71/18; es-Secde, 32/7; el-Furkân, 25, 54; en-Nûr, 24/45; el-Mü'minûn, 23/12; es-Sâffât, 37/11, el-Hıcr., 15/26-28; er-Rahmân, 55/14.)

İbadetlerimizi Kusurları İle Kabul Eyle Allah'ım

 

Şeytanın Düğümleri

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

‘Sizden biriniz uyuduğunda şeytan, kafasına üç düğüm atar ve her düğümü (bütün gece uyu!) diyerek yerine yerleştirir.

Sizden biriniz uyandığı zaman ALLAH’ı zikrederse düğümlerden biri çözülür,

Abdest alırsa öteki düğüm çözülür,

Namaz kılarsa düğümlerden hiçbiri kalmaz.

Sabah olunca kendini fevkalade dinç ve neşeli hisseder. Aksi halde kendini beddin ve tembel hisseder.’

İBADETLERİMİZİ KUSURLARI İLE KABUL EYLE ALLAH’IM

Ömrüm boyunca, ALLAHÜ Teala’ya layıkı ile ibadet edebilmeyi, namazımı layıkı ile kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları ona layık bulmuyordum. Nihayet, ALLAHÜ Teala’ya

Şöyle yalvardım:

‘Ya Rabbi! Sana layık şekilde hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep beyazıd’e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibadetlerimi kusurlarım ile kabul eyle.’

NAMAZ’DA HUŞU (TEVAZU – HUZUR) İÇİN GEREKENLER

Kalp ALLAH’ın nimetleri karşısında kendi hata ve kusurlarını hatırlarsa kalpde huşu meydana gelir.

ALLAH’a onu gözlerin ile görüyormuşsun gibi ibadet et! Eğer bunu yapamıyorsan en azından şunu bilki O seni görmektedir.!

NAMAZ’da ölümü hatırla! ( Arkanda Azrail (a.s), sağında Cennet, solunda Cehennem varmış gibi namazını kıl!!! )

Namazını veda edenin namazı gibi kıl !!! (Yani birdahaki namaza kavuşamayacmış gibi)(SON Namazınmış gibi kıl!!!)

İtirafım Sanadır Ya Hakk...

namaz Kimselere diyemedim...

SENAİ DEMİRCİ

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb'im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim "cız" etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, "az sonra kılsam da olur!" dedim. "Az sonra"larım "çok sonralar"a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. "Beni bana bırak!"larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, "emrolunduğum gibi dosdoğru ol"manın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. "Sırası değil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du. En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, "bitmez şimdi bu namaz !" dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb'im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… "Aradan çıkarmaya çalıştığım" oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda "aferinler" fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb'im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?

YA ERHAMERRAHİMİN,

Kusurlu namazlarımızı katında kusursuz say. Amin.

Değişmeye karar vermek...

Kur`an okuyan herkes, şöyle düşünmelidir: Allah, bu kitapta bana ne emrediyor? O emirleri anlayıp, hayatına uygulayan Müslüman, mükemmel olur. Çünkü İslamiyet mükemmeldir. İslamiyet`in mükemmelliğinin görünen yüzü nedir?

Kur`an okuyan herkes, şöyle düşünmelidir: Allah, bu kitapta bana ne emrediyor? O emirleri anlayıp, hayatına uygulayan Müslüman, mükemmel olur. Çünkü İslamiyet mükemmeldir. İslamiyet`in mükemmelliğinin görünen yüzü nedir?

1) Allah `ın yarattığı her şey mükemmeldir.

2) İslam `a uyanlar mükemmel olmuştur. İslam `a uyduğu için zarar eden, kötü duruma düşen bir tek insan gösterilemez.

Benim bugün iyilik adına neyim varsa, İslamiyet `in malıdır. İslamiyet "oku " dedi, okudum. İslamiyet "çalış " dedi, çalıştım. İslamiyet "kimseye bile bile kötülük etme" dedi, kimseye kötülük etmemeye çalıştım. "Ağaç dik" dedi, ağaç diktim. "Sanat öğren" dedi, sanat öğrendim...

Her asırda İslamiyet , büyük adam yetiştirmiştir. İslamiyet `in en büyük mucizelerinden biri de budur. Her insan kıymetini artırmak zorundadır! Allah o imkânları insana vermiştir. Akif diyor ki:yol_400_250

"İki el bir baş içindir.

Davransana eller de senin baş da senindir .

Mademki yapamaz, edemez, uğraşamazsın

İksir -i beka içsen yaşayamazsın!"

Müslüman, mükemmel olmak zorundadır. Bu iş zannedildiği kadar da zor değildir. Değişmek mümkündür! İnsan önce karar verecek. Değişmenin ilk aşaması, "karar vermektir". Bir insan New York `a bile gitmek istese, yapacağı ilk iş, oturduğu yerden kalkmaktır! Yani önce kendimizde beğenmediğimiz bir yön varsa onu tespit edeceğiz, sonra onu değiştirmenin başlangıcını yapacağız. Mesela adam tespit edecek, "yeter bu cehalet, artık adam gibi yaşayacağım" diyecek, kalkıp herkesin beğendiği bir alimin yanına gidecek. O alimin dersine gidenlerle beraber vakit geçirecek. Mükemmel olmak için değişmeye karar verdikten sonra, ilk kapı insanın kendi kendisini kontrol etmesidir.