Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

İslam İlmihali

4 tane "boşanma" etiketli yazı bulundu "boşanma" tagli diger ogeler resimler , videolar

Nikahta Din Görevlisinin veya Resmi Bir Memurun Hazır Bulunması

Nikahın evlenecek eşler ve iki şahit arasında, ya da eşleri temsil edecek olan veli ya da vekillerin huzurunda yapılabileceğini bundan önceki yazıda belirtilmişti. Bu duruma göre, dışarıdan bir din görevlisinin veya bir nikah memurunun katılması nikahın sıhhat veya gereklilik ya da yürürlük (nefaz) şartlarından değildir.

Ancak evlilik işinin bir düzene sokulması, evlenecek olanların gerekli şartları taşıyıp taşımadığını denetleme bakımından Hz. Peygamber döneminden bu yana nikahlarda aile büyüklerinin hazır olması, bir hutbe irad edilmesi, dua yapılması ve bu arada bir düğün yemeği (velime) verilmesi evliliğin müstehapları olarak uygulanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında, nikâha resmi bir devlet memurunun katılması ve nikâhı tescil etmesi 1917 tarihli H.A.K. ile olmuştur. Hatta adı geçen kararnamenin 33. maddesinde ilk defa, tarafların evlenme isteğinin ilân edilmesi esası getirilmiştir. Madde şöyledir: "Nikâh akdinin icrasından önce, keyfiyet ilân olunur". 37 nci maddede ise; nikâh merasimi sırasında, taraflardan birinin ikametgâhı hâkiminin veya naibinin hazır bulunması zorunluluğu öngörülmüştür. Bu durum, Osmanlılarda 1917 tarihinden itibaren dinî-resmî nikâh uygulamasının başladığını gösterir.

Nitekim Osmanlı Ceza Kanunu 200 ncü maddesinin 19 Rabîu'l-evvel 1332 Hicrî tarihli değişik 2. zeylinde; bu resmî usûle uymadan evlenen koca ile mevcut ise iki taraf vekilleri için bir aydan altı aya kadar, nikâh şahitlerine ise bir haftadan bir aya kadar hapis cezası getirilmiştir.

Kanunî merasimi ifa etmeden akitnâme düzenleyen ve tescil eden hâkim veya naibi ile, bunlar bulunmaksızın, yetkisiz olarak nikâh kıyan imamlar için de bir aydan altı aya kadar hapis cezası öngörülmüştür.

Gayri müslimlerin kilise veya havralarda akdedilecek nikâhları için de, kanunî usûllere uyulmadığı takdirde, hâkim, hakim naibi veya gayri müslimlerin ruhanî liderleri için de yine bir aydan altı aya kadar hapis cezası konulmuştur. (Döndüren, a.g.e., s: 247, 248; Osmanlı Ceza Kanunu Zeyli için bk. Ceride-i İlmiye, Sayı: 4, Yıl: 43, S: 1021.)

Ancak şunu hemen belirtelim ki bu cezaî müeyyidelere rağmen, bu şekil şartlarına uyulmadan fakat İslâm'ın belirlediği rükün ve şartlar gözetilerek akdedilen nikâh de geçerli sayılmıştır.

Osmanlıların getirdiği bu dinî-resmî nikâh usulü 1915'de Ürdün, 1953'te de Suriye Ahvâl-i Şahsiyye kanunlarına girmiştir. Günümüzde Mısır'da "me'zûn", Mekke'de "mümlik" denen kimseler; Fas, Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde noterler evlenme işlerini kendilerine meslek edinmişlerdir. Bunlar tarafların irade beyanlarını ve hatta mehir veya evlenmede kabul edilmesi caiz olan bazı şartları tesbit eden bir senet (evlenme cüzdanı) düzenleyerek taraflara verirler.

Endonezya'da 1895 tarihli bir kararname ile evlenmeye İslâm'ın hükümlerini iyi bilen bir kişinin yardımcı olarak katılması kabul edilmiş ve sonradan bu kimse "nikâh memurluğu" işini üstlenmiştir. Bu memur çoğunlukla bir cami görevlisi ya da dinî bir memurdur. (bk. Halil Cin, a.g.e., S: 139 vd.; Döndüren, a.g.e., S: 248-249.)

Evlilik geleceğe ait mehir, nafaka, miras gibi birtakım hakları ve sorumlulukları taraflara yüklediği için bunların güvence altına alınması, diğer yandan kimin kiminle evli durumda bulunduğunun belgelenmesi bakımından son dönem İslâm ülkeleri nikâhın resmi kontrol altında yapılmasını ve nüfus kütüklerine tescil edilmesi esasını benimsemişlerdir. Bu gibi şekil şartları ile ilgili özel nass'lar yoksa da; va'deli borç ve hakların yazıyla tesbitini ve önemli sözleşmelerin yapılırken şahit bulundurulmasını bildiren âyetlerin (el-Bakara, 2/282.) delâleti nikâh akdinin de bir takım şekil şartlarına bağlanmasını gerekli kılar. Diğer yandan fıkıh usûlünün "istihsan", "istıslah" ve "maslahat" prensipleri İslâm devletinin nikâh, talâk, nafaka ve gayri menkul tapularının tescili ve nüfus kayıtları gibi konularda toplum yararına olan bir takım düzenlemeler yapılmasına elverişlidir.

Bir toplumda devletin öngördüğü resmî nikâhta İslâm'ın nikâh için öngördüğü rükün ve şartlar dikkate alınmıyorsa, ayrıca İslâmî hükümleri bilen bir din adamının katılması ile "dinî bir nikâh" akdinin yapılması, bu konuda karşılaşılabilecek yanlışlıkları önler.

Osmanlı Devleti 1917 tarihli Aile Kararnamesi ile müslüman, yahudi veya hıristiyanları kendi inandıkları gibi aile yuvası kurmada serbest bırakmıştı. Yahudi havrada, hıristiyan kilisede, müslüman da camide veya başka bir salonda nikâh merasimi düzenliyor ve daha önce haber verilen nikâh memuru (hakim naibi) da hazır bulunarak nikâhı tescil ediyordu. Boşanmalar da benzer tescile tabi tutulmuştu. Bu durum çok hukuklu bir sistemin devlet kontrolü altında uygulanmasından başka bir şey değildir.

Bunun benzeri uygulama yukarıda da belirttiğimiz gibi günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nde, İngiltere'de ve İskandinav ülkelerinde görülmektedir. Bu ülkelerde "ihtiyarî medeni evlenme usûlü" geçerli olup, isteyen dini, isteyen de medeni nikah merasimi çerçevesinde evlenebilmektedir. Aynı nikah memuru kilise veya havradaki nikahı tescil ettiği gibi dışarıda bir salonda dini niteliği olmayan bir merasimle evlenen kişilerin nikahını da tescil etmekte ve belgeler nüfus kütüklerinde birleşmektedir. Osmanlı Devletinin 1917'den itibaren başarı ile uyguladığı bu usûlü, günümüzün ileri toplumlarının ulaştığı bir yöntem olarak görmekteyiz.

İslam'da Geçici Evlenme Engelleri-2

3) İddete bağlı evlenme engeli:

Evliliğin ölüm, boşanma veya fesih sebeplerinden biriyle sona ermesi halinde kadının yeniden evlenebilmek için beklemek zorunda olduğu süreye "iddet" denir. Bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi İslam hukukunda da evliliğin sona ermesi halinde doğacak çocuğun nesebini belirleme ve kadına yeniden evlenebilmek için bir düşünme süresi sağlama gibi nedenlerle iddet şartı ve prensibi getirilmiştir.

İslam'da iddet, evliliğin sona erme nedenine göre değişik sürelere bağlanmıştır.

Evliliğin kocanın ölümü île sona ermesi halinde kadının bekleyeceği iddet süresi dört ay on gündür. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi kendilerine dört ay on gün beklerler." (el-Bakara, 2/234)

Evlilik hangi nedenle sona ererse ersin, kadın gebe ise iddetin süresi doğuma kadardır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Gebe kadınların iddetlerinin sonu, çocuklarını doğurmalarıdır.'' (et-Talak, 65/4) Ashab-ı Kiram'dan Sübey'atü'1-Eslemi (r. anha) gebe iken doğum yaptı, ancak dört ay on gün geçmemişti. Durumu Rasülullah (s.a.s)'e sordu: Rasul-i Ekrem doğumla iddetinin bittiğini ve dilerse yeniden evlenebileceğini kendisine bildirdi. (el-Cassas, a.g.e., Berut, t.y.,I,3)

Hz. Ali ve İbn Abbas'a göre, kocası ölen hamile kadın iki iddetten uzun olanı uygular.

Kadın evlilik dışı cinsel birleşme sonucu hamile kalmışsa, eğer kadın suç ortağı olan erkekle evlenecekse iddete tabi olmayıp hemen evlenebilir. Altı ay geçtikten sonra çocuk dünyaya gelirse nesebi bu erkekten sabit olur. Altı aydan önce doğum olduğunda, koca zinadan söz etmeyerek çocuğun kendisinden olduğunu söylerse, yine neseb bu ikrar nedeniyle sabit olur. Burada daha önceki bir nikah akdinin varlığı veya şüpheye dayalı bir cinsel birleşmenin vuku bulduğu düşünülür. Çünkü müslümanın prensip olarak iyi olduğu kabul edilir ve kötü olabilecek hali örtülür.

Zina eden kadın zina etmeyen bir erkekle evlenirse, Hasan el-Basrî gibi bir grup bilgine göre, nikah akdi münfesih olur. Ancak çoğunluk müctehitlere göre böyle bir evlilik caizdir. Bu konuda delil şu ayettir: "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz. Bu mü'minler üzerine haram kılınmıştır." (en-Nûr, 23/3.) İlk grup bilginler ayetin açık anlamını esas alarak haramlık anlamı verdiler. Çoğunluk fakihler ise ayetin bu işin çirkinliğini anlattığını, dolayısıyle "zem" anlamı taşıdığını söylediler. Dayandıkları delil şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir adam geldi ve şöyle dedi: Benim karım kendisine dokunan yabancı erkek elini geri çevirmez, yani zina eder. Hz. Peygamber: "Onu kendinden uzaklaştır" buyurdu. Adam dedi: "Nefsimin onun ardına düşmesinden korkarım". Rasulullah (s.a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Öyleyse onun cinsel yönünden, yararlan." (Nesaî, Nikah, 12, Talak, 34.) Diğer yandan Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Haram, helali haram kılmaz." (İbn Mace, Nikah, 63.)

Hanefilere göre, zina etmemiş bir erkek, zina eden, fakat hamile olmayan bir kadınla evlense, nikah akdi sahih olur. Eğer kadın hamile ise, Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, yine nikah geçerli olur, fakat cinsel birleşme doğuma kadar geciktirilir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 149: Döndüren, a.g.e.,s: 232.) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, suyunu, başkasının çocuğu üzerine akıtmasın." (Tirmizi, Nikah, 35; Ebu Davud, Nikah, 44; A. b. Hanbel, IV, 108, 109) İmam Züfer'e göre ise, zinadan hamile olan kadınla evlilik akdi geçerli değildir. Çünkü bu gebelik cinsel temasa engel olup, akde de engeldir. Nitekim hamilelik zina yoluyla olmasa da evlilik akdine engeldir.

Boşanan kadının iddeti üç defa hayız görüp temizlenmesidir. Ayette şöyle buyurulur: "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme süresi beklerler." (el-Bakara, 2/228) Buna göre, kadın temizlik günlerinde boşanmışsa, üçüncü hayızın bitiminde iddet tamam olur. Hayızlı iken boşanmışsa; içinde boşandığı ilk hayız dışındaki üç hayız sonunda iddet bitmiş olur. Ancak hayızlı iken boşama bid'attır.

Hayız görmeyen küçüklerle, hayızdan ümit kesen yaşlıların iddeti üç aydır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kadınlarınızdan artık hayızdan ümit kesmiş olanlarla, henüz hayız görmeyecek kadar küçük olan kadınların iddeti, şüphelenirseniz biliniz ki üç aydır." (et-Talak, 65/4.) Buna göre, ergin olmayan veya 55 yaşını geçen kadının iddet süresi üç aydır.

Diğer üç mezhebin aksine Malikîler henüz cinsel birleşmeye tahammül edemeyecek kadar küçük olan veya kocası cinsel organdan yoksun bulunan kadını bekleme mecburiyetine tabi tutmazlar.

4) Çok eşliliğe bağlı evlenme engeli:

İslam'dan önce Arabistan'da çok karılılığın sınırsız bir şekilde uygulandığı bilinen bir husustur. Ancak çok eşlilik daha çok kabile reisleri için söz konusu idi. Halktan erkeklerin çoğunluğu ise tek eşli idi. (bk. Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1967, II, 112 vd.)

Eski İran, Çin, Brehmenler hukukunda, Bâbil'de Hammurabi Kanunlarında birden fazla kadınla evlilik esası kabul edilmişti. Roma hukukunda istfraş, yani evli olmaksızın birlikte yaşama mevcuttu. (M.Es'ad, Tarih-i İlm-i Hukuk, s:74, 97, 139, 141, 149, 165, 173.) Tevrat'da Dâvud Peygamberin bir kaç kadınla evlendiğinden söz edilir. (Samuel, 2/12, 7/8) İncil'de birden çok kadınla evlenmeyi yasak eden bir hüküm yoktur. Bu nedenle XVI ncı yüzyıla kadar hristiyanlarda çok evlilik normal sayılırdı. Hatta Filozof Herbert Spenser'e göre XI nci yüzyılda İngiltere'de Kilise, kadının başka bir erkeğe belli bir süreyle ödünç (iâre) verilebileceği hakkında kanun çıkartmıştır. (bk. M. es-Sibâî, el-Mer'e Beyne'l-Fıkh ve'l-Kanûn, s:210 vd.)

İslam'da çok evliliğe bazı şartlarla izin verilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Eğer yetim kızlar hakkında (adaleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin. Şayet bu suretle de adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz o zaman bir tane ile yahut malik olduğunuz cariye île yetininiz." (en-Nisa, 4/3)

Buna göre, aralarında eşitliği sağlamak şartıyla erkeğin aynı zamanda dört kadınla evli bulunması İslam'a göre mümkündür. Artık bir beşincisi ile evlenemez. Ancak Hz. Peygamber bu yasağın dışındadır. (bk. el-Ahzab, 33/52; el-Cassas, a.g.e., III, 368, 369; İbn Kesir, el-Muhtasar, III, 107)

5) Sıhrî civar hısımlığından doğan evlenme engeli:

İki kız kardeşle veya eşinin teyzesi veya halası ile aynı zamanda evlenilemez. Aksi halde sonraki tarihli evlilik geçerli olmaz. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı), ancak cahiliyye devrinde geçen geçmiştir." (en-Nisa', 4/23.) Bu yasak, hadis-i şeriflerle genişletilerek, karının halası ve teyzesi de yasak kapsamına alınmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Karı ile hala ve teyzesi bir nikah altında toplanamaz." (Buharî, Nikah, 27; Müslim, Nikah, 33, 34, 36, 40.)

Birbirine çok yakın olan kadınlarla aynı anda evlenmenin yasaklanmasının sebebi, daha çok ahlakîdir. Gönüllerinde karşılıklı sevgi ve saygı bulunması gereken iki kız kardeşi veya yeğen ile teyze veya halayı aynı zamanda nikahlamak, onlar arasında bir kıskançlık ve rekabete yol açar ve sila-i rahim kesilir. Süt kız kardeş, süt hala ve süt teyzelerin durumu da böyledir.

Yahudilikte, iki kız kardeşle aynı zamanda evlenmek önceleri meşru iken sonradan neshedilmiştir. (bk. Ahd-i Atik,Tekvin, XXIX, Levililer, XVII, 18.)

6) Başkası ile evli olmaktan doğan engel:

İslam, kadın için tek evlilik prensibini benimsemiştir. Bu nedenle kadın için evli bulunmak aynı anda bir başka evlenmeye engel teşkil eder. Ayet-i Kerîme'de şöyle buyurulur: "Savaş esiri olarak sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna olmak üzere, diğer bütün kocalı kadınlarla (evlenmeniz de size haram kılındı)" (en-Nisa, 4/24)

Evli kadın kocasından boşanır veya kocası ölürse, iddetini tamamladıktan sonra, başka bir erkekle evlenme yasağı ortadan kalkar. Bu bakımdan evlilik kadın açısından geçici evlenme engeli teşkil eder.

Bulaşıcı ve bir takım ağır hastalıklar İslam'da evlenme engeli sayılmamıştır. İmam Ebû Hanife ve İmam Şafiî'ye göre hastanın evlenmesi caizdir. Ancak erkekteki bazı hastalık ve kusurlar nedeniyle kadının mahkemeye başvurarak evliliği sona erdirmesi mümkündür.

Hac'da iken ihramlı olmaktan doğan evlenme engelini Hanefî mezhebi kabul etmemiştir. Ancak böyle bir durumda zifaf, ihramdan çıktıktan sonraya geciktirilir. Diğer üç mezhep imamına göre ise ihramlı iken evlenen kimsenin nikahı batıldır. Mülkiyet ilişkisinden doğan engelin ise bu gün uygulama alanı kalmamıştır. (İbn Rüşd, a.g.e., II, 36, 39; el-Kasani, a.g.e., 264, 272)

Not: Her ne kadar yukarda bulaşıcı bir takım hastalıklar islam açısından evlenme engeli sayılmamıştır denmiş olsa da, bu günkü koşullar ve aidis hastalığı düşünüldüğünde böyle bir hastalığın islam açısından evlenme engeli olması gerekir. Çünkü aidis hastası olan bir kadın ve erkeğin bu hastalığı eşine ve çocuğuna geçireceğinden bu aile yuvasının sıhhatinden, söz edilemez. Bunun neticesinde hastalığın çokça yayılarak toplumu ve aileleri tehtit edeceğide malumdur. Bu manada böyle bir hastayla islam açısından da evlenilmemesi gerekir diye düşünüyorum. Zaten şu anki koşullar itibariyle böyle bir hastayla hiç kimse evlenmek istemez. Eğer vakti zamanında bu tür bir hastalık olsaydı içtihad yapan din alimlerimiz bunu evlenme engeli olarak zikrederlerdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. 

Nişanlanılması Mübah Olan Kadınlar

İSLAMDA NİŞAN VE NİŞANLILIK

NİŞANLANILMASI MÜBAH OLAN KADINLAR

 Nişan, evliliğe götüren bir yol olduğu için, dünür gönderilecek kızla, dünür gönderen erkek arasında bir evlenme engelinin bulunmaması gerekir. Bu yüzden aralarında sürekli evlenme engeli bulunan kızkardeş, hala ve teyze gibi kan hısımları ile veya geçici evlenme engeli bulunan baldız ve evli kadın gibi kimselerle nişanlanmak da caiz değildir. Çünkü evliliğe götürmeyen bir nişanın pratik bir değeri bulunmaz. (el-Kasanî, Bedayiu's-Sanayi', II, 256, 268.)

Geçici evlenme engellerinden birisi de, kadının daha önceki evliliğinde ötürü iddet beklemekte oluşudur. Boşanma veya kocasının ölümü nedeniyle iddet bekleyen kadına dünür gönderip nişanlanmanın caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Ancak böyle bir kadına iddet sonrasına yönelik üstü kapa teklif yapılabilir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"İddet bekleyen kadınlara üstü kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya bu isteği içinizden geçirmenizde, sizin için bir sakınca yoktur. Allah onları anacağınızı bilir. Sakın -meşru sözler dışında- onlarla gizlice sözleşmeyin. İddet sona erinceye kadar da nikah akdine kalkışmayın." (el-Bakara, 2/235)

Üstü kapalı veya dolaylı yoldan evlenme teklifi (ta'rîz), açıkça söylenmeyen ve sözün gelişinden anlaşılan bir tekliftir. "Çok güzelsin", "Senin gibi kadir kim bulabilir?", "Allah'tan senin gibi saliha bir kadını bana da nasip etmesini dilerim" gibi sözler, üstü kapalı evlenme teklifi niteliğindedir.

Kocasının ölümü yüzünden iddet beklemekte olan kadına, bu süre içinde üstü kapalı evlenme teklifi yapılabileceği konusunda müctehitler arasında görüş birliği vardır. Çünkü kocanın ölümü nedeniyle karı-kocalık ilişkisi sona ermiş olacağından artık üstü kapalı evlenme teklifi, eski kocanın hakkına saldırı sayılmaz. Boşanma, cayılabilir (rıc'î) talakla olmuşsa, iddet süresi içinde üstü kapalı teklifin caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü bu durumda, boşayan kocanın yeniden eşi ile barışma ve evliliği sürdürme hakkı bulunduğu için, kadına bu sırada yapılabilecek evlenme teklifi onun hakkına saldırı sayılır.

Eğer boşama bain (kesin) talakla olmuşsa, Hanefîlere göre, iddet süresinde üstü kapalı da olsa evlenme teklifi caiz olmaz. Çünkü birinci ve ikinci boşamalarda, talak bain de olsa boşayan erkeğin iddet içinde veya sonunda, yeni bir evlilik akdi ile bu kadınla yeniden evlenme hakkı vardır. Araya başka bir erkeğin girmesi onun bu hakkına saldırı sayılır. Üçüncü boşama (beynünet-i kübra) halinde de üstü kapalı teklif caiz olmamaktadır. Çünkü burada her ne kadar artık hülleden önce eski koca bu kadınla evlenemezse de, başka bir erkeğin erken evlenme teklifi halinde, kadının iddet konusunda yalana sapması veya ona bu süre içinde talip olan erkeğin "karı-koca arasını bozan kişi" durumuna düşmesi muhtemeldir. Kısaca, yukarıdaki ayet yalnız rıc'î boşama durumunu kapsar.

Çoğunluk müctehitlere göre ise, ric'î boşamada olduğu gibi bain boşama durumunda da, kadına iddet süresi içinde üstü kapalı evlenme teklifi yapılması caizdir. Dayandıkları delil, Bakara Süresi 234 ncü ayetin genel anlamıdır. Bu ayetteki "İyi sözler (meşru sözler) dışında" ifadesi onlara açıkça olmaksızın, dolaylı yoldan talip olabilirsiniz, anlamına gelmektedir. (Ayrıntı için bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 268; el-Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, Kahire, t.y., l, 422; eş-Şirazî, el-Mühezzeb, II, 47; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtac, Mısır, t.y. III, 135.)

İddet beklemekte olan bir kadın başka bir erkekle nişanlanır ve evlenirse Hanefî ve Şafiîlere göre nikah akdi feshedilir. Ancak tarafların iddet bitince yeniden evlenmesi mümkün ve caizdir. Çünkü Kur'an, sünnet ve icmada iddetten sonraki evliliği yasaklayan bir delil yoktur. İmam Malik, (ö. 179/795), Ahmed bin Hanbel (ö. 241/855) ve eş-Şa'bî'ye (ö. 103/712) göre ise, bu durumda evlilik feshedilir ve bu erkekle kadın sonsuza kadar birbirine haram olur. Delil, Hz. Ömer'in (ö. 23/643) uygulamasıdır. Çünkü bu kimse helal olmayan bir şeyi kendisine helal kılmış olup, bu durum katilin, öldürdüğü hısımının mirasından mahrum kalmasına benzer. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 17.)

İslam'da Aile Kavramının Tarihi

aile  

İslam'da Evliliğin Dayandığı Esaslar

İslam'da Aile Kavramının Tarihi

Erkekle kadının meşru evlilikle kurduğu yuvaya arapçada "el-usratu", türkçede ise "aile" denir. Batı dilinde latince "familia" dan alınmış kelimeler aynı kavramı ifade eder. İslâm fıkhında aile ile ilgili esas ve hükümler "nikâh-talâk", "munâkehât-mufârakât" veya "el-Ahvâlü'ş-şahsiyye" gibi başlıklar altında incelenir.

Aile yuvası tarih boyunca sosyal ve ekonomik etkilerle kimi zaman genişlemiş, daralmış, ancak daima var olagelmiştir. Eskiden aile yalnız karı-koca ve çocuklardan ibaret değil, dede, nine, büyük dede, baba, çocuk, torun gibi usûl ve furû'dan başka kardeş, yeğen gibi civar hısımları da içine alan büyük bir topluluk idi. Kimi zaman bir aşiret,  veya bir kabile başlı başına bir aileyi teşkil ediyordu. Mülkiyet aileye ait bir nitelik taşır ve aile başkanının kişiliğinde temsil edilirdi. Özellikle Fransız devriminden sonra aile yapısı ve anlayışında değişiklikler meydana geldi. Batı kaynaklı hukuka yönelen ülkelerde fertler arasında hukukî eşitlik prensibi kabul edildi.

İslâm ise kendi mensuplarının kuracağı aile yuvasını, kendine özgü bir takım ilkelere bağladı. Çünkü aile bir toplumun çekirdeği olup, her fert aile yuvasının eğitim ve terbiyesinden geçer. Fertlerin ilk kültür ve gelenek hamurunu aileleri yoğurur.

Kur'an-ı Kerîm'de kadın ve aile ile ilgili yüzden fazla âyet vardır. Yine bu konuda bağımsız bir cilt kitap olacak kadar da Hz. Peygamber'in hadisleri mevcuttur. Diğer yandan fıkıh mezheplerinin oluştuğu devirden itibaren de her mezhebin fıkıh ve fetva kitaplarında aile ile ilgili bölümler, o mezhebin hâkim olduğu bölgelerde "kanun" olmuştur.

Osmanlılar döneminde kaleme alınan bazı fıkıh metin kitapları, belli dönemlerde, kanun maddeleri gibi devlet tarafından uygulamada esas alınmıştır. Meselâ; Osmanlı Şeyhülislam'ı Molla Hüsrev'in (ö. 885/1480) el-Gurer ve bunun şerhi ed-Dürer adlı eseri 17 nci yüzyıla kadar, hakimlerin elinde bir kanun kitabı gibidir. Bu tarihten sonra ise İbrahim el-Halebî'nin (ö. 956/1549) Multeka'l-Ebhur adlı eseri, aile hukuku konusunda resmî bir kanun görevi yapmıştır. Bu durum 1917 M. tarihine kadar sürmüştür. (Halil Cin-Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Konya 1989, s: 54.)

Diğer yandan babası Anadolu Türklerinden, annesi Mısırlı olan Kadri Paşa'nın (ö. 1306/1888), hazırladığı 647 maddelik "el-Ahkâmu'ş-Şer'iyye fî'l-Ahvâli'ş-Şahsiyye" adlı eser, yukarıda sözünü ettiğimiz el-Gurer ve el-Multeka adlı eserlerin evlenme, boşanma, miras ve benzeri aile meselelerinin kanun tarzında yazılmış şekli gibidir. (bk. Akgündüz, Külliyat, Diyarbakır 1986, s: 143 vd.; Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Konya 1988, s: 7.) Miras ve vasiyyet bölümü gibi bir iki tadilat dışında Mısır'da İslâm toplumuna halen uygulanan kanun budur. Bu kanun metnini oluşturan altı bölüm başlığı şunlardır: a) Evlenme, b) Karı-koca-nın hak ve görevleri, c) Boşanma, d) Nesep ve çocuklar, e) Vesayet, hacr, hibe ve vasiyet, f) Miras.

1917 Tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi (HAK):

Osmanlılarda ilk metin haline getirilen şer'î kanun 1876 tarihli Mecelle'dir. Mecelle tam bir medenî kanun olmayıp; şahıs, aile ve mirasla ilgili hükümleri kapsamıyordu. Bu konular yine fıkıh ve fetva kitaplarına bırakılmıştı. Bu durum ise özellikle hâkimler için zorluk arzediyordu. Bu eksikliği tamamlamak üzere özellikle evlenme ve boşanmaya ilişkin esaslar Hanefî mezhebi esas alınarak, ancak 21 kadar mesele, başta Malikîler olmak üzere diğer mezheplerden görüş alınarak hazırlanmıştır.

Hukuk-ı Aile Kararnamesi'nin baş tarafında, hazırlanış gerekçesi şu şekilde belirtilmiştir:

"Mecelle'nin aile hukuku ile ilgili hükümleri kapsamaması yüzünden, ülkemizde bu konuda, değişik din ve milletlerden, her bir gruba kendi din ve mezheplerine ait hükümlerin uygulanması ve bu hükümleri şer'î hâkimlerin bilmemesi nedeniyle, gayri müslimlerin ruhanî reislerine yargı yetkisinin verilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Halbuki devlete ait olan yargı yetkisinin, ciddi bir kontrola tabi olmayan fert veya heyetlere verilmesi, birçok sakıncaları da beraberinde getirir"

Bu kararname ile Hıristiyan ve Yahudi ruhanî reislerinin evlilik akdine, nikâhın feshine ve buna bağlı olarak karı-koca nafakasına, ilişkin anlaşmazlıklarda kaza yetkileri kaldırılmıştır.

İki kitap ve 157 maddeden ibaret olan Hukuk-ı Aile Kararnamesini; Mahmud Esad Efendi, Hafız Şevket Efendi, Said Bey, Ali Baş Hampa Efendi ve Mustafa Fevzi Efendi'den ibaret beş kişilik komisyon İslâm, Hıristiyan ve Musevî aile hükümlerini dikkate alarak hazırlamıştır. (Cin, a.g.e., s: 292, 293; Akgündüz, a.g.e., 146 vd.; Mehmet Akif Aydın, İslâm-Osmanlı Aile Hukuku, İstanbul, 1985, s: 163 vd.; Cin-Akgündüz, a.g.e., s: 55 vd.)

Kararname ayrı bölümler halinde Hıristiyan ve Musevilerin de evlenme, boşanma gibi aile mevzuatını kapsadığı için, çok hukuklu bir sistemin, tek yargı sistemi içinde yer almasının tipik bir örneğidir. Her din mensubunun kendi inancına göre ibadet ve amel yapabilmesi Osmanlı'nın bu son kanun metninde de bir daha vurgulanmıştır. İnancına uygun olarak evlenme ve buna göre boşanma, aile içi ilişkilerin yine bu inanca göre düzenlenmesi, yirminci yüzyıl toplumlarının ulaşmayı hedefledikleri bir özgürlük biçimidir. (H.A.K. metni için bk. Ceride-i İlmiyye, Yıl: 4, Sy. 34, Sh. 1004; Takvîm-i Vekâyi, 31 Teşrin-i Evvel 1333.)

İstanbul'un 1918'de İngilizler tarafından işgali üzerine HAK. yürürlükten kaldırılmış ise de, Anadolu kesiminde 1926'da Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girinceye kadar uygulandığı söylenebilir. Daha sonra Türkiye'de hükümleri ilga edilen bu kararnamenin 1953 yılına kadar Suriye'de ve günümüze kadar da kısmen Lübnan, Filistin ve İsrail'de, yine 1951 yılına kadar Ürdün'de uygulandığı görülür. Günümüz Suriye, Ürdün ve Irak aile kanunları üzerinde Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi etkili olmuş ve onlar için bir model teşkil etmiştir. (bk. Aydın, a.g.e., s: 225 vd.; Cin-Akgündüz, a.g.e. 59, 60.)

İstiklâl savaşı sonrasında Ankara hükümeti millî kökenli yeni bir Medeni Kanun hazırlamak üzere bazı komisyonlar kurmuştur. Aile Kanun tasarısını hazırlayacak olan bu komisyon 1923'te sekiz kişi ile çalışmaya başladı. Üyeler şunlardır: Sadeddin Beyefendi (başkan), Muammer Bey, Hafız Şevket Efendi, Mişon Vantura Efendi, Kemal Atıf Bey, Ahmet Samim Bey, Gönenli Mehmet Efendi ve Ömer Nasuhi Efendi. Bu komisyon H.A.K.'ne benzer bir tasarı hazırlamışsa da, meclise sunulan bu tasarı, 1924 Nisan ayında yeni Adliye Vekili Necati Bey tarafından geri alınmıştır.

11 Mayıs 1924'te yeni tadil komisyonları kurulmuş ve batıya yakınlaşmanın öngörüldüğü talimatname doğrultusunda çalışmaları istenmiştir. Ahval-i Şahsiyye komisyonu Hacı Adil Bey (başkan), Şevket Bey, Muammer Raşid Bey, Ahmed Samim ve Ömer Nasuhi (Bilmen) Efendi'den oluşmuş, ancak Ömer Nasuhi Bey sağlık nedenleri ile komisyondan ayrılmıştır. Komisyonun altı ay kadar çalışarak hazırladığı 142 maddelik aile kanunu tasarısında müslim-gayri müslim ayırımı kaldırılmış, batı hukukundan yararlanılmış, boşama yetkisi erkek ve kadına eşit olarak verilmiş ve çok kadınla evlilik hâkim iznine bağlanmıştı. 1 Aralık 1924'te adliye encümenine verilen tasarı, Türkiye için batı ülkelerinden medenî kanun alma hazırlıkları başladığından, görüşülmeden rafa kaldırılmıştır. (bk. Ceride-i Adliye, 1340-41, s: 888-891, 953-957, 1033-1036, 1117-1123; Cin- Akgündüz, a.g.e., s: 60, 61; Aydın, a.g.e., 238, 239; H. Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul, 1983 s: 161 vd.)

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist