Kendi blogunu oluştur ;)

İslam İlmihali

4 tane "düşün" etiketli yazı bulundu "düşün" tagli diger ogeler resimler , videolar

Çeyiz Terimi ve Kapsamı

Çeyiz Terimi ve Kapsamı

Çeyiz sözcüğü arapça "cihaz'"dan gelmiştir. Cehiz yerine çeyiz şeklinde kullanımı yaygındır. Arapça "tef'îl" vezninde "techîz"; hazırlamak, donatmak, geline çeyiz hazırlamak demektir. Kur'an-ı Kerîm'de kullanımı şöyledir: "Yusuf kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlayınca, su tasını öz kardeşinin yükünün içine koydu." (Yusuf, 12/70)

Bir fıkıh terimi olarak çeyiz; evlenecek kız çocukları için hazırlanan her türlü şahsî eşya veya ev eşyasını ifade eder. Günümüzde özellikle kadının evlenirken koca evine götürdüğü eşyaya bu ad verilmektedir.

Çeyiz eski çağ toplumlarında, Yunanlılarda ve doğu ülkelerinde kocanın, evleneceği genç kızın babasına ödediği bir bedeli ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ancak zamanla toplum örflerinde değişiklikler olmuş, kimi toplumlarda bu bedeli erkek değil de kadın, daha doğrusu evlenecek kadının babası ödemeye başlamıştır. Bu uygulama ile günümüz hristiyan ve yahudi toplumlarında görülen "drahoma" arasında benzerlik vardır.

Eski Türklerde çeyize "kalım" adı verilirdi. Kalım, kız ailesine verilen ve miktarı ailelerin malî durumuna göre değişen belirli miktar eşya veya hayvandan ibarettir. Bu, zengin ailelerde yüz at veya iki yüz koyuna kadar çıkar. En azı için bir sınır yoktur.

İslam'da evlenecek kıza ana-baba veya koca tarafından çeyiz hazırlanması, aile yuvasının kurulmasında önemli mali haklar arasındadır. Ancak çeyizi kim hazırlayacaktır? Kızın ana-babası mı, koca mı? Kocanın hazırlayacağı çeyiz mehir niteliğinde midir? Kadın alacağı mehirle çeyiz hazırlamak zorunda mıdır? Bütün bu sorular ve evlilik sona erdikten sonra ev eşyasının ayrılması konusundaki anlaşmazlıklar çeyiz eşyasının kime ait olduğunun bilinmesini gerektirmektedir. Aşağıda bu soruları cevaplamaya çalışacağız.

Hanefilere göre kadın kendisine verilen mehirle veya şahsına ait malla çeyiz yapmaya zorlanamaz. Kadının babası da kendi malından çeyiz yapmak zorunda değildir. Kadının koca evine hiç çeyizsiz veya kocanın verdiği mehre uygun olmayan bir çeyizle gönderilmesi mümkün ve caizdir. Çünkü bir kadın evlendikten sonra onun geçimini sağlamak kocasının üzerine vaciptir. Ev temin etmek ve bu eve gerekli olan eşyayı almak da bu görev kapsamına girer. Ancak koca çeyiz için başlık vb. adla para vermişse kız tarafının buna uygun çeyiz hazırlaması gerekir. Diğer yandan mehir, hazırlanacak çeyizin karşılığı değildir. O, kocanın eşine bir armağanı (atıyye) veya kadının cinsel yönlerinden yararlanmasının helal olmasının karşılığıdır.

Bununla birlikte kızın ana-babası örfen böyle bir çeyiz hazırlamışlarsa, bunlar kızlarına ait şahsi mülk sayılır. (bk. en-Nisa, 4/4; İbn Abidin, a.g.e., II, 505 vd, 898. ez-Zühayli, a.g.e., VII, 312; Bilmen, a.g.e., II, 148; Döndüren, a.g.e., S: 330, 331)

Malikilere göre kadının, teslim aldığı mehir karşılığı kadar çeyiz hazırlaması gerekir. Evlilikten önce mehri teslim almamış olursa, o ancak iki durumda çeyiz hazırlamakla yükümlü tutulabilir. Kocanın nikah sırasında şart koşması veya bu konuda örf bulunması. Dayandıkları delil örftür. Çünkü toplum örfünde çeyizi hazırlamak kadın tarafına gerektiği gibi, erkek de mehri bu gayeyle vermektedir.

Çeyiz eşyası ister kızın ana-babası tarafından isterse mehir karşılığı olarak koca tarafından yapılmış olsun, bu eşya kadının hakkı ve malı sayılır. Bu yüzden kocanın kadına ait çeyiz eşyasından yararlanması hanımının iznine bağlıdır. Babanın erginlik çağına gelmemiş kızı için hazırladığı çeyiz eşyası, teslim edilmemiş olsa bile bu, kızın malı sayılır. Erginlik çağına girdikten sonra hazırlananlar ise kıza teslim edilmedikçe onun mülkiyetine geçmiş olmaz.

Çeyiz eşyasının hazırlanmasında gerçek ihtiyaçlar dikkate alınmalı bu konuda israf ve savurganlıktan sakınılmalıdır. Günümüzde pek çok müslüman aile, daha küçük yaştaki çocuklarına büyük masraflarla çeyiz hazırlamakta, bu konuda israf ve ifrata düşmektedir. Çocuğun en büyük çeyiz ve süsünün ona öğretilen ilim, edep, ahlak ve fazilet olduğu unutulmamalıdır. Genç bir kızın evleneceği erkeğin evine götüreceği en değerli şey iffeti, edebi ve salih amelleridir. Ev eşyasında olan eksikliklerin giderilmesi mümkün ve kolaydır. Fakat ahlak ve mürüvvet eksikliğini gidermek, haya perdesi yırtılan kişiyi yeniden hayalı ve edepli hale getirmek güçtür.

Çoğu zaman yapılan çeyiz eşyasını kullanmak için bir ömür yetmemektedir. Bunların çoğu sandıklarda yarım yüzyılın üzerinde kalışı yüzünden modası geçmekte, demode olmakta, rutubetten ya da haşeratın etkisinden dolayı telef olup gitmektedir. Bu kadar el emeği ve göz nuru dökülen eşyada israfın manevî bir hesabı olmalıdır.

Allahü Teala şöyle buyurur: "Malını israf ile saçıp savurma. Çünkü malını saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuştur. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür." (el-isra.17/26-27.)

"Yiyin için, israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (el-A'raf, 7/31)

Burada Hz. Peygamber'in, kızı Hz. Fatıma (ö. 11/632) için hazırlanan çeyizi örnek olarak vereceğiz. Zamanın değişmesiyle örfe dayalı hükümlerin değişmesi İslam'ın benimsediği bir ilke olmakla birlikte bu çeyiz eşyası bize onların nelere önem verdiğini göstermektedir.

Hz. Peygamber, kızı Fatıma'nın düğününde, Hz. Ebü Bekr'i (ö. 13/634) çağırarak şöyle demiştir: "Ey Ebu Bekir! Şu parayı al, çarşıya giderek Fatıma'ya gerekli olan çeyiz eşyasını satın al. Sana yardımcı olması için Selman el-Farisî (ö. 36/656) ile Bilal el-Habeşî'yi (ö. 20/641) de birlikte götür". Hz. Peygamber ona, Hz. Ali'nin (ö. 40/660) mehir olarak verdiği paradan 63 dirhemini (o devirde beş dirhem yaklaşık bir koyun bedelidir) vermişti. Çarşıdan alınan çeyiz eşyası şunlardan ibaretti: 3 adet minder, 1 adet seccade, 1 adet içi hurma lifiyle dolu yüz yastığı, 2 adet el değirmeni, 1 adet su tulumu, 1 adet su teslisi, 1 adet meşin su bardağı, 1 adet elek, 1 adet havlu, 1 adet koç postu, 1 adet alaca kilim, 1 adet divan, 2 adet yemen işi alaca elbise, 1 adet kadife yorgan. (Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, Medine Devri, II, 216)

İslam'da evli eşler arasında mal ayrılığı esası benimsenmiştir. Kadın, evlilik süresince veya boşama ya da ölüm gibi bir nedenle evliliğin sona ermesi durumunda kendisine ait malların maliki olur ve bunları alma hakkına sahip bulunur. Bu yüzden çeyiz eşyasının veya düğün hediyelerinin eşlerden hangisine ait olduğunu ayrılık ve ölüm durumunda belirlemek önemli bir problem olarak ortaya çıkar.

B) Boşanma Durumunda Ev Eşyasının Ayrılması:

Ebu Hanîfe, Muhammed eş-Şeybanî ve Malikîlere göre evlilik süresince veya boşanma durumda ev eşyasını ayırırken şu esaslara uyulur. Önce eşlerin bir delille isbat ettikleri eşya kendilerine ait olur. Mesela; buzdolabı veya çamaşır makinesini kadının satın aldığı; fatura, garanti belgesi, şahit vb. yollarla sabit olursa bu kadına ait olur. Zinetler ve öbür ev eşyası için de önce delille isbat yolu uygulanır.

Eğer eşyanın kime ait olduğu delille isbat edilemezse, eşyanın çeşit ve niteliğine bakılır. Erkek giysisi, kitap, silah, otomobil gibi erkeğe ait sayılan eşya konusunda yemin verilerek erkeğin sözü geçerli olur. Kadın eşyası sayılan giysiler, örtüler, örgü ve süs eşyaları konusunda ise yeminiyle birlikte kadının sözü geçerlidir. Çünkü örf ve dış görünüş bu konuda onu doğrular niteliktedir. Altın, gümüş, Türk parası, döviz, mal, halı, mobilya, tarım ürünü gibi iki eşe de ait olabilen şeyler konusunda yemini ile, birlikte erkeğin sözü üstün tutulur. Çünkü evde bulunan eşyada aksi sabit olmadıkça erkeğin eli, kadının elinden daha üstündür. Bu eşyada erkeğin eli tasarruf eli kadının eli, ise koruma elidir. Bu yüzden tasarruf yetkisine sahip olan el, yalnız koruma yetkisine sahip olan elden daha üstün sayılmıştır.

Ebû Yusuf'a göre ise, beldenin örfü dikkate alınarak kadına ait çeyiz sayılabilen miktarda yemini ile birlikte kadının sözü, geri kalan bölümde ise yeminiyle birlikte erkeğin sözü geçerlidir. Çünkü yaygın örfe göre kadın kendi emsali kızlar kadar çeyiz yapmadan evlenmez. Böylece dış görünüş, emsali kadar çeyiz eşyasının ona ait olmasını gerektirir.

el-Kasanî (ö. 587/1191); Şafiî ve Malik'den; ayrılma veya ölüm durumunda bütün eşyanın eşler arasında ikiye bölüneceği görüşünü nakletmiştir.

Her iki eşin ölümü durumunda, onların yerine mirasçıları geçer ve eşlerin sahip olduğu isbat yollarına onlar da sahip olurlar. Yani Ebü Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre delille isbat edilemeyen ev eşyası konusunda bu durumda kocanın mirasçılarının sözü; Ebü Yusuf'a göre ise benzerinin çeyizinin kadarı olanda kadının mirasçılarının sözü, geri kalanda ise erkeğin mirasçılarının sözü geçerlidir. Çünkü mirasçı, miras bırakanın yerine geçer.

Eşlerden birisi ölür hayatta kalan eşle, diğerinin mirasçıları ev eşyasının bölüşülmesi konusunda anlaşamazlarsa, Ebü Hanife'ye göre yemini ile birlikte sağ kalan eşin sözü geçerlidir. Eşyanın ölen eşe ait olduğunu iddia eden mirasçıların bunu isbat etmesi gerekir. Sağ kalan eşin, erkek veya kadın olması sonucu değiştirmez. İmam Muhammed ve Malik'e göre hayatta kalan koca ise söz yeminiyle birlikte onun, koca ölmüşse yeminiyle birlikte mirasçılarınındır. Ebû Yusuf'a göre hayatta kalan kadınsa, emsalinin çeyiz miktarı kadarında söz onun, ölen kadınsa söz mirasçılarınındır. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 208 vd.; İbn Abidin, a.g.e, II, 504; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 313, 314; Döndüren, a.g.e., s: 333, 334)

Sonuç olarak aile yuvası ilk olarak kurulurken ihtiyaç olan ev eşyasını günümüzde kız ve erkek tarafı birlikte hazırlamaktadır. Bu konuda kız tarafı bir katkıda bulunmazsa evin ma'ruf olan eşyasını sağlamak kocanın görevidir. Bu takdirde çeyiz ve ev eşyası nafaka kapsamına girer. Aşağıda gerek eşler arasında ve gerekse çocuklarla ana-babaları veya başka hısımlar arasındaki nafaka esaslarını belirlemeye çalışacağız.

Haram İşlendiği Düğüne Katılmak

HARAMIN İŞLENDİĞİ DÜĞÜN CEMİYETİNE KATILMAK

Düğünlerdeki ikram ve eğlencelerin İslam'a uygun olarak yapılması asıldır. Haramların işlendiği düğün merasimine gelince, eğer davetlinin bulunduğu bölümde münkerat yoksa oturabilir. Ancak mü'min davetlinin sofrasında ya da bulunduğu bölümde münkerat varsa, buna engel olması gerekir, eğer gücü yetmiyorsa orayı terketmesi gerekir. Çünkü her mü'minin genel anlamda iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevi vardır. Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: «Sizden kim münkeri (haram veya mekruhun işlendiğini) görürse onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Fakat bu sonuncusu imanın en zayıf durumunu ifade eder.» (Müslim, İmân, 78; Tirmizî, Fiten, 11; Nesâî, İmân, 17 bk. Ebû Dâvud, Salât, 242, Melâhım, 17; İbn Mâce, ikâme, 155, Fiten, 20.)

Allah'ın Rasülü mü'minin içki içilen sofrada oturmaması gerektiğini açıkça ifade buyurmuştur. «Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, içki içilen sofraya oturmasın.» (eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, II, 203.)

Davete katılan kişi, düğünde münker fiillerin işleneceğini önceden bilmeden girmişse ve münkeri engelleme gücü de yoksa sabredip oturabilir. Ancak bu kimse müfti, vaiz, imam, ilahiyatçı, ilim adamı gibi toplumda örnek alınan kişilerden ise, bu haram veya mekruhları engelleme gücü yoksa, oturmadan çıkması gerekir. Çünkü onun oturması dinin küçük düşürülmesine yol açabilir.

Düğün cemiyetinde İslam'ın yasakladığı birtakım fiillerin işleneceğini önceden bilen davetli ise ister halktan birisi, isterse önder sayılan kişilerden olsun, bu davete katılamaz. (İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, Terc. A. Davudoğlu, İst. 1987, II, 336; el-Merginanî, el-Hidaye, IV, 80.)

Birkaç yere davetli olan kimse yakın hısımını veya yakın komşusunu tercih etmelidir. Davetlerden birisi daha önce yapılmışsa, onun tercihte de öncelik hakkı vardır.

Oruçlu kimse bir yemeğe çağrıldığı zaman, oruçlu olduğunu söylemelidir. (bk. Ebu Davud, Savm, 76.) Ancak oruçlu olmasına rağmen davete katılabileceği ve oradaki davranışı hadiste şöyle belirlenir: «Sizden biriniz düğün yemeğine çağrılınca, katılsın. Eğer oruçsuz ise yemek yesin, oruçlu ise dua etsin.» (Ebu Davud, Savm, 75.)

Sonuç olarak İslam bir fıtrat dini olduğu için insanın bütün ihtiyaç ve meyillerini dikkate almış, belki müzik ve eğlenceyi mutlak olarak yasaklamamış, fakat bunların meşruluk sınırlarını belirlemiştir. Bu da terennüm edilen sözcüklerin fuhşa özendirici veya insan vakar ve haysiyetini kırıcı yahut İslam'ı ve mü'minleri küçük düşürücü ifadeleri kapsamamasıdır. Bu arada eğlence her iki cinsin kendi arasında olmalıdır. Ancak bununla birlikte mü'minler haramı beraberinde getiren çalgı aletlerinden ve bu gibi eğlence yerlerinden uzak kalmayı tercih etmelidir. Çünkü insanın kalbini huzur ve rahata kavuşturan en etkili araç, yüce Allah ile manevî iletişim kurmak ve O'nun yüce ismini zikretmektir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulmuştur: "Onlar inanan ve Allah'ı anmakla gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (er-Ra'd, 13/28) Başka bir ayette namaz, insanları kötülüklerden koruyan en büyük zikir olarak belirlenmiştir. "O kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü ve çirkin olan şeylerden meneder. Şüphesiz Allah'ı anmak en büyük (ibadet) tir. Allah ne yaptığınızı bilir." (Ankebut, 29/45)

İslam'da Düğün Yemeği Nasıl Olmalıdır

DÜĞÜN YEMEĞİ (Velîme)

İslam, nikahın ilan edilmesini, neşe ve sevincin bir belirtisi olarak def'e vurulmasını istemiş, bununla evli olanla bekar olanı, helal ile haramı birbirinden ayırmayı hedeflemiştir. Çünkü bakire veya dul kadının, şahitlerin önünde nikah akdi yapılmış olsa bile sessizce bir erkekle birlikte yaşamaya başlaması çevreyi kötü zanna düşürür ve bu iki kişi zina töhmeti altında kalır. İşte İslam, mü'minlerin evliliğinin yapılacak bir düğün merasimi ve bu arada davetlilere verilecek bir yemekle (velime) çevreye duyurulmasını istemiştir,

Düğün dolayısıyla verilen yemeğe "velîme" denir. Velîmede misafir, eş-dost ve yöredeki fakirlere yemek ikramı esastır. Düğün yemeği uygulaması cahiliyye dönemine kadar uzanır. Hz. Peygamber, ilk eşi Hz. Hatice ile evlenirken iki deve kestirerek davetlilere yemek ikram etmiştir. Amcası Ebu Talib de bu münasebetle evinde bir ziyafet düzenleyerek Hz. Peygamber'i ve Hz. Hatice'yi davet etmişti.

Önceden yalnız örf olan velîme Hz. Peygamber'in uygulaması ile sünnete dönüşmüştür. Hz. Peygamber, Hz. Zeynep'le evlendiğinde bir koyun kesmiş, Safiyye (r. anha) ile evliliğinde ise hurma ve kavut (sevik) ikram etmiştir. Düğün yemeğinin miktarı ve kalitesi düğün sahibinin mali gücüne ve cömertlik durumuna göre değişir. Nitekim Allah'ın elçisi insanların en cömerdi olduğu halde bazı düğünlerde et ve ekmek ikramı yerine daha basit ikramlarda da bulunmuştur. (İbn Mace, Sünen, H.No: 1908-1910)

Hz. Peygamber ashabı kirama da düğün yemeği vermelerini tavsiye etmiştir. Nitekim Abdurrahman b. Avf'ın (ö. 32/652) evlendiğini duyunca, kendisine; "Bir koyun keserek de olsa, düğün yemeği ver" (İbn Mace, H. No: 1907, Nikah, 24; Buhari, 67, 68; Darimi, At'ime, 28, Nikah, 22) buyurmuştur.

Hz. Ali (ö. 40/660) Hz. Fatıma (ö. 11/632) ile evlenirken yarım ölçek arpa almak üzere zırhını bir yahudiye bırakmış; bir miktar çekirdeği çıkarılmış kuru hurma, un, yağ ve yoğurt karıştırılarak hazırlanan bir yemek ve arpa ekmeği ikram edilmiştir. O günün şartlarında bu, iyi bir ziyafet sayılıyordu. (Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul 1981, s: 259; Ali Rıza Temel "Velime" mad. Şamil İslam Ansik. VI, 339)

Şafiîlere ve Zahiri mezhebine göre düğün yemeği vermek vacip hükmündedir.

Hanefilere göre bu yemeği vermek sünnet olduğu gibi, velime davetine katılmak da sünnettir.

Çoğunluk mezhep müctehitlerine göre ise velime davetine katılmak vaciptir. Dayandıkları delil şu hadislerdir: «Kim düğün yemeğine çağrılır ve icabet etmezse Allah'a ve Rasulüne asî olmuş bulunur» (Buhari, Nikah, 72; Müslim, Nikah, 107-110; Ebu Davud, At'ime, 1.) "Sizden biriniz düğün yemeğine çağrılınca gitsin." (Buhari, Nikah, 71, Müslim, Nikah, 96-98)

Düğün yemeklerinde haram olan şeylerin ikram edilmemesi, riya ve gösterişten sakınılması gerekir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: «Velime'yi ilk gün vermek bir haktır, ikinci gün vermek güzeldir, üçüncü günde yemek vermekte ise şöhret ve gösteriş (kokusu) vardır.» (Ebu Davud, At'ıma, 3; İbn Mace, Nikah, 25; Darimi, At'ime, 28)

Diğer yandan bu davetlere zenginlerle birlikte fakirlerin de çağrılması gerekir. Hadiste şöyle buyurulur: «Davetlerin en kötüsü, zenginlerin çağrılıp, fakirlerin mahrum edildiği düğün yemeğidir.» (Buhârî, Nikâh, 72; Müslim, Nikâh, 107, 109, 110; Ebû Dâvud, Atlime, 1; ibn Mâce, Nikâh, 25.)

İslam'da Düğün Eğlencesi Nasıl Olmalıdır

DÜĞÜN EĞLENCESİ

İslam'ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli veya üzüntülü bütün yaşama devreleri için İslam'ın öğretimi ve getirdiği hayat tarzı vardır.

Üzüntülü ve sıkıntılı günlerinde kadere teslim olmakla teselli ve sükunet bulan mü'min, sevinç ve neş'e günlerinde de bunun dışa yansıması olan nezih eğlenceye meyillidir. İnsan hayatında sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir. Evlenme merasimi ve bayramlar. Sahabe devrinde de bu iki sevinç zamanında sevinç belirtisi olarak genç kızların şarkı söylediği ve deflere vurulduğu görülür.

Hz. Peygamber ve ashab-ı kiramın bu düğün ve bayram eğlencesi île ilgili uygulama örnekleri vardır. Biz aşağıda bu örnekleri vererek İslam'ın eğlencede gösterdiği ölçü ve sınırı belirlemeye çalışacağız.

Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Nikahı ilan edin. Onu mescitlerde kıyın ve onun üzerine def çalınız." (Tirmizî, Nikah, 6.)

Hz. Aişe, Es'ad İbn Zürare'nin (ö. 1/622) yetim kalmış kızı Fariga (r. anha)'yı himayesine alıp büyütmüştü. Evlenme çağına gelince onu Ensar'dan Nebît İbn Cabir (r.a) ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Aişe şöyle der: "Döndüğümüzde, Allah'ın Rasulü bize; erkek tarafının bizi nasıl karşıladığını ve neler konuşulduğunu sordu. Ben de "selam verdik, hayır ve bereket diledik" dedim. Allah elçisi; "Ey Aişe sizin eğlenceniz yok mu? Çünkü Ensar eğlenceden (oyundan) hoşlanır" buyurdu. Şurayk'ın rivayeti şöyedir: "Ey Aişe! Gelinle birlikte def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi?" Ben, "Cariye ne diyecek" diye sorunca şöyle buyurdu:

Şöyle diyecek: Size geldik, size geldik. Allah bize de size de hayat versin. Kızıl altın olmasaydı, bâdiyenize konaklamazdı. Sarı buğday olmasaydı, bakireleriniz semirmezdi".

İbn Mace'deki rivayette, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ensar, gönlü sevgi dolu olan bir kavimdir. Onlara; "Size geldik, size geldik, Allah bize de size de hayat versin" şarkısını söyleyecek birisini gönderseydiniz." (İbn, Mace, Nikah, 21; A. İbn Hanbel, IV, 78.)

Rubeyye binti Muavviz (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben evlendiğim zaman, Rasulullah (s.a.s) geldi ve yatağımın üzerine oturdu. Bu sırada cariyelerimiz def çalıp, Bedir günü şehit düşen atalarımız hakkında mersiyeler söylemeye başladılar. İçlerinden birisi; "Bizim aramızda yarın olacakları bilen Peygamber var" anlamında bir mısra okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Bunu bırak (böyle söyleme), söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle" buyurdu. (Tirmizî, Nikah, 6; İbn Mace, Nikah, 21; bk. İbn Hacer, Fethu'l-Barî, XI, 108; Tirmizi, Şerhu Tuhfeti'l-Ahvazi, Kahire, 1967, IV, 211, 212) İbn Mace'deki rivayet şöyledir: "Hayır, bunu söylemeyiniz. Çünkü yarın olacakları bilen Allah'tır." (İbn Mace, Nikah, 21; Buhari, Tefsiru Sure-i Ra'd, 1; İbn Hanbel, II, 52)

Yukarıdaki hadisler nikahın def ve ifadeleri meşru olan bazı şarkılarla ilanının mubah olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber (s.a.s)'ın düğün cemiyetinde olduğu gibi, bayram günlerinde veya bazı sportif gösteriler sırasında da nezih eğlenceyi müsamaha ile karşıladıklarını görüyoruz. Aşağıdaki uygulamalar bunu gösterir.

Hz. Aişe (r. anha) anlatıyor: "Bir gün Allah'ın Rasülü benim yanıma girdi. Yanımda iki de cariye vardı. Buas günü sarkısını söylüyorlardı. Rasulullah (s.a.s) yatağa uzandı ve yüzünü öbür yana çevirdi. Bu arada babam Ebü Bekir de yanımıza girdi ve beni azarlayarak; "Rasulullah'ın yanında şeytan çalgısını mı çalıyorsunuz?" dedi. Rasulullah (s.a.s) ona dönerek; "onları bırak" buyurdu. Başka bir rivayette Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ey Ebu Bekir, her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır." (Buharî, ideyn, 3; ibn Mace, Nikah, 21; ibn Hanbel, VI, 187.)

Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'le birlikte seyrettiği bir spor oyunu da şudur, Hz. Aişe şöyle anlatır: "Bir bayram günüydü. Sudanlılar Mescid-i Nebevî'de kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben istedim, ya da Rasulullah (s.a.s); "Bakmayı arzu ediyor musun?" buyurdu. Ben de, "Evet isterim" dedim.

Beni arkasında durdurdu, yanağım yanağı üzerinde idi. Oyuncuları; "Haydin Erfide oğulları, göreyim sizi" diyerek teşvik ediyordu. Ben usanıncaya kadar baktım. Bana "Yeter mi?" buyurdu. "Evet" dedim. "O halde içeriye git" buyurdu " (Buharî, îdeyn, 2. Cihad. 81: Müslim, îdeyn, 19.)

Yukarıdaki ilk hadise göre, şarkı söylemek caiz olmasaydı, Rasulullah'ın evinde söylenmez, ya da Allah'ın Rasulü'nün bunu açıkça menetmesi gerekirdi. Hz. Ebü Bekr'in karşı çıkması, Hz. Peygamber'in dinlenme saatinde rahatsız edilmesi ve bunu edebe aykırı görmesinden dolayı olmalıdır.

Ancak hadiste bayramdan söz edilmesi nezih şarkının yalnız sevinç günlerinde caiz olabileceğini gösterir. (İbnü'l-Arabi, Ahkamü'l-Kur'an, III, 9)

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist