| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

İslam İlmihali

10 "cinsellik" etiketi kullanan gönderi "cinsellik" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Bağlayıcı (Lâzım) Olmayan Evlilik

 

MUTEBERLİK BAKIMINDAN EVLİLİĞİN ÇEŞİTLERİ

Bağlayıcı (Lâzım) Olmayan Evlilik

Bağlayıcılık (lüzûm) şartları eksik bulunan evliliklere "gayri lâzım (bağlayıcı olmayan) evlilik" denir.

A) Bağlayıcı Olmayan Evliliğin Gerçekleştiği Durumlar:

1) Baba ve dede dışında bir velinin küçükler için akdettiği evlilik.

Erkek kardeş veya amca gibi bir hısımın veli sıfatıyla küçüğün nikâhını akdetmesi durumunda, bu erkek veya kız çocuğunun "bulûğ muhayyerliği" hakkı bulunur. Bunlar erginlik çağına girince daha önce kendileri adına akdedilen evliliği kabul etmezlerse, nikâh akdi ortadan kalkar. İşte böyle bir nikâh, akdedildiği tarihten erginlik çağına kadar bağlayıcılık niteliği olmayan (gayri lâzım) bir nikâhtır. Küçüğü baba veya babanın babası evlendirmişse, bunların onun yararını gözetmede isabetli karar verecekleri kabul edildiğinden onlara "bulûğ muhayyerliği" hakkı tanınmamıştır. Ancak baba veya dede isabetsiz karar vermesiyle tanınmış olur ve küçüğü dengi olmayan birisi ile yahut önemli ölçüde düşük mehirle evlendirmiş bulunursa, böyle bir nikâh akdi geçerli sayılmamıştır.

2) Akıllı ve ergin bir kadın velisinden izinsiz olarak, dengi olmayan bir erkekle veya önemli ölçüde düşük olan mehirle evlenmiş bulunursa, velisi icazet verinceye kadar nikâh akdi "gayri lâzım"dır. Velinin bu evliliği feshettirme hakkı bulunur. Ebû Hanife'ye göre burada eksik mehri tamamlaması kocadan istenir, tamamlamazsa velinin fesih hakkı doğar. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise mehirdeki eksiklik veliye fesih hakkı vermez. (bk. el-Kâsânî, a.g.e., 11,315; Bilmen, a.g.e., II, 61, 62; Cin, a.g.e.,s: 156 vd, Cin-Akgündüz, a.g.e., s: 82; Kadri Paşa Kodu, Md. 138-144.)

B) Bağlayıcı Olmayan veya Mevkûf Bulunan Evliliklerin Sonuçları:

Bu çeşit evlilikler icazet yetkisine sahip olan kimsenin icazet vermesinden önce fasit nikâh gibidir. (el-Kâsânî, a.g.e. II, 236.) Böyle bir evliliğe icazet verilmez ve ayrılık meydana gelirse şu sonuçlar ortaya çıkar.

1) Cinsî birleşmeden önce fesih hakkı kullanılmışsa, nikâh hiçbir sonuç doğurmaz.

2) Birleşmeden sonra feshedildiği takdirde boşama iddeti, hurmet-i musâhare (sıhrî hısımlıkla doğan evlenme yasağı), emsal mehir ve doğacak çocuğun nesebi sabit olur.

3) Kadın hamile durumda ise evlilik feshedilemez. Burada doğacak çocuğun yararı gözetilmiştir. (el-Fetâvâ'l - Haniye maa'l - Hindiyye, I, 354.) Fasit evlilikte ise gebelik veya çocuğun bulunması ayrılmaya engel teşkil etmez.

4) Boşama, muhâlea, zıhâr, ilâ, nafaka ve miras gibi sahih evliliğe ait olan sonuçlar mevkuf ve gayri lâzım evliliklerde sabit olmaz.

Bâtıl Evlilik Nedir

MUTEBERLİK BAKIMINDAN EVLİLİĞİN ÇEŞİTLERİ

Bâtıl Evlilik Nedir

A) Bâtıl Evliliğin Tanımı Ve Kapsamı:

Rükünlerinde veya meydana gelme şartlarında bir eksiklik bulunan evliliğe "bâtıl evlilik" denir. Temyiz gücüne sahip olmayan çocuğun veya akıl hastası bulunan kimsenin bizzat evlenmesi, gelecek zaman siygası ile evlilik akdi yapmak, tercih edilen görüşe göre kız kardeş, hala, veya teyze gibi mahrem hısımlarla evlenmek, başkası ile evli olan bir kadınla bu evliliği bilerek evlenmek, müslüman bir kadının gayri müslim bir erkekle evlenmesi, müslüman erkeğin Allah'a ortak koşan bir kadınla evlenmesi ve mut'a nikahı ile evlilik bâtıl nikah niteliğindedir.

B) Bâtıl Evliliğin Sonuçları:

Bâtıl sayılan evlilik birleşme olsun veya olmasın evliliğe ait bir sonuç doğurmaz, burada cinsel birleşme helal olmaz; kadına mehir, nafaka gerekmez, eşler arasında miras cereyan etmez, sıhrî hısımlık doğmaz, tarafların cinsel birleşmeden kaçınmaları gerekir; eşler kendiliğinden ayrılmazlarsa, hakim zorla ayırır. Kadına iddet gerekmez. Ancak kadının bir hayız süresince beklemesi uygun olur. Buna "istibrâ" denir.

Ebu Hanîfe doğacak çocuğun babasız kalmaması için evlenme yasağı bulunan bir kadınla evlenmeyi, cinsel birleşme olmuşsa, bâtıl değil, fasit olarak nitelendirmektedir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise evlenme yasağı bulunan kadınlarla evlenmeyi de bâtıl saymıştır.

Osmanlı Devleti uygulamasında bu görüş tercih edilmekle birlikte 1917 tarihli HAK Ebu Hanîfe'nin görüşünü esas alarak bu çeşit evlilikleri fasit saymıştır.

H.A. Kararnamesi fasit-bâtıl nikah ayırımı konusunda Ebü Hanife'nin görüşünü tercih etmişse de, bu ayırımı yaparken Hanefi mezhebinin kriterlerine uymamıştır. Nitekim müslüman bir kadının gayri müslim erkekle olan evliliği dışındaki, meydana gelme veya sıhhat şartlarında eksiklik bulunan bütün nikahları fasit olarak niteleyen kararname, fasit ile bâtıl terimlerini birbirine karıştırmıştır. (bk. H.A.K. mad, 52-58; Akgündüz, Osmanlı Hukuk Külliyatı, D.Ü.H.F. Yayını Diyarbakır, 1986, s: 324, 325; Halil Cin, İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Konya, 1988, s.303, 304; Cin - Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Konya, 1989, s: 80-81.)

Biz bâtıl nikah çeşitleri arasında yer alan ve günümüz Ca'ferî mezhebi mensupları arasında meşru sayılan "mut'a nikahı" üzerinde duracağız. Mut'a nikahı nedir? Şartları nelerdir? Dayandığı deliller nelerdir? Neshedilmiş midir? Aşağıda bu soruların cevabını bulmaya çalışacağız.

C) Mut'a Nikahı:

1) Mut'a evliliği ve geçici (muvakkat) evlilik:

Bir kimse, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadına; "Şu kadar para karşılığında şu kadar süre senin cinsel yönlerinden yararlanayım" veya "şu kadar para karşılığında beni cinsel yönlerinden yararlandır" diyerek teklifte bulunsa, kadın da kabul etse "mut'a nikahı" söz konusu olur.

Bazı fıkıh kaynaklarında süresi belirlenen "muvakkat nikah" mut'a nikahlının bir çeşidi olarak nitelendirilmiş ise de bu iki çeşit nikah arasında bazı ayrılıklar vardır. Ezcümle; geçici nikah şahitlerin önünde, belli bir süre zikredilerek evlilik ifade eden sözcükler kullanılmak suretiyle yapılır. Mut'a nikahı ise mut'a sözcüğü veya bu anlamda "kadının cinsel yönlerinden yararlanma" gibi ifadeler kullanılarak akdedilir. Bunda sürenin zikredilmesi gerekmediği gibi, şahit bulunması da şart değildir.

Dört mezhep imamına ve sahabe çoğunluğuna göre mut'a nikahı ve bunun benzerleri haramdır ve bâtıldır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi yalnız İmam Züfer (ö. 158/775) geçici evlilikte süre şartını geçersiz sayar ve böyle bir nikah akdini süresiz olarak meydana gelmiş kabul eder. Çünkü nikah fasit olan şartlarla bâtıl olmaz. Çoğunluk müctehitler ise geçici evliliği de mut'a evliliğine kıyas ederek bu konuda "akitlerde itibar lafza değil manayadır" prensibini esas almışlardır. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 272, 273; el-Meydani, el-Lübab, İstanbul, t.y., tıpkı basım, neşr. Dersaadet, III, 20, 21; Bilmen, a.g.e., II, 25)

İmamiyye Şiası ise müslüman veya ehl-i kitap kadınla yapılacak mut'a veya geçici evliliği caiz görmüştür. Ancak bu evlilik zina eden kadınla yapılırsa mekruh olur.

2) İmamiyye ekolüne göre mut'a evliliğinin esasları:

a) Süre ile birlikte mehrin zikredilmesi gerekir. Aksi durumda akit bâtıl olur. Süre zikredilmeyip, mehir miktarı belirtilse sürekli nikah akdi meydana gelir.

b) Akitten önce konuşulacak şartlar geçersizdir. Akit sırasında belirlenen ve nasslarla çelişmeyen şartlar bağlayıcı olur.

c) Gece veya gündüz cinsel birleşmeyi yahut kadından izinsiz doğum kontrolünü şart koşmak; erkek korunsa da doğacak çocuğun nesebini bu erkeğe bağlamak; bununla birlikte erkek, çocuğun nesebini reddederse mulâane yoluna gidilmeyeceğini şart koşmak mümkün ve caizdir.

d) Mut'a da talak (boşama) söz konusu olmaz. Konuşulan süre sona erince nikah kendiliğinden ortadan kalkar. Bu konuda Şia'nın görüş birliği vardır. Açık görüşe göre mut'a da mulaane yoluna da gidilemez (bk. "Mulâane (lian)" konusu).

e) Mut'a evliliği yapanlar arasında miras cereyan etmez. Ancak doğacak çocuk her ikisine mirasçı olur ve her ikisi de çocuğa mirasçı olur.

f) Mut'a nikahının süresi sona erince, meşhur görüşe göre kadın iki hayız süresince iddet bekler. Aybaşı hali olmayan kadın için bu süre 45 gündür.

g) Sürenin bitiminden önce akdi yenilemek geçerli olmaz. Eğer erkek süreyi uzatmak isterse, önce süreden geri kalan bölümü bağışlar ve yeni baştan akit yaparlar. (el-Muhtasar'un-Nafi' fî Fıkhi'l-İmamiyye, Nşr. Daru'l-Kitabi'l-Arabî, Mısır, t.y., S: 205-207; er-Ravdatü'1-Behiyye Şerhu'l-lem'ati'd-Dimaşkıyye, Daru'l-Kitabi'l-Arabî, Mısır, t.y.. s:2. 103 vd.: ez-Zühaylî. a.g.e.. VII. 64. 65.)

İmamiyye ekolü mut'a evliliğinin meşru olduğunu öne sürerken bazı ayet, hadis ve sahabe uygulamalarına dayanmışlardır. Biz aşağıda önce mut'a ile ilgili delilleri vereceğiz ve daha sonra bunların eleştirisini yapacağız. Böylece mut'anın lehinde ve aleyhinde olan delilleri bir arada değerlendirmek mümkün olacaktır.

3) İmamiyye'nin mut'a konusunda dayandığı deliller:

a) Kur'an'da şöyle buyurulur: "(Kadınlardan) hangisinden yararlandı iseniz, kararlaştırılmış olan ücretlerini verin." (en-Nisa, 4/24) Bu ayette kadınla evlenmek "zivac" değil, onun cinsel yönlerinden yararlanmak anlamına gelen "istimta" sözcüğü ile ifade edilmiştir. "Ücret'de mehir anlamında değildir. İstimtâ ve temettü' aynı anlamdadır. Yararlanma karşılığında bedel ödemek kira akdinde söz konusu olur. Bu yüzden mut'a da kadının cinsel yönlerinden yararlanma üzerine yapılmış bir çeşit "kira sözleşmesi" dir. 

b) Bazı gazvelerde mut'a uygulamasına Allah'ın Rasülü tarafından ruhsat verilmiştir. Evtas, Umretü'l-Kaza, Hayber, Mekke Fethi ve Tebük bunlar arasındadır. (bk. eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VI, 136,137.)

Abdullah İbn Mes'ud (ö. 32/653) r.a. şöyle demiştir: "Biz Rasulullah (s.a.s) île birlikte gazalara katılıyorduk. Yanımızda kadınlarımız yoktu. Dedik ki: "Kendimizi iğdiş (cinsel gücü giderme) yapabilir miyiz?" Allah elçisi bizi bundan nehyetti. Sonra bize bir elbise vb. karşılığında belli bir süre için kadınlarla nikahlanmamıza ruhsat verdi. Abdullah İbn Mes'ud (r.a.) sonra şu ayeti okudu: "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeyleri kendinize haram kılmayın." (el-Maide, 5/87; hadis için bk. Tefsîru Sure, 5/6, Nikah, 8; Tirmizî, Nikah, 2; Nesaî, Nikah, 4; İbn Mace, Nikah, 2; Darimî, Nikah, 1,3; Ahrned b. Hanbel, l, 175,176,183, II, 173.)

c) Cabir (r.a.)'ten şöyle dediği nakledilmiştir: "Biz Rasulullah ve Ebü Bekir devrinde bir miktar hurma veya un karşılığında mut'a nikahı yapıyorduk. Ömer (r.a.) bunu Amr b. Hureys olayında yasaklayıncaya kadar devam etti." (Müslim, Nikah, 16; Ebü Davud, Nikah, 29; Zeylaî, Nusbu'r-Raye, III, 181.)

d) İbn Abbas ve seleften bir topluluk mut'a'nın caiz olduğunu söylüyordu. Ashab-ı Kiramdan Esma binti Ebî Bekr, Cabir, İbn Mes'ud, Muaviye, Amr b. Hureys, Ebü Said (r. anhüm) de bu görüşte idiler. Tabiîlerden Tavus, Ata, Said b. Cübeyr ve İbn Cüreyc gibi diğer Mekke fakihleri de mut'a'yı caiz görenlerdendir.

e) İmam el-Mehdîde mut'a'yı caiz görmüş ve bunu Muhammed el-Bakır, Cafer es-Sadık ve İmamiyye'den nakletmiştir. (eş-Şevkani, a.g.e., VI, 135 vd.)

f) Zeydîler, çoğunluğun görüşüne uyarak mut'a nikahını meşru görmemişlerdir. Onlar ehl-i sünnet gibi İbn Abbas'ın önceki görüşünden döndüğünü söylemiştir. (İbnü'l-Murteza, el-Bahru'z-Zıhar, 1. baskı, III, 22)

4) Dört mezhebin mut'a aleyhinde dayandığı deliller:

a) "... Onların hangisinden yararlandıysanız" (en-Nisa, 4/24) ayetindeki "istimtâ"dan maksat "nikah akdi"dir. Ayetin baş tarafı ile önceki ve sonraki ayetler bir bütün olarak değerlendirilince bu anlam çıkar. "Ücret" ifadesine gelince, nikah konusunda mehir "ecr ve ücret" olarak ifade edilir. Şu ayetlerde bunu görmek mümkündür:"... Onları sahiplerinin izniyle kendinize nikahlayın. Ücretlerini de güzellikle onlara verin" (en-Nisa, 4/25). "Ey Peygamber! Biz, ücretlerini verdiğin kadınları sana helal kıldık" (el-Ahzab, 33/50). Bu ayetlerde "ücretten "mehir" anlamı kastedildiği açıktır.

İstimtâ ayetinde ücretin yararlanmadan sonra, peşin mehrin ise yararlanmadan önce verilmesi sözcükteki bir takdim ve te'hîr üslubundan ibarettir. "Kadınları boşadığınız zaman, onları... boşayın" (et-Talak, 65/1). "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi... yıkayın" (el-Maide, 5/6), ayetlerinde bu üslubu görmek mümkündür.

b) Bazı gazvelerde Allah Rasülünün mut'a nikahına izin vermesi zaruret nedeniyle olmuştur. Sonra Rasulullah (s.a.s) bunu kıyamete kadar ebedî olarak yasaklamıştır. Bu yasağı bildiren çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:

"Ey insanlar! Ben size kadınlarla mut'a nikahı yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah bunu kıyamete kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut'a nikahlı kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiğiniz hiç bir şeyi almayın." (Müslim, Nikah, 22; İbn Mace, Nikah. 44; Darimî, Nikah, 16; İbn Hanbel, III, 406.)

Seleme b. el-Ekva' (r.a.)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s.a.s) bize Evtas yılında üç gün süreyle mut'a nikahına ruhsat verdi, sonra bunu yasakladı." (Müslim, Nikah, 18; A.b. Hanbel, l, 142, IV 55.)

Sebre b. Ma'bed (r.a.)'den nakledilmiştir: "Allah Rasulü, Veda Haccı'nda mut'a nikahını yasaklamıştır." (Buhari, Megazî, 38; A.b. Hanbel, l, 79, III, 404, 405)

İmam Malik Zuhrî'den, onun da senediyle Hz. Ali'den naklettiğine göre şöyle demiştir: "Rasulullah (s.a.s) Hayber gazvesinde, mut'a nikahını ve evcil eşek etini yasaklamıştır." (Müslim, Nikah, 25-30, 32, Sayd, 23; eş-Şevkanî, a.g.e., VI, 20; Zeylaî, a.g.e., III, 177)

Diğer yandan Abdullah b. Abbas'ın yalnız zaruret halinde mut'ayı caiz gördüğü rivayet edilir. Ancak onun daha sonra bu görüşünden döndüğü de nakledilir. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbas'tan şunu nakleder: "Sübhanallah! Ben neye fetva vermişim. Mut'a nikahı, murdar ölmüş hayvan eti gibi yalnız darda kalan için helal olur. Şiîlere gelince, onlar bunu genişlettiler, hükmü zaruret olana olmayana, mukîm veya yolcu herkese teşmil ettiler." (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 67, 68)

Tirmizî, İbn Abbas (r.a.)'ın görüşünden rücuunu şöyle nakleder: İbn Abbas şöyle demiştir: "Mut'a ancak İslam'ın ilk dönemlerinde vardı. Bir erkek bilmediği bir beldeye gider, orada bir kadınla ikamet edeceği süreye göre evlenir, kadın onun eşyasını korur, onun durumuyla ilgilenirdi. Sonra şu ayet indi: "O mü'minler ırzlarını koruyanlardır. Ancak karıları ve sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri bundan müstesnadır" (el- Müminun, 23/5, 6). İbn Abbas şöyle demiştir: "Bu ikisi dışında kalan her cinsel temas haramdır." (Tirmizi, Nikah, 28; eş-Şevkani, a.g.e., VI, 135)

Ümmet, ihtiyaç duyulmasına rağmen mut'a'yı menetmiştir. el-Hattabî'ye göre Şiîler bu konuda Hz. Ali'ye de muhalefet etmişlerdir. Çünkü Hz. Ali mut'a ruhsatının neshedildiğini söylemiştir. (el-Kasanî, a.g.e., II, 273; es-Sabünî, Tefsîru Ayati'l-Ahkam, 2. baskı. Dımaşk 1977, l, 457; ez-Zuhayli, a.g.e., VII, 68)

Şafiî, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre geçici nikah ile mut'a nikahı aynı nitelikte olup her ikisi de bâtıldır. Ancak kimi kaynaklarda bâtıl yerine fasit terimi kullanılarak nikah şüphesi yüzünden tarafların doğrudan zina töhmetine karşı korundukları görülür.

Nitekim Malikî fakihlerinden İbn Rüşd (ö. 520/1126)'e göre mut'a nikahı şahitlerin önünde, mehir belirlenerek ve veli aracılığı ile, belli bir süre için yapılır. Akit süreli olduğu için fasit olur. Bu yüzden boşama gerekmeksizin feshedilir. Böyle bir evliliğe cür'et eden erkek ve kadına ise ta'zîr cezası (İslam devleti'nin belirleyeceği bir ceza türü) uygulanır. Bununla, doğacak çocuğun nesebi sabit olur ve kadına iddet gerekir. Ancak mut'a evliliği cinsel temastan önce feshedilmiş olursa mehir vermek gerekmez. Cinsel temastan sonra feshedilirse, tercih edilen görüşe göre, miktarı belirlenmiş olsun veya olmasın mehir gerekli olur.

İbn Rüşd daha sonra mut'a nikahının Hz. Peygamber tarafından haram kılınmış olduğunu bildiren haberlerin tevatür derecesine ulaştığını, ashab-ı kiramın çoğunluğunun ve ensar fakihlerinin tamamının da bu haramlığı benimsediğini belirtir. Son yasaklamanın ne zaman yapıldığı konusundaki görüş ayrılığını şöyle açıklar: Yasaklamanın Hayber gününde, Mekke Fethi veya Tebük Gazvesi yahut Veda Haccı veyahut Kaza Umresi yahut da Evtas vak'ası sırasında yapıldığına dair rivayetler vardır. (İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 49-50; Bilmen, a.g.e., II, 26)

Diğer yandan Hz. Ömer (ö. 23/643)'in Devlet başkanlığı sırasında minbere çıkarak mut'a'nın haram olduğunu ilan etmek ihtiyacını duyduğu dikkate alınırsa, ashab-ı kiramın bu konuda o güne kadar görüş birliği içinde olmadığı anlışılır. (es-Sabuni, a.g.e., I, 273)

Sonuç olarak mü'min, kitap ve sünnette esasları belirlenen meşru evlilik yolunu tercih etmelidir. Mut'a'ya Allah'ın Rasülü bazı zaruret durumlarında ruhsat vermişse de, daha sonra bunun yasaklandığı anlaşılmaktadır. Ancak bu bir nesih midir? Yoksa şarap ve domuz eti gibi bir yasaklama mıdır? şarap ve domuz etine kıyas edilirse zinaya düşme tehlikesi karşısında bu yola başvurulabileceği anlamına gelir. Ancak Hz. Peygamberin evlenemeyen gençlerden, zinaya karşı nafile oruç tutarak korunmalarını istediği dikkate alınırsa, İslam'ın ömür boyu süren sıcak aile yuvası müessesesini korumayı hedeflediği sonucuna varılır.

Fasit Evlilik Nedir

MUTEBERLİK BAKIMINDAN EVLİLİĞİN ÇEŞİTLERİ

Fasit Evlilik

A) Fâsit Evliliğin Tanımı:

Meydana gelme (in'ikad) şartları tam olmakla birlikte sıhhat şartlarında eksiklik bulunan evliliğe "fasit evlilik" denir. Evlenme ehliyeti, icap ve kabul gibi ana unsurlardan birisi olmaksızın yapılan evlilik ise "batıl evlilik" adını alır.

İbadetler konusunda fasit ve batıl terimleri eş anlamda kullanılır. Namazın fasit veya batıl olması aynı anlamı ifade eder. Burada ibadetin, ibadet olmaktan çıkması ve bozulması kasdedilir. Bu konuda mezhepler arasında bir görüş ayrılığı yoktur. Evliliğin ise özel bir durumu vardır. Çünkü nikah akdi bir yönüyle ibadetlere benzer. Yukarıda da belirttiğimiz gibi nikah nafile ibadetlerden daha faziletli olup, insan türünün sürekliliğine, nesep temizliğine ve ahlakın güzelliğine hizmet eder. Bu yüzden de nikah ibadetlerden sayılır. Evlilik başka bir yönüyle de muamelelere benzer. Çünkü, başka bir takım sözleşmelerde olduğu gibi nikah da icap ve kabul île yapılır, şahit bulundurmak gerekir ve kadın mehir adı verilen bir bedel alır. Bu nitelikler ibadetlerde bulunmadığı için, nikah muamelattan sayılır. (İbadet ve muamelelerde fesat ve butlan için bk. es-Serahsî, el-Mebsut, XIII, 23 vd.; el-Kasanî, a.g.e., V, 304; ibnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadir, V, 227 vd.; İbn Abidin, reddü'l-Muhtar, IV, 136; Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, II, 22 vd.; Döndüren, a.g.e., s. 57, 58, Delil, Ticaret ve ikt. İlmihali, s. 124 vd.)

Hanefiler diğer ticarî ve medeni muamelelerde olduğu gibi nikah akdinde de fasit ve batıl ayırımı ilkesini benimsemişlerdir. Fasit nikah, özellikle kadın ve doğacak çocuklar lehine bir takım kolaylık ve haklar getirdiği için müctehitler arasında durumu ihtilaflı olan birtakım evlilikler fasit çeşidine sokulmuştur. Bununla birlikte nikah çeşitlerinin hangisinin fasit, hangisinin de batıl kapsamına girdiği kesin çizgilerle ayrılmış değildir. Bu konuda Hanefi müctehitleri arasında da görüş ayrılıkları vardır. Biz aşağıda başlıca fasit nikah kapsamına giren evlilikleri maddeler halinde vereceğiz ve bu arada görüş ayrılıklarına da işaret edeceğiz.

B) Fâsit Sayılan Evlilikler:

1) Şahitsiz olarak akdedilen evlenme fasittir.

2) Karısının kız kardeşini, hala veya teyzesini bir nikah altında toplamak, sıla-i rahmin kesilmesine yol açabileceğinden nass'la yasaklanmıştır. (bk. en-Nisa, 4/23; Buhari, Nikah, 27; Müslim, Nikah, 33, 34, 36, 40.) İşte bir kimse iki kız kardeşi veya eşi ile birlikte bu eşinin hala veya teyzesini bir nikah altında toplarsa, sonraki tarihli evlilik fasit olur.

3) Evli bir kadınla, evli olduğunu bilmeksizin yapılacak evlenme fasittir. Çünkü evli bir kadının boşanıp veya kocası vefat edip de iddetini tamamlamadıkça evlenmesi caiz değildir. (bk. en-Nisa, 4/24; el-Kasani, a.g.e., II, 268, 269) Mesela; kocası uzun süredir kayıp olan bir kadın onun vefat ettiğini veya kendisini boşadığını haber alıp da, başka bir erkekle evlense, ancak daha sonra eski kocasının sağ olduğu ve kendisini boşamadığı sabit olsa, ikinci erkek bu durumu bilmeden evlenmişse ikinci evlilik fasit olur.

4) Bir kimsenin üç talakla boşadığı karısı ile hulle'den önce yeniden evlenmesi fasittir (bk. "Hülle" konusu). Ebaû Hanîfe'ye göre burada tarafların evlenme yasağını bilip bilmemeleri sonucu değiştirmez. Ebü Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, evlenme yasağını bildikleri takdirde nikah batıl olur.

5) Evlenmeleri ebedi olarak yasak bulunan kan, sıhrî veya süt hısımlarından birisi ile bilerek veya bilmeyerek akdedilecek nikah, Ebü Hanife'ye göre fasit; Ebü Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise batıldır. Ancak böyle bir evlilik yanlışlıkla yapılmışsa taraflara şüpheden dolayı had cezası uygulanmaz. Küçük yaşta ayrılıp birbirinden habersiz yaşayan iki öz veya süt kardeşin bir gün karşılaşıp, akraba olduklarını bilmeksizin evlenmesi gibi. Böyle bir durumda hısımlık ortaya çıkınca derhal ayrılmaları gerekir.

6) Süresi sınırlı (muvakkat) nikah fasittir. Ebû Hanife, Ebü Yusuf ve İmam Muhammed'e göre süresi belirlenen nikah akdi fasit olur. Bu üç müctehid geçici nikahı, mut'a nikahına kıyas etmiştir. Bir erkeğin evlenme engeli bulunmayan bir kadına şahitlerin huzurunda; "Seni şu kadar mehir karşılığında bir ay süreyle veya hac yolculuğu sonuna kadar kendime eş olarak aldım" dese, kadın da kabul etse, geçici (muvakkat) nikah söz konusu olur. Diğer yandan sürenin sözle ifade edilmesi gerekir. Kocanın süreyi niyetinden geçirmesi nikahı etkilemez. Diğer yandan bir kimse yalnız gündüzleri birlikte olmak üzere bir kadınla evlense nikahları caiz olur. Böyle bir evlilik muvakkat nikah kapsamına girmez. Böyle bir kadına "gündüzcü (nehâriye)" denir.

Ebu Hanife'nin müctehit öğrencilerinden Züfer İbn el-Huzeyl (ö. 158/775)'e göre geçici (muvakkat) nikah geçerli olup, süre şartı geçersizdir. Çünkü bu fasit bir şart olup, böyle bir şarttan dolayı nikah akdi iptal edilemez ve sürekli olarak meydana gelmiş olur. (bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 256 vd.; İbn Abidin, a.g.e., II, 481, 484, 825; el-Mevsılî, el-ihtiyar, III, 86, 87.)

Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre de geçici nikahlar geçerli değildir. Ancak böyle bir nikahın caiz oluşu Abdullah İbn Abbas (r. anhüma)'dan nakledilmiş ve Ata ile Tavus'un da aynı görüşte oldukları belirtilmiştir. Bununla birlikte İbn Abbas'ın bu görüşten döndüğü de nakledilmiştir. (bk. el-Cezîrî, el-Fıkh ale'l-Mezahibi'l-Erbaa, IV, 116, 117; Bilmen, a.g.e., II, 25.)

C) Fâsit Evliliğin Sonuçları:

1) Fasit evlilikte, eşlerin evliliği sürdürmeleri caiz değildir. Derhal ayrılmaları gerekir. Aksi halde hakim tarafından zorla ayrılırlar. Hakim ayırdıktan sonra cinsel birleşme olursa zina cezası uygulanır.

Diğer yandan kimi fasit evlilik çeşitlerinde yeniden geçerli nikah akdetmek suretiyle eksikliği gidermek mümkündür. Mesela; şahitsiz nikah akdinde, yeniden şahitlerin önünde nikah akdedilebilir. Yine geçici nikah, yeniden süresiz olarak kıyılabilir. Ancak kan, sıhrî veya süt hısımlığı gibi mutlak evlenme engeli olan durumlarda eksikliği tamamlama imkanı bulunmaz. (el-Kasanî, a.g.e., II, 335; el-Fetava'ı-Hindiyye, I, 330, 331; Döndüren, «Nikah» mad. Şamil İslam Ansik., V, 101, 102.)

2) Fasit evlilik, cinsel birleşmeden önce hiçbir sonuç doğurmaz. Burada gerçek bir evlilik söz konusu olmadığı için "halvet-i sahîha" cinsel birleşme hükmünde değildir. Eşlerin kimsenin göremeyeceği ve ansızın gelemeyeceği bir yerde başbaşa kalmalarına "halvet-i sahîha" denir. Eşi muhsan kılma (zina durumunda recm cezasına ehil hale gelme) veya üçlü boşamada anlaşmalı evlilik (hülle) gibi istisnalar dışında sahih evlilikte fiilî birleşme ile sahih halvet aynı sonuçları doğurur.

3) Cinsel birleşme olmuşsa şu sonuçlar doğar: Kadın emsal mehirle, miktarı belirlenmiş olan mehirden az olanına hak kazanır. Mehir miktarı önceden belirlenmemişse emsal mehir alır. (el-Kasani, a.g.e., II, 335; el-Feteva'ı-Hindiyye, I, 330)

Doğacak çocuğun, baba bakımından nesebi sabit olur. Ancak bunun için çocuk, evlilikten en az altı ay sonra ve en geç bir yılın içinde doğmuş bulunmalıdır.

Sıhrî hısımlık doğar, iddet ve iddet süresince nafaka gerekir, iddet dışında nafaka ile miras sahih nikaha ait olup, fasit nikah bunlara hak kazandırmaz. (Bilmen, a.g.e., II, 22 vd.)

Bu ayrılık boşama sayılmaz ve bu nedenle boşama sayısında bir eksilme olmaz.

Malikilere göre evlenme engeli bulunan yakın hısımı ile bilmeyerek evlenme durumunda, şüphe yüzünden had cezası düşer, nesep sabit olur, doğacak çocuğun malı yoksa bakımını baba üstlenir ve aralarında babalık - çocukluk yönüyle miras da cereyan eder. (Bilmen, a.g.e., II, 24)

Sahih Evlilik Nedir Nasıl Yapılır

MUTEBERLİK BAKIMINDAN EVLİLİĞİN ÇEŞİTLERİ

Evlenme akdi rükün ve şartlarının bulunup bulunmamasına göre sahih, fasit, batıl, mevkuf ve gayri lazım çeşitlerine ayrılır.

Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre fasit ve batıl evlilik arasında bir fark yoktur.

Aşağıda bu evlilik çeşitlerini ve sonuçlarım açıklayacağız.

Sahih Evlilik

A) Sahih Evliliğin Tanımı:

Rükün ve şartları tam olarak bulunan evlilik akdi, taraflar için bağlayıcı olur. Akıllı ve ergin Müslüman bir erkekle, yine akıllı ve ergin Müslüman bir kadının, aralarında bir evlenme engeli bulunmaksızın iki şahit huzurunda yaptıkları evlenme akdi geçerli olur ve sonuçlarını meydana getirir. (el-Kasani, Bedayiu's-Sanayi, Beyrut, 1328/1910, II, 331-334) Başkasının icazetine bağlı olan mevkuf evlenme, bu icazet verilince ve bir tarafın fesih hakkının bulunması yüzünden bağlayıcı olmayan (gayri lazım olan) evlilik ise bu fesih hakkının kullanılmaması durumunda sahih hale gelir. Böyle bir evlenme akdi karı-koca ilişkisi, mehir, nafaka, sıhrî hısımlık, nesep ve karşılıklı mirasçılık gibi evliliğin bütün sonuçlarını doğurur. Bunları aşağıda açıklayacağız.

B) Sahih Evliliğin Sonuçları:

1) Eşlerin İslami ölçüler içinde birbirinin cinsel yönlerinden faydalanması caiz olur.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz biçimde varın." (el-Bakara, 2/223.) "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz." (el-Bakara, 2/187.) "(Savaş esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler dışında, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helal kılındı. Onlardan yararlanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin." (en-Nisa', 4/24.) "(Kurtuluşa eren mü'minler) iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu cariyeleri bunun dışındadır. (Bunlarla cinsel ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir." (el-Mü'minun, 23/5, 6.)

Hz. Peygamber (s.a.s) de bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Kadınlarınız hakkında Allah'tan korkun. Şüphesiz onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır. Onları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve cinsiyet uzuvlarını Allah'ın kelimesi île helal edindiniz." (Ebu Davud, Menasik, 56; İbn Mace, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34.)

Nikah, eşe ancak önden yaklaşmayı helal kılar. Eşine arkadan yaklaşmak, aybaşı, lohusalık veya hacda ihramlı hallerinde onunla cinsel temasta bulunmak caiz değildir.

Allahü Teala şöyle buyurur: "Onlar cinsel uzuvlarını eşleri veya sağ ellerinin malik olduğu cariyeleri dışında korurlar." (el-Mü'minun.)

"Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O bir ezadır. Onun için aybaşı halindeki kadınlarınızla cinsel temastan uzak durun. Temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlenince Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin." (el-Bakara, 2/222.) Lohusalık da aybaşı halinin benzeridir. (Aybaşı ve lohusalık için bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul, 1991, s:178vd.)

Nebi (s.a.s) eşine arkadan yaklaşan kimse için şöyle buyurmuştur; "Eşine arkadan yaklaşan lanetlenmiştir." (Ebu Davud, Nikah, 45) Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Aybaşı halindeki bir kadına yaklaşan veya bir kadına arkadan yaklaşan yahut gelecekten haber veren kimseye (kahin) gidip onu doğrulayan kimse Muhammed'e indirileni yalanlamış olur." (Tirmizi, Tahare, 102; İbn Mace, Tahare, 122)

Aybaşı veya lohusa olan kadına eşinin cinsel temasta bulunması halinde ona eziyet ve sıkıntı vermiş, ayrıca sağlığını da tehlikeye sokmuş olur. Eğer bunun haramlığını bilerek yapmışsa, bir veya yarım dinar (1 dinar, yaklaşık 4 gr. 22 ayar altın paradır.) altın parayı bir fakire tasadduk etmesi gerekir. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Bir erkek eşine aybaşı halinde yaklaştığında, eğer aybaşı kanı kırmızı ise bir dinar, sarı ise yarım dinar altın parayı sadaka olarak versin." (Tirmizî, Tahare, 102, Ebu Davud, Nikah, 47; Nesaî, Tahare, 181, Hayz, 9.)

Kocanın, eşinin bütün vücuduna çıplak olarak bakması ve dokunması caizdir. Çünkü cinsel ilişki bile helal olunca, bunun altında kalan bakma ve dokunma öncelikle helal olur. Ancak edep bakımından eşlerin birbirinin cinsel uzuvlarına bakmaması tavsiye edilmiştir. Nitekim Hz. Aişe (r. anha)'nın "Ben Rasülullah (s.a.s)'in cinsel uzvundan bir şey görmedim, O da benden bir şey görmedi" (bk. ibn Hanbel, Müsned, VI, 63, 90; el-Kurtubî, el-Cami', XII, 154.) dediği nakledilmiştir.

Hanefîlere göre kocanın ölümden sonra eşinin bedenine bakması ve dokunması helal olmaz. Şafiîler aksi görüştedir.

2) Evlilikle, kadın belirlenen mehre hak kazanır. Evlilik akdi sırasında mehirden hiç söz edilmemişse kadın emsalleri kadar bir mehir alma hakkına sahip olur. Aşağıda mehir konusunu ayrıca inceleyeceğiz.

3) Kadının koca evinde kalması gerekir. Peşin konuşulan mehrini alan kadının, kocasının belirlediği, İslam'ın öngördüğü özelliklere sahip olan meskende oturması asıldır. Bu kalış, boşandıktan sonra da iddet süresince devam edebilir.

Allahü Teala şöyle buyurur: "Evlerinizde oturun, eski cahiliyye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın." (el-Ahzab, 33/33) "(Boşanan) o kadınları, gücünüzün yettiği kadar oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun." (et-Talak, 65/6) "Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki, açıkça bir kötülük yapmış olsunlar" (et-Talak, 65/1)

Diğer yandan kadın, peşin konuşulan mehri almadıkça ortak ikametgaha gitmeye zorlanamaz. Koca, önceden eşinin sürekli olarak kendi babasının evinde oturacağını kabul etse, bu şart yok sayılır. Bu duruma göre, toplumda iç güveyi denilen ve erkeğin, kadının ailesi ile birlikte oturma esasına dayanan anlaşmanın kocayı bağlamadığında açıklık vardır. Erkek eşiyle birlikte istediği zaman kendisine ait başka bir eve geçme hakkına sahiptir.

Kocanın belirleyeceği mesken sağlığa elverişli olmalı, meskun alanda bulunmalı, gerekli eşyaya sahip olmalı, kötü komşulu olmamalı ve kocanın hısımları aynı meskende oturmamalıdır. Ancak kadın, kocasının hısımları ile birlikte oturmayı kabul eder ve hizmetlerini de görürse, bu onun ahlakinin güzelliğindendir.

4) Kadın nafaka hakkına sahip olur. Bu da yeme, içme, giyim ve mesken ihtiyacını kapsar. Kadın haksız yere kocasının itaatından dışarı çıkarsa nafaka hakkı düşer. Kocanın nafaka yükümlülüğü şu delillere dayanır: Allahü Teala şöyle buyurur: "...Onların (annelerin) toplumda iyi bilinen örfe göre (ma'ruf) yiyeceği ve giyeceği çocuk kendinin olan babaya aittir." (el-Bakara, 2/233.) "Malî imkanları geniş olan, nafakayı genişliğine göre versin, rızkı kendisine daraltılmış bulunan da nafakayı, Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiç bir kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder." (et-Talak, 65/7.) Şu ayette de mesken ihtiyacından söz edilir: "Boşanan kadınları gücünüzün yettiği kadar, oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun." (et-Talak, 65/6.)

5) Eşlerden her birinin, diğerinin usul ve furûu ile kendi arasında "sıhrî hısımlık" meydana gelir. Buna göre, bir kadınla evlenen erkek, artık bu kadının annesi veya nineleri ile yahut kızı ya da torunları ile evlenemez. Kadın da kocasının babası, dedeleri yahut oğul ya da torunları ile evlenemez. Bu yasak evlilik; boşanma veya ölümle sona erse bile devam eder (bk. "Evlenme engelleri" konusu).

6) Çocukların baba bakımından nesebi sabit olur. Bir çocuğun ana tarafından nesebinde şüphe bulunmaz. Çünkü onun nesebi doğuran kadına bağlanır. Erkeğe bağlanması ise nikah bağını gerektirir. Hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Doğan çocuk yatağın sahibi olan erkeğe aittir. Zina edene ise taşlama vardır." (eş-Şevkani, Neylü'l-Evtar, VI, 276.)

7) Eşlerin arasında miras cereyan eder. Eşlerden birisi evlilik devam ederken veya rıc'i (cayılabilen) boşamada iddet beklerken veya ölüm hastası olan kocanın bain (kesin) talakla boşadığı eşi iddet beklerken ölürse Şafiîler dışındaki çoğunluğa göre diğer eş mirasçı olur.

Allah Teala şöyle buyurur: "Eşlerinizin çocuğu yoksa, mirasının yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa, size mirasından düşecek pay dörtte birdir. Eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınızdan dörtte biri onların (karılarınızın) dır; eğer çocuğunuz varsa, mirasınızdan sekizde biri yine onlarındır." (en-Nisa, 4/12)

8) Birden çok eş varsa, aralarında adaletin gözetilmesi gerekir. Bu adalet geceleme, nafaka, giyecek ve mesken bakımından eşitliği gerektirir. (ez-Zühayli, el-Fıkhu'l-İslami ve Edilletüh, Dimaşk, 1405/1985, VII, 100 vd.)

9) Peşin mehrini alan kadının, kocasının meşru emirlerine itaat etmesi gerekir. Kocası eşine ahlak ve edebe aykırı veya İslam'ın kendisine tanıdığı hakları ihlal edici emirler verirse, kadının bunlara uyması gerekmez. Aybaşı veya lohusalık günlerinde cinsel ilişki isteği, tesettürü veya namaz, oruç, zekat gibi farzları terketmesini istemesi durumlarında kadın kocasına itaat etmez ve farzları yerine getirir.

Ancak kadının aybaşı veya lohusalık günleri dışında kocasının cinsel isteklerine cevap vermesi de bu itaat kapsamına girer.

10) Koca, karısının şahsı üzerinde geniş yetkilere sahip olmakla birlikte, ona iyi davranmak ve insanca muamele yapmak zorundadır. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulmuştur: "Onlarla iyi geçinin, Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok hayır takdir eder." (en-Nisa, 4/19)

Ancak kocasının iyi muamelesine rağmen kadın söz dinlemez ve hayasızca davranışlarını ve serkeşliklerini sürdürürse, kocanın onu te'dip hakkı doğar. Yüce Allah bu hakkın kullanılma şekil ve şartlarını şöyle belirlemiştir: "Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince, onlara önce öğüt verin, vazgeçmezlerse yataklarında yalnız bırakın, bu da yarar sağlamazsa (hafifçe) dövün." (en-Nisa',4/34.)

Şunu belirtelim ki, kocanın eşi üzerindeki te'dip hakkı İslam'a özgü bir özellik değildir. Klasik kilise görüşü de, haklı bir neden varsa kocanın hafifçe eşini dövebileceğini kabul etmiştir. XII ve XIII. yüzyıllarda Fransa'da koca, karısını yaralamamak şartıyla dövebilirdi. 18 Ağustos 1982 tarihli kanundan önce İngiltere'de de kocanın karısını te'dip hakkı vardır. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, s:321, 322.)

İslam'da Geçici Evlenme Engelleri-2

3) İddete bağlı evlenme engeli:

Evliliğin ölüm, boşanma veya fesih sebeplerinden biriyle sona ermesi halinde kadının yeniden evlenebilmek için beklemek zorunda olduğu süreye "iddet" denir. Bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi İslam hukukunda da evliliğin sona ermesi halinde doğacak çocuğun nesebini belirleme ve kadına yeniden evlenebilmek için bir düşünme süresi sağlama gibi nedenlerle iddet şartı ve prensibi getirilmiştir.

İslam'da iddet, evliliğin sona erme nedenine göre değişik sürelere bağlanmıştır.

Evliliğin kocanın ölümü île sona ermesi halinde kadının bekleyeceği iddet süresi dört ay on gündür. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi kendilerine dört ay on gün beklerler." (el-Bakara, 2/234)

Evlilik hangi nedenle sona ererse ersin, kadın gebe ise iddetin süresi doğuma kadardır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Gebe kadınların iddetlerinin sonu, çocuklarını doğurmalarıdır.'' (et-Talak, 65/4) Ashab-ı Kiram'dan Sübey'atü'1-Eslemi (r. anha) gebe iken doğum yaptı, ancak dört ay on gün geçmemişti. Durumu Rasülullah (s.a.s)'e sordu: Rasul-i Ekrem doğumla iddetinin bittiğini ve dilerse yeniden evlenebileceğini kendisine bildirdi. (el-Cassas, a.g.e., Berut, t.y.,I,3)

Hz. Ali ve İbn Abbas'a göre, kocası ölen hamile kadın iki iddetten uzun olanı uygular.

Kadın evlilik dışı cinsel birleşme sonucu hamile kalmışsa, eğer kadın suç ortağı olan erkekle evlenecekse iddete tabi olmayıp hemen evlenebilir. Altı ay geçtikten sonra çocuk dünyaya gelirse nesebi bu erkekten sabit olur. Altı aydan önce doğum olduğunda, koca zinadan söz etmeyerek çocuğun kendisinden olduğunu söylerse, yine neseb bu ikrar nedeniyle sabit olur. Burada daha önceki bir nikah akdinin varlığı veya şüpheye dayalı bir cinsel birleşmenin vuku bulduğu düşünülür. Çünkü müslümanın prensip olarak iyi olduğu kabul edilir ve kötü olabilecek hali örtülür.

Zina eden kadın zina etmeyen bir erkekle evlenirse, Hasan el-Basrî gibi bir grup bilgine göre, nikah akdi münfesih olur. Ancak çoğunluk müctehitlere göre böyle bir evlilik caizdir. Bu konuda delil şu ayettir: "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz. Bu mü'minler üzerine haram kılınmıştır." (en-Nûr, 23/3.) İlk grup bilginler ayetin açık anlamını esas alarak haramlık anlamı verdiler. Çoğunluk fakihler ise ayetin bu işin çirkinliğini anlattığını, dolayısıyle "zem" anlamı taşıdığını söylediler. Dayandıkları delil şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir adam geldi ve şöyle dedi: Benim karım kendisine dokunan yabancı erkek elini geri çevirmez, yani zina eder. Hz. Peygamber: "Onu kendinden uzaklaştır" buyurdu. Adam dedi: "Nefsimin onun ardına düşmesinden korkarım". Rasulullah (s.a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Öyleyse onun cinsel yönünden, yararlan." (Nesaî, Nikah, 12, Talak, 34.) Diğer yandan Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Haram, helali haram kılmaz." (İbn Mace, Nikah, 63.)

Hanefilere göre, zina etmemiş bir erkek, zina eden, fakat hamile olmayan bir kadınla evlense, nikah akdi sahih olur. Eğer kadın hamile ise, Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, yine nikah geçerli olur, fakat cinsel birleşme doğuma kadar geciktirilir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 149: Döndüren, a.g.e.,s: 232.) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, suyunu, başkasının çocuğu üzerine akıtmasın." (Tirmizi, Nikah, 35; Ebu Davud, Nikah, 44; A. b. Hanbel, IV, 108, 109) İmam Züfer'e göre ise, zinadan hamile olan kadınla evlilik akdi geçerli değildir. Çünkü bu gebelik cinsel temasa engel olup, akde de engeldir. Nitekim hamilelik zina yoluyla olmasa da evlilik akdine engeldir.

Boşanan kadının iddeti üç defa hayız görüp temizlenmesidir. Ayette şöyle buyurulur: "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme süresi beklerler." (el-Bakara, 2/228) Buna göre, kadın temizlik günlerinde boşanmışsa, üçüncü hayızın bitiminde iddet tamam olur. Hayızlı iken boşanmışsa; içinde boşandığı ilk hayız dışındaki üç hayız sonunda iddet bitmiş olur. Ancak hayızlı iken boşama bid'attır.

Hayız görmeyen küçüklerle, hayızdan ümit kesen yaşlıların iddeti üç aydır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kadınlarınızdan artık hayızdan ümit kesmiş olanlarla, henüz hayız görmeyecek kadar küçük olan kadınların iddeti, şüphelenirseniz biliniz ki üç aydır." (et-Talak, 65/4.) Buna göre, ergin olmayan veya 55 yaşını geçen kadının iddet süresi üç aydır.

Diğer üç mezhebin aksine Malikîler henüz cinsel birleşmeye tahammül edemeyecek kadar küçük olan veya kocası cinsel organdan yoksun bulunan kadını bekleme mecburiyetine tabi tutmazlar.

4) Çok eşliliğe bağlı evlenme engeli:

İslam'dan önce Arabistan'da çok karılılığın sınırsız bir şekilde uygulandığı bilinen bir husustur. Ancak çok eşlilik daha çok kabile reisleri için söz konusu idi. Halktan erkeklerin çoğunluğu ise tek eşli idi. (bk. Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1967, II, 112 vd.)

Eski İran, Çin, Brehmenler hukukunda, Bâbil'de Hammurabi Kanunlarında birden fazla kadınla evlilik esası kabul edilmişti. Roma hukukunda istfraş, yani evli olmaksızın birlikte yaşama mevcuttu. (M.Es'ad, Tarih-i İlm-i Hukuk, s:74, 97, 139, 141, 149, 165, 173.) Tevrat'da Dâvud Peygamberin bir kaç kadınla evlendiğinden söz edilir. (Samuel, 2/12, 7/8) İncil'de birden çok kadınla evlenmeyi yasak eden bir hüküm yoktur. Bu nedenle XVI ncı yüzyıla kadar hristiyanlarda çok evlilik normal sayılırdı. Hatta Filozof Herbert Spenser'e göre XI nci yüzyılda İngiltere'de Kilise, kadının başka bir erkeğe belli bir süreyle ödünç (iâre) verilebileceği hakkında kanun çıkartmıştır. (bk. M. es-Sibâî, el-Mer'e Beyne'l-Fıkh ve'l-Kanûn, s:210 vd.)

İslam'da çok evliliğe bazı şartlarla izin verilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Eğer yetim kızlar hakkında (adaleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin. Şayet bu suretle de adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz o zaman bir tane ile yahut malik olduğunuz cariye île yetininiz." (en-Nisa, 4/3)

Buna göre, aralarında eşitliği sağlamak şartıyla erkeğin aynı zamanda dört kadınla evli bulunması İslam'a göre mümkündür. Artık bir beşincisi ile evlenemez. Ancak Hz. Peygamber bu yasağın dışındadır. (bk. el-Ahzab, 33/52; el-Cassas, a.g.e., III, 368, 369; İbn Kesir, el-Muhtasar, III, 107)

5) Sıhrî civar hısımlığından doğan evlenme engeli:

İki kız kardeşle veya eşinin teyzesi veya halası ile aynı zamanda evlenilemez. Aksi halde sonraki tarihli evlilik geçerli olmaz. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı), ancak cahiliyye devrinde geçen geçmiştir." (en-Nisa', 4/23.) Bu yasak, hadis-i şeriflerle genişletilerek, karının halası ve teyzesi de yasak kapsamına alınmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Karı ile hala ve teyzesi bir nikah altında toplanamaz." (Buharî, Nikah, 27; Müslim, Nikah, 33, 34, 36, 40.)

Birbirine çok yakın olan kadınlarla aynı anda evlenmenin yasaklanmasının sebebi, daha çok ahlakîdir. Gönüllerinde karşılıklı sevgi ve saygı bulunması gereken iki kız kardeşi veya yeğen ile teyze veya halayı aynı zamanda nikahlamak, onlar arasında bir kıskançlık ve rekabete yol açar ve sila-i rahim kesilir. Süt kız kardeş, süt hala ve süt teyzelerin durumu da böyledir.

Yahudilikte, iki kız kardeşle aynı zamanda evlenmek önceleri meşru iken sonradan neshedilmiştir. (bk. Ahd-i Atik,Tekvin, XXIX, Levililer, XVII, 18.)

6) Başkası ile evli olmaktan doğan engel:

İslam, kadın için tek evlilik prensibini benimsemiştir. Bu nedenle kadın için evli bulunmak aynı anda bir başka evlenmeye engel teşkil eder. Ayet-i Kerîme'de şöyle buyurulur: "Savaş esiri olarak sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna olmak üzere, diğer bütün kocalı kadınlarla (evlenmeniz de size haram kılındı)" (en-Nisa, 4/24)

Evli kadın kocasından boşanır veya kocası ölürse, iddetini tamamladıktan sonra, başka bir erkekle evlenme yasağı ortadan kalkar. Bu bakımdan evlilik kadın açısından geçici evlenme engeli teşkil eder.

Bulaşıcı ve bir takım ağır hastalıklar İslam'da evlenme engeli sayılmamıştır. İmam Ebû Hanife ve İmam Şafiî'ye göre hastanın evlenmesi caizdir. Ancak erkekteki bazı hastalık ve kusurlar nedeniyle kadının mahkemeye başvurarak evliliği sona erdirmesi mümkündür.

Hac'da iken ihramlı olmaktan doğan evlenme engelini Hanefî mezhebi kabul etmemiştir. Ancak böyle bir durumda zifaf, ihramdan çıktıktan sonraya geciktirilir. Diğer üç mezhep imamına göre ise ihramlı iken evlenen kimsenin nikahı batıldır. Mülkiyet ilişkisinden doğan engelin ise bu gün uygulama alanı kalmamıştır. (İbn Rüşd, a.g.e., II, 36, 39; el-Kasani, a.g.e., 264, 272)

Not: Her ne kadar yukarda bulaşıcı bir takım hastalıklar islam açısından evlenme engeli sayılmamıştır denmiş olsa da, bu günkü koşullar ve aidis hastalığı düşünüldüğünde böyle bir hastalığın islam açısından evlenme engeli olması gerekir. Çünkü aidis hastası olan bir kadın ve erkeğin bu hastalığı eşine ve çocuğuna geçireceğinden bu aile yuvasının sıhhatinden, söz edilemez. Bunun neticesinde hastalığın çokça yayılarak toplumu ve aileleri tehtit edeceğide malumdur. Bu manada böyle bir hastayla islam açısından da evlenilmemesi gerekir diye düşünüyorum. Zaten şu anki koşullar itibariyle böyle bir hastayla hiç kimse evlenmek istemez. Eğer vakti zamanında bu tür bir hastalık olsaydı içtihad yapan din alimlerimiz bunu evlenme engeli olarak zikrederlerdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. 

İslam'da Geçici Evlenme Engelleri-1

GEÇİCİ EVLENME ENGELLERİ

Sürekli veya mutlak evlenme engelleri hiç bir şekilde ortadan kalkmadığı halde, geçici evlenme engelleri belirli hallerde ortadan kalkabilir. Din ayrılığı, dört kadınla evli olma, üçlü boşama, iki hısımla birlikte evlenme bunlar arasındadır.

1) Din ayrılığı:

Müslüman kadın veya erkek, müşriklerle evlenemez. Müşrik kapsamına Allah'tan başka şeylere, yani aya, güneşe, tabiat güçlerine tapanlar girdiği gibi; ateistler, Bahailer ve Kadiyaniler de girer. Allah'ın şerîatından başka sistemlere inanıp İslamî bir devlet ve toplum düzeni kabul etmeyenler de aynı hükme bağlıdır.

Allah Teala şöyle buyurur: "(Ey iman edenler!) Allah'a eş tanıyan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye, müşrik bir kadından -bu sizin hoşunuza gitse de- elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar (mü'min kadınları) nikahlamayın. Mü'min bir köle, müşrik erkekten -o sizin hoşunuza gitse de- daha hayırlıdır". (el-Bakara, 2/221) Bu yasağa uymadan yapılacak bir evlilik batıl olur.

Müslüman bir erkeğin hristiyan veya yahudi bir kadınla evlenmesine ise cevaz verilmiştir. Çünkü ailenin reisi kocadır ve doğacak çocuklar babanın dininden sayılır. Diğer yandan ehl-i kitap kadınlarla evlenmek İslam'ın yayılmasına yardımcı olur.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: ".... Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar dahi, siz onların mehirlerini verip nikah edince (size helaldir)" (el-Maide, 5/5)

Hz. Ömer, yukarıdaki ayetin açık müsadesine rağmen, Medayin valisi Huzeyfe (r.a.)'e evli bulunduğu yahudi kadını boşamasını yazmıştır. Bunun sebebi, ehl-i kitap kadınlarla evlenmenin kötüye kullanılması ve müslüman kadınlara rağbetin azalmasıdır. Bu, hükmü kaldırma değil, geçici bir uygulamadır.

Ashab-ı kiramdan yalnız İbn Ömer ehl-i kitap kadınla evlenmeyi caiz görmemiştir. Ona bunun sebebi sorulduğunda "Allah müşrik kadınları mü'min erkeklere haram kılmıştır. Ben bir kadının "Rabbim İsa'dır" demesinden daha büyük şirk bilmiyorum" demiştir. Ancak İbn Ömer'in bu sözü haramlığa değil, kerahete hamledilmiştir. (es-Sabunî,Tefsîru Ayati'l-Ahkam, 2. baskı, Dımaşk, 1977, II, 564.)

İslam toplumuna düşman olan harbî ve ehli kitap kadınla evlenmek ise mekruhtur. Bu konuda görüş birliği vardır. (İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 372.)

Bugünkü Hristiyanlar ve Yahudiler ehl-i kitap mıdır? Kur'an-ı Kerim'de aşağıdaki ayetler bu konuda tereddütlere yol açmıştır.

"Yahudiler "Uzeyr Allah'ın oğludur", Hristiyanlar da "İsa Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri cahilce sözlerdir." (et-Tevbe, 9/30.)

"Gerçekten, "Allah, Meryem'in oğlu İsa'dır" diyenler kafir olmuşlardır." (el-Maide, 5/72.)

"Şüphesiz, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler (Allahü Teala'ya Meryem ve İsa'yı da ortak koşanlar) kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur." (el-Maide, 5/73.)

Bu ayetlerin açık hükümlerine göre, bugünkü hristiyan ve yahudilerin Allah'a ortak koşmaları sebebiyle müşrik sayılmaları ve müslümanlarla evlenmemeleri gerektiği öne sürülebilirse de, ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi serbest bırakan Maide Süresi 5. ayet bu hükmü tahsis etmiştir. İslam fakihlerinin çoğunluğu bu görüştedir. (Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, II, 15-20; el-Kasanî, a.g.e., II, 270; İbn Rüşd, a.g.e., ll, 37 vd.)

Şafiî ve Malikîlere göre ehl-i kitap kadınla evlenmek mekruhtur.

Ehl-i kitap kadınla evli bulunan müslüman bir erkek onu kilise ve havraya gitmekten ve evde içki içmekten alıkoyabilir; hayız, nifas ve cünüplük sebebiyle onu yıkanmaya zorlayamaz. (el-Fetava'ı-Hindiyye, I, 281)

Müslüman kadının müşrik veya ehli kitap bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Çünkü bu yasak ayetle belirlenmiştir. (el-Bakara, 2/221) 20 nci yüzyılda çıkarılan İslam aile hukuku kanunlarının hemen hepsinde bu hüküm açıkça ifade edilmiştir. (H.A.K. mad, 58)

2) Üçlü boşamadan doğan evlenme engeli:

a) Hülle ve dayandığı deliller:

İslâm'da kocaya, eşini üçe kadar boşama yetkisi verilmiştir. Karısını üç defa boşamışsa artık kadının bir başka erkekle geçerli bir şekilde evlenmesi ve bu ikinci evliliğin talak, fesîh veya ölümle sona ermiş olması gerekir. Koca ile eski karısı arasında mevcut bu geçici yasağı ortadan kaldırmaya yönelik muameleye "tahlil (helal kılma)" veya kısaca "Hulle" adı verilir.

Allah Teala şöyle buyurur: "Yine erkek, karısını (üçüncü defa olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir erkeğe nikahlanıp varıncaya kadar ona helal olmaz. Bununla birlikte, eğer bu yeni koca da onu boşarsa, onlar Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanırlarsa, birbirlerine dönmelerinde her ikisi hakkında bir sakınca yoktur" (el-Bakara, 2/230)

Üç talakla boşanan kadın, ikinci bir erkekle evlenince, bununla cinsel birleşmenin meydana gelmesi şarttır. Aksi halde bu ikinci evlilik herhangi bir şekilde sona erse de kadın eski kocasına dönemez.

Useyle hadisi bunun delilidir. Hz. Aişe (r. anha)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rifaa el-Kurezî (r.a.)'ın karısı Nebî (s.a.s)'e geldi ve şöyle dedi: "Ben Rifaa'nın eşi idim, beni üç talakla boşadı. Ondan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Ancak o benimle cinsel birleşmede bulunacak durumda değildi". Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Rifaa'ya dönmek istiyor musun? Sen Abdurrahman'ın, o da senin balcığından tatmadıkça bu olmaz." (Buhari, Talak, 7,37; Ebu Davud, Talak, 49; Nesai, Talak, 9; İbn Mace, Nikah, 32)

Geçerli bir hullenin şartları şunlardır:

a. Bir defada veya ayrı ayrı zamanlarda üç kere boşanan kadın, iddetini tamamlayacak;

b. Kadın bundan sonra başka bir erkekle sahih nikahla evlenecek;

c. Evlendiği ikinci erkekte cinsel birleşme meydana gelecek;

d. Ölüm veya normal bir boşanma yahut nikah feshi yoluyla bu evlilik sona ermiş bulunacak;

e. Kadın, ikinci kocadan olan iddetini tamamlamış olacak.

b) Anlaşmalı hulle ve hükmü:

Üçlü boşama ile karısını boşayan koca, başka bir erkekle anlaşır ve o da ikinci evlilikten hemen sonra kadını boşayacağını taahhüt ederse, bu şekilde anlaşmalı bir evlilik kadını ilk kocasına helal kılar mı?

Hanefilere ve bazı Şafiîlere göre, tahrîmen mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Hülle için konuşulan şart yok sayılır. Hadis-i şerifte; "Anlaşmalı nikah yapana ve kendisi için böyle bir nikah yapılana Allah'ın Rasülü lanet etti." (Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.) buyurulmuştur.

Bu hadiste, anlaşmalı nikah yapana "muhallil (helal kılıcı)" deyiminin kullanılması akdin geçerli olduğunu gösterir. el-Evzaî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Anlaşmalı nikah yapan ne kötü yapmıştır, ancak bu nikah geçerlidir." (es-Sabunî, a.g.e., l, 341.)

Diğer yandan anlaşmalı evlilik ilk kocaya gerekli teminatı sağlamaz. Çünkü ikinci erkek fikir değiştirerek evliliği sürdürmek isterse boşamaya zorlanamaz. Ancak böyle bir evlilik durumunda kadın nikah akdi sırasında talak yetkisi alırsa, istediği takdirde onun da bu evliliği sona erdirme hakkı doğabilir.

İmam Şafiî, İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre anlaşmalı evlilik batıldır. Karı bununla önceki kocasına helal olmaz. Dayandıkları delil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, anlaşmalı evlilik yapana ve yaptırana lanet etmesi ve birincisine "kiralık teke" ifadesini kullanmasıdır. (bk. Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.)

Evliliğin Meydana Gelme (İnikada) Şartları

EVLİLİĞİN MEYDANA GELME (İN'İKAD) ŞARTLARI

İslam'a uygun bir evlenme akdinin oluşması için, tarafların evlenme ehliyetine sahip olması, icap ve kabul iradelerinin usülüne uygun olarak açıklanmış bulunması gereklidir.

A) Tarafların Evlenme Ehliyeti:

Evlenecek erkekle kadının tasarruf ehliyetine sahip olmaları gerekir. Bu da yedi yaşına ulaşıp iyi ile kötüyü ayırt etme (temyiz) gücünü elde etmekle gerçekleşir. Bu yüzden temyiz gücüne sahip olmayan küçüklerle akıl hastalarının iradesinden söz edilemez. Bunların bizzat akdedeceği nikahın batıl olduğunda şüphe yoktur.

Hanefîlere göre erginlik çağına ulaşma nikahın meydana gelme veya sıhhat şartlarından olmayıp, yürürlük (nefaz) şartlarındandır. Ancak evlenme ehliyeti başkasının izin ve icazetine ihtiyaç olmaksızın evlenebilme ehliyetini ifade ettiği için, bu tam ehliyetli olmayı, yani akıllı, ergin ve hür olmayı gerektirir. Bu şartlara sahip olmayan mümeyyiz küçük ve bunak (ma'tuh) gibi eksik ehliyetliler ileride açıklayacağımız gibi ancak velilerinin izin veya sonradan verecekleri icazetleriyle evlenebilirler,

Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre kadın tam ehliyetli de olsa ancak velisi aracılığı ile evlenebilir.

Ergin sayılmada alt yaş sınırı kızlarda 9, erkeklerde 12; üst sınırı ise Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre her iki cins için 15, Ebu Hanîfe'ye göre ise kızlarda 17, erkeklerde ise 18 yaşdır.

1917 tarihli Osmanlı H.A. Kararnamesi ise evlenme ehliyeti için erkeklerin 18, kızların 17 yaşını bitirme şartını getirmiştir. Kararname bu yaşa ulaşan erkeğin dilediği gibi evlenebileceğini hükme bağlarken, kızlar için hakimin durumu velisine bildirip bir itirazı olup olmadığını sorma şartını getirmiştir. Velilin itirazı sadece denklik (kefâet) konusunda olabilir. Diğer yandan 18 yaşına girmemiş olan erkekler ve 17 yaşına ulaşmamış kızlar hâkimin izin (kazai rüşd kararı) ile evlenebilecektir. Ancak kızlar için yine veli izni öngörülmüştür. (bk. H.A.K. Mad. 4-8)

Diğer yandan adı geçen kararnâmede evlenmeye ait alt sınır 12 ve 9 yaşları ile sınırlandırılmış ve bu yaşlardan küçüklerin velileri tarafından da evlendirilemeyeceklerini hükme bağlamıştır. (H.A.K. mad. 7)

B) Kadında Aranan Şartlar:

Evlilikten söz edebilmek için evlenen taraflardan birisinin dişiliği tam olan bir kadın olması gerekir. Bu yüzden erkeğin erkekle veya erkeğin, cinsiyeti belirsiz olan kişi (hunsa-i müşkil) ile evlenmesi caiz değildir. Böyle bir evlilik batıldır.

Kadınla, erkek arasında sürekli veya geçici bir evlenme engelinin bulunmaması da gerekir. Bu yüzden bir kimse kız, kız kardeş, hala ve teyze gibi evlenilmesi haram olan ve başka bir erkekle evli bulunan iddet bekleyen kadınla evlenemez. Ayrıca müslüman kadın, gayri müslim erkekle de evlenemez. Başka başlık altında evlenme engellerini geniş olarak inceleyeceğimiz için kısa geçiyoruz.

C) Nikahın Rükünleri:

Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden ana unsura "rükün" denir. Evlilik akdi için "icap ve kabul" bir rükündür. Çünkü evlenme akdinin varlığı tarafların bu evliliği karşılıklı olarak kabul etmesine bağlıdır. Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olmakla birlikte, onun yapısından bir parça teşkil etmeyen unsura ise "şart" denir. Mesela; namaz için abdest bir şarttır. Abdestsiz namazın varlığından söz edilemez, fakat bununla birlikte abdest, namazın niteliğinden bir parça değildir. Evlilik akdinde şahitlerin bulunması, akdin şartıdır.

Hanefîlere göre, evlilik akdinin rükünleri icap ve kabulden ibarettir. Çoğunluk mezhep imamlarına göre ise evliliğin rükünleri dört tane olup; siyga (icap ve kabul), kadın, koca ve evlenecek kadının velisidir.

Evlilik akdinin konusu, yani eşlerin bu evlilikten gayeleri, birbirinin cinsel yönlerinden yararlanmadır. Bu yüzden yalnız ev hizmetlerini görmek üzere yapılacak bir akit bir "iş sözleşmesi" olabilir. Nikah akdinde karı koca hayatının yaşanması asıldır. Mehir, evliliğin kendisine bağlı olduğu bir rükün değil; nafaka gibi evliliğin hükümlerindendir.

İcap, evlenme akdi taraflarından birisinin ilk olarak yaptığı tekliftir. "Benimle evlenmeyi kabul et" teklifine, karşı tarafın "kabul ettim" şeklindeki cevabı "kabul" niteliğindedir. Burada ilk teklifin karı veya koca tarafından yapılması sonucu etkilemez. İlk teklif icap, ikincisi kabul niteliğindedir.

Çoğunluk İslam fakihlerine göre icap, kadının velisi veya vekili tarafından erkeğe yapılan evlendirme teklifidir. Kabul ise, kocanın bu teklife verdiği olumlu cevaptan ibarettir. (el-Kasanî, a.g.e., II, 229 vd. V, 133; Döndüren, a.g.e., s 187,188.)

D) Nikahta İcap ve Kabulde Bulunurken Uyulacak Şartlar:

1) Taraflar evlenme iradelerini nikah meclisinde açıklamalı ve icapla kabul hemen birbirini izlemelidir. Taraflardan birisi normal konuşma işitilemeyecek şekilde diğerinden uzaklaşmışsa, nikah meclisi terkedilmiş sayılır, Ebu Yusuf'a göre bir taraf nikah meclisinde hazır değilken, diğer taraf şahitlerin önünde icapta bulunsa, akit, bulunmayan tarafın icazetine bağlı olarak meydana gelir. Karşı taraf bunu öğrenince olumlu cevap verirse akit kesinleşir; aksi halde ortadan kalkar. (el-Kasanî, a.g.e., II, 232, 233, el-Cezîrî, el-Fıkıh ale'l-Mezahib'l-Erbaa, Mısır 1969, IV, 14 vd.)

2) İcap ve kabul her bakımdan birbirine uygun bulunmalıdır. İcap ve kabul arasında yanılma, hile yüzünden bir ayrılık varsa evlenme meydana gelmez.

3) İcap ve kabul taraflarca işitilmeli ve anlaşılmalıdır. Ancak sağır ve dilsizler özel işaretleriyle irade beyanında bulunabilecekleri gibi, İslam hukukunda mektupla evlilik akdi yapma kolaylığı da getirilmiştir. Mektup diğer taraf ve şahitler huzurunda okunur, bu tarafın da kabulü ile nikah akdi tamamlanır. Burada nikah meclisi hükmen bir sayılır. (el-Kasani, a.g.e., II, 231; el-Ceziri, a.g.e., IV, 16)

4) İcap ve kabul için kullanılan sözler açık veya kinayeli olur. Yalnız evlilik akdi meydana getirmede kullanılan "nikah" ve "tezvîc" sözcükleri ile bunların başka dildeki karşılıkları açık sözlerdir. "Tezevvüc ettim, nikahladım, nikah ettim, nikahla aldım, nikahla verdim, tezvic ettim, evlendim, evlendirdim" sözcükleri gibi (en-Nisa, 4/22; el-Ahzab, 33/37). Buna karşılık mülkiyetin nakli sonucunu doğuran satış, hibe, sadaka ve temlîk gibi sözler de, nikah konusunda mecaz olarak icap ve kabul için kullanılabilir. "Kendimi sana şu kadar mehir karşılığında hibe ettim" diye icapta bulunmak gibi. Burada mehrin zikredilmesi, şahitlerin hazır bulunması, meclisin bir nikah meclisi olması tarafların gayelerinin evlenmek olduğunu açıkça gösterir. Buna karşılık kira, rehin, ibra, vedîa gibi deyimler evlenmede icap ve kabul için kullanılmaya elverişli değildir. Çünkü bunlar mülkiyetin nakli sonucunu doğurmayan terimlerdir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 39; ibn Abidîn, a.g.e., II, 364, 365, 369 vd)

Şafiî ve Hanbelîlere göre ise evlilik akdi yalnız nikah ve tezvic sözcükleri ile meydana gelir. Delil, Kur'an-ı Kerîm'de bu akit için yalnız belirtilen sözcüklerin kullanılmasıdır. (bk. en-Nisa, 4/22; el-Ahzab, 33/37; İbn Rüşd, a.g.e., II, IV, 5)

5) İcap ve kabulün şarta bağlanması ve kullanılan siyganın da "gelecek zaman" olmaması gerekir.

Evlilik akdinin geçmiş zaman siygasiyle oluşması konusunda görüş birliği vardır. Kadının "şu kadar mehirle kendimi sana nikahladım" icabına, kocanın; "Kabul ettim" diye cevap vermesi gibi. Çünkü bu siyganın anlamı, akdi o anda meydana getirmektir Bununla akit bir niyet ve karîneye ihtiyaç olmaksızın o anda meydana gelir.

Şimdiki zaman siygası ise Hanefî ve Malikîlere göre akdi o anda meydana getirmeye delalet eden bir karinenin bulunması halinde evlilik akdi meydana getirmeye elverişli sayılır. Erkek kadına, "Şu kadar mehirle seni kendime nikahlıyorum" dese, kadın da, "Kabul ediyorum" veya "Razı oluyorum" diye cevap verse, bu geleceğe ait bir va'd olmaması ve bir nikah meclisi bulunması şartıyla akit meydana gelir. Ancak nikah meclisi olmaz ve akdin o anda yapıldığını gösteren bir karîne de bulunmazsa bu bir nikah değil, geleceğe ait bir "söz verme" niteliğindedir.

Evlilik akdinde emir siygası da kullanılabilir. Erkek kadına "Beni kendine nikahla" dese ve bununla o anda evlilik akdi yapmayı kasdetse; kadın "Sana kendimi nikahladım" diye cevap verince akit tamam olur. Hanefîlere göre buradaki emir siygası ile erkek kadına evlenme için vekalet vermiş olur. Böylece kadın kendisinden asîl, erkekten vekil sıfatıyla icap ve kabulde bulunmuş olur. Malikîlere göre ise burada emir siygası icap niteliğindedir.

Soru siygası icap sayılmaz, belki icaba çağrı niteliğindedir. (el-Kasani, a.g.e., II, 231; İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 344, 345.)

E) Nikah Akdinde Öne Sürülüp Sürülemeyen Özel Şartlar:

Nikah akdi sırasında eşlerden birisi, diğerini maddî veya manevî bir yük altına sokacak bir şart öne sürse böyle bir şart bağlayıcı olur mu? Bunu, öne sürülebilecek şartları dikkate alarak çözümlemek gerekir.

İslam'da, bir sözleşme yapılırken öne sürülebilen şartlar genel olarak "sahih", "fâsit" "boş veya batıl olan şartlar" olmak üzere üçe ayrılır. Ayet ve hadislerle çelişmeyen ve akdin taraflarından birisine tek yanlı yarar sağlamaya yönelik bulunmayan, anlamlı olan ve sıkıcı da bulunmayan şartlar "sahih şart" niteliğindedir. Akdin niteliği ile bağdaşmayan veya şer'î hükümlerle çelişen şartlara ise "fasit şart" denir. Bir tarata yararı bulunmayan veya anlamsız ya da sıkıcı bulunan şartlar da "boş ve batıl şart" kapsamına girer. (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve iktisat ilmihali. İstanbul 1993, S: 189-196)

Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisi, akitlerde öne sürülebilen şartlarla ilgili ölçüyü belirler.

"Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar. Ancak helali haram veya haramı helal kılan şart müstesnadır." (Buhari, İcare, 14; Tirmizi, Ahkam, 17.)

Evlilikte öne sürülebilen şartları yukarıdaki ölçülere göre şu şekilde değerlendirebiliriz:

1) Şart sahih olur, yani nikah akdinin niteliği ile bağdaşır ve şer'î hükümlerle de çelişmezse karşı tarafı bağlar. Mesela, bir kadın, ailedeki kızların mehri yüz gram altın iken, kendisi elli gram altın mehre razı olsa fakat buna karşılık, kocasının ikinci bir eş almamasını veya kendisini başka beldeye götürmemesini şart koşsa, bu şartlar kocayı bağlar. Ancak kocası bu şartlara uymazsa kadın yüz gram altın mehri almaya hak kazanır. Diğer yandan kadın, kocasının hısımları veya ikinci eşi ile birlikte oturmamayı şart koşsa, bu şart da geçerli olur. Çünkü evlilik akdi bu gibi şartlarla bağdaşır niteliktedir.

Kadına boşama yetkisi veren şartlar da geçerlidir. İlerde "tefvîz-i talak' konuşu içinde bunu açıklayacağız.

2) Akdin niteliği ile bağdaşmayan veya ayet ya da hadislerle çelişen şartlar fasit şart olup, nikah akdinde bu gibi şartlar geçersizdir. Evlilik akdi ise geçerliliğini sürdürür. Eşlerden birisi veya her ikisi için belli bir süre içinde, nikahı feshetme hakkını öne sürmek gibi.

Kimi zaman öne sürülen şart şer'î delillerle çeliştiği için geçersiz olur. Mesela; evli olan bir erkekle, ilk eşini boşamak şartıyla evlenme durumunda bu şart geçersizdir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kadın için kumasının boşanmasını istemesi helal değildir." (Ebu Davud, Talak, 2.) Böyle bir şarta uymak mekruh olur.

Evliliğin gereklerinden olan; eşlerin birbirinin cinsel yönlerinden yararlanması veya kadının nafaka yahut eşler arasında eşit muamele isteme gibi vazgeçilmez özlük haklarına aykırı olan şartlar da geçersizdir. Mesela; kadının yalnız evde hizmetçilik yapması veya kadının geçimini kendisi sağlaması şartı ile evlenmek gibi şartlar bu niteliktedir.

Kadının hısımları ile ömür boyu ilişkiyi kesmek şartında da "sıla-ı rahmin" kesilmesi söz konusu olacağı için nass'larla çelişki meydana gelir ve kadının evlilikten sonra bu şarta uyması gerekmez. (bk. İbnü'l-Hümam, a.g.e., III, 107 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakaik, II, 148; İbn Abidin, a.g.e, II, 405; Mezhep görüşlerini karşılaştırmak için bk. ez-Zühayli, a.g.e., VII, 54 vd.; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, II, 57 vd.)

Nikah ne demektir İslam'da yeri nedir

nikah  

NİKAH TERİMİ ve KAPSAMI

Nikah sözcüğü arapça "nekeha" fiilinden bir mastar olup, erkeğin kadınla evlenmesi ve onunla cinsel temasta bulunması anlamına gelir. Bu sözcüğün "evlilik akdi" anlamı mecaz, "cinsel temas" anlamı ise gerçek anlamdır.

Bir fıkıh terimi olarak nikah; şer'an evlenme engeli bulunmayan bir kadının, cinsel yönlerinden yararlanmayı erkeğe mubah kılan rizaî bir akittir. Müteahhirün (12. M. yüzyıldan sonraki) fakihlerinin tarifi ise şöyledir; nikah kasten mülk-i mut'ayı ifade eden bir akittir. Yani erkeğe kadının cinsel yönlerinden yararlanma mülkiyeti hakkı veren bir sözleşmedir. Evlilik, nitelikleri dikkate alınarak aşağıdaki şekilde tarif edilebilir: Evlenmeleri yasak olmayan bir erkekle bir kadın arasında yapılan, birbirinin cinsel yönlerinden yararlanmayı meşru kılan, ortak hayat ve nesli sürdürmek için bir bağ meydana getiren akittir. (bk. İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadîr, II, 339, vd.; el-Meydani, el-lübab, III, 3; İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar II, 335-357; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtac, III, 123.)

İslam'da nikah akdi hem medenî bir muamele ve hem de bir ibadettir. Çünkü nikahın rükün ve şartlarını İslam belirler ve eşlerin evlilik nedeniyle pek büyük ecirlere ulaşacağını haber verir. Evliliğin niteliğini İbnü'l-Hümam (ö. 861/1457) şöyle belirtir: "Nikah ibadetlere daha yakındır. Hatta evlenmek, sırf ibadet niyetiyle bekar kalmaktan daha üstündür." (İbnû'l Hümam, a.g.e., II, 340) Son devir fakihlerinden İbn Abidîn (ö. 1252/1836) ünlü Reddü'l-Muhtar adlı eserinde nikah konusuna şu cümlelerle başlar: "Bizim için Hz. Adem devrinden günümüze kadar meşru olmuş, sonra cennette de devam edecek, nikah ile imandan başka ibadet yoktur." (İbn Abidin, a.g.e., II, 258)

Nikahın mescid içinde aktedilmesi ve uygun olursa cuma gününe rastlatılması müstehaptır. Bu durum da onun ibadet yönünü güçlendirir. (el-Askalanî, Bulugu'l-Meram, terc. Davudoğlu, İstanbul, 1967, II, 228 vd.)

Şafiîlere göre evlilik, alış-veriş gibi dünyaya ait alelade işlerden olup, ibadet niteliğinde değildir. Dayandıkları delil, gayri müslimlerin nikahının da İslam nazarında geçerli sayılmasıdır. Eğer ibadet olsaydı, onların nikahlarının geçersiz olması gerekirdi. Evlilikten gaye, kişinin cinsel isteklerini teskinden ibarettir. İbadet ise yüce Allah için bir iş ve bir amel yapmaktır. Bu yüzden Allah için iş yapmak kendi nefsi için iş yapmaktan daha faziletlidir. Şafiîlerin bu görüşüne çoğunluk mezhep müctehitleri karşı çıkmıştır. Şöyleki:

Çoğunluk müctehitlere göre evlilik akdinin müslim veya gayri müslim için geçerli olması dünyada toplum düzeni ile ilgilidir. Nitekim mescit, yol yapımı ve benzeri hayır işleri müslüman için bir ibadet olduğu halde, gayri müslim için bir ibadet sayılmaz. Genel anlamda Allahü Teala'nın hoşnut ve razı olduğu her iş ve davranış mü'min için bir ibadettir. Bu yüzden İslam'ın belirlediği esaslara göre kurulan ve buna göre yürütülen evlilik de ibadet niteliğindedir. Çünkü evlenmekle, nefsi haramlardan korumak ve nesli sürdürmek gibi bir çok toplum maslahatları gerçekleşir. Nitekim

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır." (Müslim, Zekat, 53; Ebu Davud, Tatavvu', 12, Edeb, 160; A. b. Hanbel, V, 167, 168.)

"Bir kimsenin sarfedeceği en faziletli para (dinar), kendi aile fertlerine harcayacağı para ile, Allah yolunda hayvanına ve yine Allah yolunda cihad edecek olan arkadaşlarına harcayacağı paradır." (Müslim, Zekat, 38; Tirmizî, Birr, 42; ibn Mace, 4; A. b. Hanbel, V, 279, 284.)

"Çocuklarına, eşine ve hizmetçine yedirdiğin senin için bir sadakadır." (A.b. Hanbel, IV, 121,122.)

Diğer yandan kocaları yoksul olan iki varlıklı kadın, Allah'ın elçisine gelerek, kocalarına sadaka verip veremeyeceklerini sormuşlardı. Hz. Peygamber onlara şu cevabı verdi: "Kocalarınıza yardım ederseniz size iki ecir vardır. Hısımlık ecri ve sadaka ecri." (Müslim, Zekat, 45)

İslam'da nikah akdi sırasında bir din adamının veya resmi bir devlet memurunun hazır bulunması zorunlu değildir. Evlenecek erkekle kadının veya bunların veli ve vekil gibi temsilcilerinin ve şahitlerin hazır bulunması yeterlidir. İslamî hükümleri bilen bir din adamının nikah akdini yönetmesi, evliliğin İslam'a uygun olarak yapılmasına yardımcı olmaktan ibarettir. Çünkü bir İslam bilgininin nikah akdini yönetmesi, gerekli soruları sorup, cevap alması nikahın rükün ve şartlarından değildir. Bu durum onun dinî niteliği ve ibadet yönü için bir engel teşkil etmez.

Batı ülkeleri hıristiyan toplumlarında nikahın dinî veya medeni niteliği uzun süre tartışılmış, kimi ülkelerde nikah yalnız kiliselerde akdedilirken, kimi ülkelerde de medeni nikah esası benimsenmiştir. Resmi devlet memuru önünde akdedilen nikaha "medenî nikah" denir.

Fransa'da 1787 M. yılında çıkarılmış olan bir kral buyruğu ile katolik olmayanların dilerlerse ikametgâhlarının bulunduğu yer kilisesinde, isterlerse aynı yerin hâkimi önünde evlenebilecekleri kabul edilmiştir. Birincisi dinî, ikincisi ise medenî nikâh niteliğindedir.

Bazı hıristiyan ülkeler sonradan medenî evlenmeyi kabul etmekle birlikte, önce dinî nikâhın akdedilmesini de şart koşmuşlardır. Meselâ; Yunanistan ve Romanya medenî nikâhtan önce, dinî nikâhın yapılmış olmasını ön şart olarak benimsemişlerdir. (Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara 1974, s: 133.)

Osmanlı Devleti uygulamasında 1917 tarihli "Hukuk-ı Aile Kararnamesi" hıristiyan veya Musevîler için kısmen dinî ve kısmen de medenî evlenme usulü getirmiştir. Buna göre gayri müslimlerin nikâhı, dinî âyinler çerçevesinde ruhanî memurlarınca yani papaz veya rahiplerce akdedilir. Ancak ruhanî memur, en az yirmi dört saat önce mahallî mahkemeye haber verir. Hakim; belirtilen saatte nikâh meclisine özel bir memur gönderip kıyılan nikâhı deftere kayıt ve tescil ettirir. (H.A.K. mad. 40-44.) Adı geçen kararnameye göre, müslümanların evliliği de, aynı şekilde evde, bir salon veya mescidde, hakim naibinin hazır bulunduğu bir mecliste akdedileceği esası getirilmiştir. Böylece, ayrı dinlere mensup topluluklara, kendi inançlarına uygun bir şekilde evlenme, boşanma, nafaka, miras ve ticaret yapma serbestliği tanınmıştır.

Osmanlı Devleti yalnız toplum düzeni, hakların korunması ve kurallara uymayanlara gerekli yaptırım gücünün kullanılması için merkezi gücü elinde toplamış, çeşitli ırk, din ve mezhep sahiplerinin uzun yüzyıllar bir arada ve birlikte yaşamasını sağlamıştır.

İngiltere'de ve İskandinav ülkelerinde ise toplum dinî veya medenî nikâhtan dilediğini seçme hakkına sahiptir. Eşlerin tercihine göre kilisede veya resmî nikâh memuru önünde akdedilen nikâhla ilgili belgeler nüfus kütüklerinde birleşmiş olur.

Bazı ülkelerde medenî evlenme şekli zorunlu hale getirilmiştir. Hollanda, İsviçre ve Türkiye gibi ülkeler bunlar arasındadır. Bu gibi ülkelerde resmî memur önünde kıyılmayan nikâh yok hükmünde sayılmaktadır. (bk. Cin, a.g.e. s: 134; Döndüren, a.g.e., s: 244, 245; Türk Medini Kanunu mad. 108) Ancak resmî nikâhtan sonra dini nikâh ya da dinî merasim serbest bırakılmıştır.

El ile cinsel tatmin (istimnâ-mastürbasyon)

İSLÂM'IN CİNSEL HAYATI KORUMAK İÇİN ALDIĞI ÖNLEMLER

ZİNA SAYILMASI TARTIŞMALI OLAN CİNSEL TEMASLAR  

2) El ile cinsel tatmin (istimnâ-mastürbasyon):

Mastürbasyon nedir ?

İnsanın el ile oynama veya başka bir şeyle kendi kendini cinsel yönden tatmin etmesine "istimna, (mastürbasyon)" denir.

Yüce Allah, canlıları çift çift yaratmış ve türün sürekliliğini erkeğin dişisi ile birleşmesi ilkesine bağlamıştır. Diğer yandan cinsel birleşmeye üstün bir zevk ve lezzet duygusu vererek iki cinsi birbirine karşı çekici kılmıştır. Bu yüzden el ile tatmin de sünnetullaha aykırı bir fiildir. Nitekim hayvanlar da iç güdüleriyle kendi aralarında belli bir cinsel hayat dengesini kurmuşlardır.

Yüce Allah, insan varlığına irade-i cüz'iyye ile geniş bir serbestlik alanı verdiği için, onun cinsel hayatını da düzene sokmuştur. Bu da evlilik ve aile yuvası düzenlemesinden ibarettir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Onlar eşleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar. Onlar (eş ve cariyeleri ile olan cinsel hayatlarından dolayı) ayıplanmazlar. Kim bu sınırları aşmak isterse, işte bunlar aşırı gidenlerdir. " (el-Mü'minûn, 23/5-7; bk. el-Meâric, 71/29-31.) Bu âyete göre cinsel hayat, yalnız eş veya câriye ile olabilecektir. Âyetteki "sınırı aşma", "aşırı gitme"nin kapsamı nedir? Başka bir deyimle "el ile cinsel doyum" âyetin kapsamına girer mi?.

İslâm fakihlerinin çoğunluğu, buradaki "aşırı gitme" sözünden, eş ve cariye dışında başka kadınla birleşmeyi anlamışlar ve istimnâ'yı bu birinci derecedeki haramlar arasında saymamışlardır.

Diğer yandan Hz. Peygamber'den nakledilen "Elle boşalan lânetlidir" hadisi senet bakımından tenkide uğramış ve sahih hadis kitaplarına alınmamıştır.

Bazı Hanefî ve Hanbelî bilginleri eşi olmayan birisinin, alışkanlık hâline getirmemek şartıyla bu sıkıntısını giderebileceğini söylemişlerdir. Ancak bunu, zinaya düşme tehlikesini kaldırmak ve zihni fazla meşgul etmemek için, açık bırakılan bir zaruret kapısı olarak düşünmek gerekir. Çünkü istimnanın doğrudan helâl olduğunu söyleyen bir İslâm bilgini olmamıştır. Bu, iki şer arasında kalan kimsenin daha hafif olanını tercih etmesine benzer. (bk. Mecelle, mad, 29, 21, 22, 27, 28, 902.)

İbn Âbidin (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir: "Sırf zevk için şehvetini gidermek üzere el ile meniyi getirmek haramdır. Ancak şehveti kendisine galebe çalıp da karısı veya cariyesi bulunmadığından şehvetini teskin için bunu yaparsa, günahkâr olmayacağı umulur. Hatta Ebu'l-Leys es-Semerkandî (ö. 373/933) şöyle demiştir: Böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile meni getirerek şehvetini teskin etmesi vacip olur." (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul, 1984, IV, 27, 28)

Başka bir yerde, konuya şu şekilde yer verilir: "El ile meni getirme, eğer zinadan korunmak için yapılmışsa, bu vacip olur. Çünkü daha hafiftir. Bu konuda İbnu'l Hümâm'ın (ö. 861/1457) ifadesi ise şöyledir: "Şehveti galebe çalarda, onu teskin için yaparsa cezalanmaması umulur". Mi'râcü'd-Dirâye adlı eserde bu bilgilere şu ilâveler yapılmıştır: Ahmed b. Hanbel'e ve Şafiî'nin eski görüşüne göre, bu konuda ruhsat vardır. Fakat yeni görüşünde caiz değildir. Diğer yandan erkeğin menisini, karısının veya cariyesinin eli ile indirmesi caizdir". El ile meni getirmeye "mekruh" denilmesi tenzihen olmalıdır. es-Sirâce adlı eserde şöyle denilmektedir: "Bir kimse, kalbini meşgul edecek derecede fazla olan şehvetini teskin etmek ister, fakat kendisi bekâr olur ve cariyesi de bulunmazsa yahut bulunup da bir özründen dolayı ona yaklaşamazsa; Ebu'l-Leys; "Böylesi için bir vebal olmayacağını umarım" demiştir. Ama sırf şehvetini tatmin için yaparsa günahkâr olur." (İbn Âbidîn, a.g.e., II, 399)

Ahmed b. Hanbel'e göre meni, kan aldırmak gibi vücuttan dışarı atılması gereken bir fazlalıktır. Ancak bunun dışarıya atılması, zinaya düşme korkusu ve evlenmeye güç yetirememe hallerinde caiz olabilir. (Yûsuf el-Kardâvî, el,Halal, ve'l-Hârâm, el-Mektebetü'l-İslâmiye, 1978, S: 166)

Sonuç olarak, çoğunluk İslâm bilginleri zinadan korunmak veya zihnin cinsel hayatla ilgili aşırı meşgul oluşunu azaltmak için, bekâr olan veya evli olup da eşi ile birleşme imkânı bulunmayan kimselerin bu yola başvurabileceğini söylemişlerdir. Ancak bunun bir alışkanlık haline getirilmemesi ve aşırı olmaması da şarttır. Nitekim tıp otoriteleri de aşırı alışkanlık haline getirilen istimnâ'nın ruh ve fizik bakımından zararlarını ortaya koymuşlardır.

Bununla birlikte, mü'minlerin evlenip düzenli aile yuvası kurması, buna imkân bulamayan gençlerin ise sünnete uyarak oruç tutması ve özellikle insanı cinsel yönden tahrik eden ortamlardan sakınması, şiarı olmalıdır.Kaynak : Delilleriyle Aile İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen

Kadınların Aybaşı Hali

İSLÂM'IN CİNSEL HAYATI KORUMAK İÇİN ALDIĞI ÖNLEMLER

EŞLER İÇİN CİNSEL BİRLEŞME YASAĞI OLAN ZAMANLAR

Yüce Allah evli eşlerin karı-koca hayatını meşru kılmıştır. İslamî edep sınırları içinde kalan eşlerin, kendi arasındaki cinsel hayatının ayıplanma ve kınanma yönünün bulunmadığı da belirtilmiştir. (bk. el-Mü'minûn, 23/6.)  Ancak özellikle kadını fizik ve ruh sağlığı bakımından korumak gayesiyle, evli eşlerin cinsel hayatına da bazı sınırlamalar getirilmiştir. Kadının aybaşı ve lohusalık günlerinde, hac'da ihramlı olduğu sürece, dolaylı boşama yöntemleri olan zıhar veya îla, durumunda bunlara ait keffaret cezası yerine getirilinceye kadar kocası ile cinsel ilişkide bulunması caiz değildir. Aşağıda bu yasakları kısaca açıklayacağız.

1) Aybaşı hali:

a) Hayız terimi ve kapsamı:

Hayız nedir?

Hayz arapça mastar bir sözcük olup; kadının aybaşı olması ve aybaşı kanının akması demektir. Bir fıkıh terimi olarak; belli yaşlardaki kadının cinsel organından belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçede "hayız" yerine; aybaşı, adet, kirlilik, ayhali ve namazsızlık gibi sözcükler de kullanılır.

Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir,

a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir,

b) Lohusalık (nifas) kanı. Doğumdan sonra belli bir süre gelen kandır,

c) Özür (istihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. Biz, eşler arasında cinsel birleşmeye engel olan, ilk ikisi üzerinde duracağız. Çünkü, özür kanı cinsel birleşme engeli değildir.

Adet görme anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan tabiî bir olaydır. İslam'ın çıkışı sırasında cahiliyye devri arapları adetli kadına arkadan, Hıristiyanlar ise önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak dururlar, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip içmezlerdi. (bk. Müslim, Hayz, 6; Ebu Davud, Tahare, 102, Nikah, 46; Döndüren, Delilleriyle, İslam ilmihali,s: 178 vd. Faruk Beşer, Hanımlara özel ilmihal, İstanbul 1989, S: 154vd.)

İslam, kadına ruhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Aybaşı ve lohusalık süresince kadını cinsel yönden koruma altına aldı.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, eziyet veren bir haldir. Bu nedenle ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.)

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bu hayız, Allah'ın Adem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir." (Buharî, Hayz, 1,7, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davüd, Menasik, 23.) Adet gören kadınlardan tam olarak uzak mı, kalınacağını soranlara Allah'ın Rasulü şöyle cevap vermiştir: "Cinsel birleşme dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 18; İbn Mace, Tahare, 12.)

Adetli olan kadının temiz olmayan yönü sadece adet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı temizdir. Hz. Aişe'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s)'ın isteği üzerine ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu." (Buharî, Hayz, 2, 3; Müslim, Hayz, 15; Nesaî, Tahare, 173,174.) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi." (Müslim, Hayz, 14)

Kadın adet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında, erkek çocuğu ise ihtilam olmaya on iki yaşlarında başlar. Bu durum her iki cinste de erginliğin başlangıcı sayılır. Ancak ay hali veya ihtilam olmada gecikme halinde, çoğunluk müctehitlere göre on beş yaş her iki cinsin erginlik başlangıcıdır. Artık adet gören kadın veya ihtilam olan erkek namaz, oruç, hac, zekat gibi İslam'ın tüm emirlerinin ve yasaklarının muhatabı olur.

Adetli kadın, adet kanı kesilince boy abdesti alır ve bundan sonra eşi ile cinsel temasta bulunabilir.

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist