| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

İslam İlmihali

18 "erkek" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"erkek" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Evlilikle Doğan Malî Hak ve Sorumluluklar - Giriş

Evlilikle Doğan Malî Hak ve Sorumluluklar - Giriş

İslâm'da hür, akıllı ve ergin her mü'min erkek ve kadın dinin emir ve yasaklarına muhatap olur. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetler yanında, ticarî, iktisadî ve malî konularda sorumluluklar başlar. Kendi malvarlığı üzerinde dilediği gibi tasarruf etme ehliyetine kavuşur. Ancak ergin olduğu halde malını yönetebilecek bilgi ve tecrübeyi kazanamayan erkek çocuğu reşid sayılmadığı için malları üzerinde bir süre daha veli yardımı ile tasarrufta bulunur.

Rüdş yaşı kişisel eğitim, sosyal ve fizik çevre ya da özel yeteneklerin etkisine bağlı olarak erginlikten önce veya sonra yahut erginlik çağı ile birlikte gerçekleşebilir. Erginlik çağının alt sınırı kızlarda 9, erkeklerde 12 yaştır. Üst sınırı ise çoğunluk müctehitlere göre her iki cinste 15 yaştır. Ebû Hanîfe'ye göre üst sınır erkekte 18, kızda 17 yaştır. Bu yaşlara ulaşanlarda erginlik belirtileri görülmese bile hükmen ergin sayılırlar.(el- Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî, VII, 172.)

Rüdş yaşına ulaşan kimseden mali velayet kalkar ve malvarlığı üzerinde tam tasarruf hakkına sahip olur. İslâm'da rüşd yaşı için belli bir alt sınır getirilmemiştir. Erginlik çağına gelince malı saçıp savuracağından korkulursa Ebû Hanife'ye göre 25 yaşına kadar bir önlem olarak malı kendisine teslim edilmez. Çoğunluk müctehitlere göre ise, yaşa bakılmaksızın, kişinin reşid olduğu anlaşılıncaya kadar üzerindeki malî velayet devam eder.

Allahü Teâlâ şöyle buyurur: "Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri yetiştirip deneyin. Eğer onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin." (en-Nisâ', 4/6.) Bu duruma göre mümeyyiz küçük ergin olunca hemen malı kendisine teslim edilmez ve bu malı yönetebilecek bir olgunluğa (rüşd) ulaşıp ulaşmadığı araştırılır.

Osmanlı Devleti uygulamasında 1288 tarihli bir padişah fermanı ile, yirmi yaşını doldurmamış kimselerin rüşd davalarının reddedilmesi öngörülmüştür. (Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm, III, 78, 79.)

İşte ister reşid olarak kendi serveti üzerinde tam tasarruf hakkına sahip olsun, isterse bu tasarruf velinin yardım ve katkısı ile gerçekleşmiş bulunsun, akıllı ve ergin bir erkek evlendiği zaman eşinin mehir ve nafaka gibi mali haklarını üstlenmiş olur. Yine doğacak çocukların geçim masrafları da babanın üzerine vaciptir. Yeme, içme, giyim ve barınma harcamaları ile ev için gerekli olan eşya ve çeyiz kadının geçim masrafları arasında sayılabilir. Eşlerden birinin ölümü durumunda diğerinin ona mirasçı olması da evlilikle doğan mali haklardandır. Biz miras konusunu ileride ayrıca inceleyeceğimiz için, onun dışında kalan diğer mali hakları aşağıda açıklayacağız.

Yürürlük Kazanması Başkasının İcazetine Bağlı Olan (Mevkûf) Evlilik

MUTEBERLİK BAKIMINDAN EVLİLİĞİN ÇEŞİTLERİ

Yürürlük Kazanması Başkasının İcazetine Bağlı Olan (Mevkûf) Evlilik

Yürürlük (nefaz) şartlarında eksiklik bulunan evliliğe mevkûf evlilik denir.  Burada akdin tamamlanması kendi icazetine bağlı olan kimse, icazet verinceye kadar nikâh akdi askıda kalır ve yürürlük kazanamaz.

Mevkuf evlilik kapsamına giren nikâh çeşitleri şunlardır:

A) Velinin izni gerektiği halde bu izin alınmadan yapılan evlilik. Temyiz gücüne sahip fakat henüz erginlik çağına gelmemiş bulunan bir erkek veya kız çocuğunun velisinden izinsiz evlenmesi durumunda, veli icazet verinceye kadar evlilik yürürlük kazanamaz. İcazet verilmezse evlilik ortadan kalkar. İcazetten önce cinsel birleşme olursa fasit nikâh hükümleri uygulanır.

B) Yetkisiz (fuzulî) kimse tarafından akdedilen evlenme. Velayet veya vekâlet gibi bir yetkiye dayanmaksızın, başkasını evlendiren kimseye "fuzûlî" denir. Fuzûlînin evlendirdiği kişi, bu evliliği öğrenince, kabul ederse nikâh akdi yürürlük kazanır. Aksi durumda ortadan kalkar.

C) Vekilin yetkisini aşarak aktettiği evlilik. Vekil, temsil ettiği kimseyi belli bir kadınla evlendirme görevini üstlenmişken, bundan başkası ile evlendirse evlendirilen kişi icazet verirse akit yürürlük kazanır. Aksi durumda ortadan kalkar.

İslam'da Düğün Yemeği Nasıl Olmalıdır

DÜĞÜN YEMEĞİ (Velîme)

İslam, nikahın ilan edilmesini, neşe ve sevincin bir belirtisi olarak def'e vurulmasını istemiş, bununla evli olanla bekar olanı, helal ile haramı birbirinden ayırmayı hedeflemiştir. Çünkü bakire veya dul kadının, şahitlerin önünde nikah akdi yapılmış olsa bile sessizce bir erkekle birlikte yaşamaya başlaması çevreyi kötü zanna düşürür ve bu iki kişi zina töhmeti altında kalır. İşte İslam, mü'minlerin evliliğinin yapılacak bir düğün merasimi ve bu arada davetlilere verilecek bir yemekle (velime) çevreye duyurulmasını istemiştir,

Düğün dolayısıyla verilen yemeğe "velîme" denir. Velîmede misafir, eş-dost ve yöredeki fakirlere yemek ikramı esastır. Düğün yemeği uygulaması cahiliyye dönemine kadar uzanır. Hz. Peygamber, ilk eşi Hz. Hatice ile evlenirken iki deve kestirerek davetlilere yemek ikram etmiştir. Amcası Ebu Talib de bu münasebetle evinde bir ziyafet düzenleyerek Hz. Peygamber'i ve Hz. Hatice'yi davet etmişti.

Önceden yalnız örf olan velîme Hz. Peygamber'in uygulaması ile sünnete dönüşmüştür. Hz. Peygamber, Hz. Zeynep'le evlendiğinde bir koyun kesmiş, Safiyye (r. anha) ile evliliğinde ise hurma ve kavut (sevik) ikram etmiştir. Düğün yemeğinin miktarı ve kalitesi düğün sahibinin mali gücüne ve cömertlik durumuna göre değişir. Nitekim Allah'ın elçisi insanların en cömerdi olduğu halde bazı düğünlerde et ve ekmek ikramı yerine daha basit ikramlarda da bulunmuştur. (İbn Mace, Sünen, H.No: 1908-1910)

Hz. Peygamber ashabı kirama da düğün yemeği vermelerini tavsiye etmiştir. Nitekim Abdurrahman b. Avf'ın (ö. 32/652) evlendiğini duyunca, kendisine; "Bir koyun keserek de olsa, düğün yemeği ver" (İbn Mace, H. No: 1907, Nikah, 24; Buhari, 67, 68; Darimi, At'ime, 28, Nikah, 22) buyurmuştur.

Hz. Ali (ö. 40/660) Hz. Fatıma (ö. 11/632) ile evlenirken yarım ölçek arpa almak üzere zırhını bir yahudiye bırakmış; bir miktar çekirdeği çıkarılmış kuru hurma, un, yağ ve yoğurt karıştırılarak hazırlanan bir yemek ve arpa ekmeği ikram edilmiştir. O günün şartlarında bu, iyi bir ziyafet sayılıyordu. (Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul 1981, s: 259; Ali Rıza Temel "Velime" mad. Şamil İslam Ansik. VI, 339)

Şafiîlere ve Zahiri mezhebine göre düğün yemeği vermek vacip hükmündedir.

Hanefilere göre bu yemeği vermek sünnet olduğu gibi, velime davetine katılmak da sünnettir.

Çoğunluk mezhep müctehitlerine göre ise velime davetine katılmak vaciptir. Dayandıkları delil şu hadislerdir: «Kim düğün yemeğine çağrılır ve icabet etmezse Allah'a ve Rasulüne asî olmuş bulunur» (Buhari, Nikah, 72; Müslim, Nikah, 107-110; Ebu Davud, At'ime, 1.) "Sizden biriniz düğün yemeğine çağrılınca gitsin." (Buhari, Nikah, 71, Müslim, Nikah, 96-98)

Düğün yemeklerinde haram olan şeylerin ikram edilmemesi, riya ve gösterişten sakınılması gerekir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: «Velime'yi ilk gün vermek bir haktır, ikinci gün vermek güzeldir, üçüncü günde yemek vermekte ise şöhret ve gösteriş (kokusu) vardır.» (Ebu Davud, At'ıma, 3; İbn Mace, Nikah, 25; Darimi, At'ime, 28)

Diğer yandan bu davetlere zenginlerle birlikte fakirlerin de çağrılması gerekir. Hadiste şöyle buyurulur: «Davetlerin en kötüsü, zenginlerin çağrılıp, fakirlerin mahrum edildiği düğün yemeğidir.» (Buhârî, Nikâh, 72; Müslim, Nikâh, 107, 109, 110; Ebû Dâvud, Atlime, 1; ibn Mâce, Nikâh, 25.)

Mezhep İmamlarının Müzikli Eğlence İle İlgili Görüşleri

MEZHEP İMAMLARININ MÜZİKLİ EĞLENCE İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

 1) Hanefîlerin görüşü:

Hanefîlere göre fuhşu ve günahı beraberinde getiren teganni caiz değildir. Son devir fakihlerinden İbn Abidîn (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir: "Haram olan tegannî bir erkeğin veya diri olan bir kadının yahut şarabın heyecan uyandıran niteliklerini anlatan şarkı türü sözcüklerle, müslüman veya zimmiyi (ehl-i kitap tebea) hicveden sözlerdir. Ancak bu gibi sözleri sırf şiir söylemek veya fesahat ve belagatını göstermek için okursa caiz olur. Mevcut olmayan bir kadının niteliklerini dile getiren tegannî de caizdir. Ancak bu sözleri bir takım müzik aletleri eşliğinde söylerse, yine kaçınmak gerekir. Bazı bilginler de eğer kafiyeleri dizmek ve fasih konuşmak gayesiyle makamlı okursa bir sakıncası yoktur demiştir. Yalnızlığını gidermek için tegannîde bulunmanın da bir sakıncası olmadığı söylenmiştir. (İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, V, 305; Terc. a.g.e., XV, 344; İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadir, VI, 35, 36)

Büyük müfessir el-Kurtubî (ö. 971/1273) musikinin lehinde ve aleyhinde olan bazı hadisleri zikrettikten sonra şöyle demiştir: "Bu ve benzeri hadisler yüzünden İslam bilginleri teganninin haram olduğunu söylemişlerdir. Bu çeşit tegannî nefisleri fuhşa tahrik eder ve arzuları tatmine teşvik eder. Sükunet halindekini harekete getiren ve gizliyi açığa çıkaran laubaliliğe yol açar. Bu çeşit şarkıda kadının anılması ve güzelliğinin tasvir edilmesinde ve şarabın anılmasında insanı heyecana götüren bir yön vardır. İşte böyle bir tegannî ve eğlencenin yasaklandığı konusunda görüş birliği vardır. (el-Kurtubi, a.g.e., XVI, 54) Diğer yandan el-Kurtubî haram olan kazançları şöyle sıralamıştır: "Haram olduğu konusunda görüş birliği bulunan kazançlar şunlardır: Faiz, zina ücreti, rüşvet, ağıtçı kadının aldığı ücret, şarkıcının ücreti, hıyanet (zimmet) yoluyla mal almak, gayptan ve göklerden haber vermek üzere alınan ücret; çalgı çalmak, oynamak ve benzeri bütün batıl yollarla alınan ücret." (el-Kurtubi, a.g.e., II, 3)

2) Mâlikîlerin görüşü:

Mâlikî fakihlerinden Ebû Bekir İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148) şöyle der: "İçinde Mâlik b. Enes'in (ö. 179/795) de bulunduğu çoğunluk bilginlere göre teganni kalbleri heyecana getiren eğlencelerdendir. Ne Kur'an'da ve ne de sünnette onun haram olduğuna dair açık bir delil yoktur. Bunun aksine sahih hadiste mubah olduğuna delil vardır. Nitekim Hz. Ebû Bekir bir gün Hz. Âişe'nin yanına girer. O anda onun yanında Ensar'ın mersiyelerini söyleyen iki cariye vardır. (Bu hadisin tamamını yukarıda yazmıştık). Bu duruma göre tegannî (şarkı terennüm etmek) haram olsaydı, dış görünüş bakımından Hz. Ebû Bekir hoş karşılamasa da, Hz. Peygamber'in evinde böyle bir tegannî'nin olmaması gerekirdi. Hz. Peygamber ruhsat ve merhamet yoluyla onu kabul ile karşıladı. Sonuçta tegannînin haram olduğuna dair nakledilen her hadis ve söylenen her delil senet yönünden de inandırıcılık bakımından da zayıftır. Hz. Peygamber'den sabit olan husus, O'nun iki bayramda ve bağırıp çağırmaksızın ölüye ağlarken teganniye ruhsat verdiğidir." (İbnü'l-Arâbi, Ahkâmü'l-Kur'an, III, 9, 10.)

Diğer yandan Mâlikî mezhebi müctehitleri şarkı dinleme konusunda şu şartları öngörmüşlerdir: "Tegannî (şarkı terennümü) müzik aletli olmamak, sürekli bulunmamak ve toplum içinde ünlü olmamak şartıyla şarkı dinlemek mekruhtur. Çünkü sürekli olarak teganni (şarkıcılık) ile uğraşmak insanın mürüvvetini düşürür ve şahitlik yapma hakkının düşmesine de neden olabilir" (el-Hattâb, Mevâhibu'l-Celil, VI, 135.)

3) Şâfiîlerin görüşü:

Safîilere göre tegannî ile ilgili deliller onun mubah olduğunu gösterir. Çünkü bunda develeri yürütmeyi canlandırma, uyuyanı uyandırma gibi yararlar da vardır. Onu dinlemek de dinletmek de mubahtır. Aletsiz tegannî'de bulunmak ve dinlemek mekruhtur. Hz. Âişe hadisinin varlığı bunun haramlık yönünü düşürür. (eş-Şirbinî, Muğnîl-Muhtâc, VI, 428.)

Büyük İslâm bilgini el-Gazzâlî (ö. 505/111), el-İhyâ adlı eserinde musiki konusuna geniş yer vermiş, bununla ilgili delilleri karşılaştırarak şu sonuca varmıştır: Musiki ister insan sesi isterse bir müzik aleti ile icra edilsin, bunu icra edenin veya dinleyenin durumuna göre haram, mekruh, mubah, hatta müstehap olabilir. Şöyle ki; dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolu olan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır. Vakitlerinin çoğunu müziğe harcayan ve bununla uğraşmayı alışkanlık haline getiren kimse için müzik mekruhtur. Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mubah; Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde sadece güzel duyguları harekete geçiren kimse için ise müzik müstehaptır.

Diğer yandan nass ve kıyas şarkı, ney, davul, def ve benzeri müzik âletlerini dinlemenin mubah olduğunu gösterir. (el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, II, 238 vd. III, 109.)

Şafiî fakihlerinden el-Mâverdî (ö. 450/1058) tegannî hakkında şöyle der: Hicazlılar vecdi arttırması ve beraberinde haramın bulunmaması şartıyla, tegannîye sürekli olarak ruhsat vermişlerdir. (İsmail Kaya, «Tegannî» md. Şamil İslâm Ansik., VI, 157 vd.)

4) İzzüddîn İbn Abdisselâm'm görüşü:

Şarkı ve müzikle ilgili araştırma ve değerlendirme yapan bilginlerden birisi de İzzüddîn b. Abdisselam'dır. O şöyle demiştir: "Haram şarkıları dinlemek, âlemlerin Rabbine karşı cüretkâr cahillerin yanlışlarındandır. Eğer şarkı dinlemek onların zannettiği gibi Allah'a yakınlık nedeni olsaydı, Peygamberler onu yapmayı ve ümmetine öğretmeyi ihmal etmezlerdi. Bu, ne peygamberlerin birinden ve ne de evliyanın büyüklerinden nakledilmemiştir. Semavî kitaplardan hiçbirisi de buna işaret etmemiştir. Allahü Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Bugün size dininizi kemâle erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'dan hoşnut oldum" (el-Mâide, 5/3)

Çalgı âletleri ile oynanan oyunları dinlemek dinden olsaydı, Hz. Peygamber bunu açıklardı. Halbuki o, şöyle buyurmuştur: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, sizi cehenneme yaklaştıran veya cennetten uzaklaştıran hiçbir şey bırakmadım ki, size onu yasaklamamış olayım." (İzzüddîn b. Abdi'sSelâm, Kavâidü'l-Ahkâm fî Masâlihi'l-Enâm, I, 216.) Diğer yandan İzzüddîn b. Abdisselâm ud, rebab ve kanun gibi bilinen telli âletleri çalmanın ve dinlemenin dört mezhebin meşhur olan görüşüne göre haram olduğunu söyler. En sağlam görüşe göre ise bu küçük günahlardandır. Sahabe, tabiîler ve müctehit imamlardan bir topluluk ise bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. (ez-Zuhaylî a.g.e., VII, 127)

Sonuç olarak Hz. Peygamber bazı evlenme merasimlerinde ve bayram günlerinde kız çocuklarının def çalarak şarkı söylediklerini duymuş ve buna engel olmak istememiştir. Hatta Hz. Âişe'nin büyütüp evlenmesine öncülük ettiği yetim bir kızın koca evine götürülürken, yanlarında niçin defçi bir kadın götürmediklerini Allah'ın elçisi, Hz. Âişe'den sormuştur. (bk. Tirmizi, Nikâh, 6; Miras, Tecrîd-i Sarih Terc. III, 151 vd.) Bütün bu delil ve uygulamalar fuhuş, içki, kumar gibi haramları beraberinde getirmemek ve şarkının sözleri de kadın ve şarap tasviri veya mü'minleri hicvetmek gibi unsurlar taşımamak şartıyla dinlemenin mubah olduğunu gösterir. Ancak gerek şarkı ve gerekse müzik, dinleyenin cinsel duygularını tahrik ediyor, fuhuş ve içkiye teşvikte bulunuyorsa mü'minlerin bu gibi şarkı, türkü ve müzik aletleriyle icra edilen ses gösterilerinden uzak kalması gerekir.

Diğer yandan kadının şarkısı yine kadınlarca dinlenmelidir. Çünkü kadının sesinin özellikle şarkı melodileri eklenince, erkek bakımından cinsel duyguları tahrik ettiğinde şüphe yoktur. Özellikle şarkıcının kendisini bizzat veya televizyon kanalında görüntü ile birlikte dinlemenin manevî riski daha büyüktür.

Bu yüzden mü'min düğün, bayram vb. sevinçli günlerinde güzel ses ve nezih bir müzik âleti icrası dinlemek istiyorsa bu arzusunu günümüzde kaset hâline getirilen ilâhi, kaside, Kur'an-ı Kerîm, dini musiki dinlemekle yetinmeyi şiar edinmelidir. Bununla birlikte düğünlerde hanımların kendi aralarında olmak şartıyla, def kaset vb. âletlerden yararlanarak nezih bir eğlence yapmaları da İslâm'ın ruhuna uygun düşer.

İslam'da Düğün Eğlencesi Nasıl Olmalıdır

DÜĞÜN EĞLENCESİ

İslam'ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli veya üzüntülü bütün yaşama devreleri için İslam'ın öğretimi ve getirdiği hayat tarzı vardır.

Üzüntülü ve sıkıntılı günlerinde kadere teslim olmakla teselli ve sükunet bulan mü'min, sevinç ve neş'e günlerinde de bunun dışa yansıması olan nezih eğlenceye meyillidir. İnsan hayatında sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir. Evlenme merasimi ve bayramlar. Sahabe devrinde de bu iki sevinç zamanında sevinç belirtisi olarak genç kızların şarkı söylediği ve deflere vurulduğu görülür.

Hz. Peygamber ve ashab-ı kiramın bu düğün ve bayram eğlencesi île ilgili uygulama örnekleri vardır. Biz aşağıda bu örnekleri vererek İslam'ın eğlencede gösterdiği ölçü ve sınırı belirlemeye çalışacağız.

Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Nikahı ilan edin. Onu mescitlerde kıyın ve onun üzerine def çalınız." (Tirmizî, Nikah, 6.)

Hz. Aişe, Es'ad İbn Zürare'nin (ö. 1/622) yetim kalmış kızı Fariga (r. anha)'yı himayesine alıp büyütmüştü. Evlenme çağına gelince onu Ensar'dan Nebît İbn Cabir (r.a) ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Aişe şöyle der: "Döndüğümüzde, Allah'ın Rasulü bize; erkek tarafının bizi nasıl karşıladığını ve neler konuşulduğunu sordu. Ben de "selam verdik, hayır ve bereket diledik" dedim. Allah elçisi; "Ey Aişe sizin eğlenceniz yok mu? Çünkü Ensar eğlenceden (oyundan) hoşlanır" buyurdu. Şurayk'ın rivayeti şöyedir: "Ey Aişe! Gelinle birlikte def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi?" Ben, "Cariye ne diyecek" diye sorunca şöyle buyurdu:

Şöyle diyecek: Size geldik, size geldik. Allah bize de size de hayat versin. Kızıl altın olmasaydı, bâdiyenize konaklamazdı. Sarı buğday olmasaydı, bakireleriniz semirmezdi".

İbn Mace'deki rivayette, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ensar, gönlü sevgi dolu olan bir kavimdir. Onlara; "Size geldik, size geldik, Allah bize de size de hayat versin" şarkısını söyleyecek birisini gönderseydiniz." (İbn, Mace, Nikah, 21; A. İbn Hanbel, IV, 78.)

Rubeyye binti Muavviz (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben evlendiğim zaman, Rasulullah (s.a.s) geldi ve yatağımın üzerine oturdu. Bu sırada cariyelerimiz def çalıp, Bedir günü şehit düşen atalarımız hakkında mersiyeler söylemeye başladılar. İçlerinden birisi; "Bizim aramızda yarın olacakları bilen Peygamber var" anlamında bir mısra okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Bunu bırak (böyle söyleme), söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle" buyurdu. (Tirmizî, Nikah, 6; İbn Mace, Nikah, 21; bk. İbn Hacer, Fethu'l-Barî, XI, 108; Tirmizi, Şerhu Tuhfeti'l-Ahvazi, Kahire, 1967, IV, 211, 212) İbn Mace'deki rivayet şöyledir: "Hayır, bunu söylemeyiniz. Çünkü yarın olacakları bilen Allah'tır." (İbn Mace, Nikah, 21; Buhari, Tefsiru Sure-i Ra'd, 1; İbn Hanbel, II, 52)

Yukarıdaki hadisler nikahın def ve ifadeleri meşru olan bazı şarkılarla ilanının mubah olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber (s.a.s)'ın düğün cemiyetinde olduğu gibi, bayram günlerinde veya bazı sportif gösteriler sırasında da nezih eğlenceyi müsamaha ile karşıladıklarını görüyoruz. Aşağıdaki uygulamalar bunu gösterir.

Hz. Aişe (r. anha) anlatıyor: "Bir gün Allah'ın Rasülü benim yanıma girdi. Yanımda iki de cariye vardı. Buas günü sarkısını söylüyorlardı. Rasulullah (s.a.s) yatağa uzandı ve yüzünü öbür yana çevirdi. Bu arada babam Ebü Bekir de yanımıza girdi ve beni azarlayarak; "Rasulullah'ın yanında şeytan çalgısını mı çalıyorsunuz?" dedi. Rasulullah (s.a.s) ona dönerek; "onları bırak" buyurdu. Başka bir rivayette Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ey Ebu Bekir, her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır." (Buharî, ideyn, 3; ibn Mace, Nikah, 21; ibn Hanbel, VI, 187.)

Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'le birlikte seyrettiği bir spor oyunu da şudur, Hz. Aişe şöyle anlatır: "Bir bayram günüydü. Sudanlılar Mescid-i Nebevî'de kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben istedim, ya da Rasulullah (s.a.s); "Bakmayı arzu ediyor musun?" buyurdu. Ben de, "Evet isterim" dedim.

Beni arkasında durdurdu, yanağım yanağı üzerinde idi. Oyuncuları; "Haydin Erfide oğulları, göreyim sizi" diyerek teşvik ediyordu. Ben usanıncaya kadar baktım. Bana "Yeter mi?" buyurdu. "Evet" dedim. "O halde içeriye git" buyurdu " (Buharî, îdeyn, 2. Cihad. 81: Müslim, îdeyn, 19.)

Yukarıdaki ilk hadise göre, şarkı söylemek caiz olmasaydı, Rasulullah'ın evinde söylenmez, ya da Allah'ın Rasulü'nün bunu açıkça menetmesi gerekirdi. Hz. Ebü Bekr'in karşı çıkması, Hz. Peygamber'in dinlenme saatinde rahatsız edilmesi ve bunu edebe aykırı görmesinden dolayı olmalıdır.

Ancak hadiste bayramdan söz edilmesi nezih şarkının yalnız sevinç günlerinde caiz olabileceğini gösterir. (İbnü'l-Arabi, Ahkamü'l-Kur'an, III, 9)

İslam'da Geçici Evlenme Engelleri-2

3) İddete bağlı evlenme engeli:

Evliliğin ölüm, boşanma veya fesih sebeplerinden biriyle sona ermesi halinde kadının yeniden evlenebilmek için beklemek zorunda olduğu süreye "iddet" denir. Bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi İslam hukukunda da evliliğin sona ermesi halinde doğacak çocuğun nesebini belirleme ve kadına yeniden evlenebilmek için bir düşünme süresi sağlama gibi nedenlerle iddet şartı ve prensibi getirilmiştir.

İslam'da iddet, evliliğin sona erme nedenine göre değişik sürelere bağlanmıştır.

Evliliğin kocanın ölümü île sona ermesi halinde kadının bekleyeceği iddet süresi dört ay on gündür. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi kendilerine dört ay on gün beklerler." (el-Bakara, 2/234)

Evlilik hangi nedenle sona ererse ersin, kadın gebe ise iddetin süresi doğuma kadardır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Gebe kadınların iddetlerinin sonu, çocuklarını doğurmalarıdır.'' (et-Talak, 65/4) Ashab-ı Kiram'dan Sübey'atü'1-Eslemi (r. anha) gebe iken doğum yaptı, ancak dört ay on gün geçmemişti. Durumu Rasülullah (s.a.s)'e sordu: Rasul-i Ekrem doğumla iddetinin bittiğini ve dilerse yeniden evlenebileceğini kendisine bildirdi. (el-Cassas, a.g.e., Berut, t.y.,I,3)

Hz. Ali ve İbn Abbas'a göre, kocası ölen hamile kadın iki iddetten uzun olanı uygular.

Kadın evlilik dışı cinsel birleşme sonucu hamile kalmışsa, eğer kadın suç ortağı olan erkekle evlenecekse iddete tabi olmayıp hemen evlenebilir. Altı ay geçtikten sonra çocuk dünyaya gelirse nesebi bu erkekten sabit olur. Altı aydan önce doğum olduğunda, koca zinadan söz etmeyerek çocuğun kendisinden olduğunu söylerse, yine neseb bu ikrar nedeniyle sabit olur. Burada daha önceki bir nikah akdinin varlığı veya şüpheye dayalı bir cinsel birleşmenin vuku bulduğu düşünülür. Çünkü müslümanın prensip olarak iyi olduğu kabul edilir ve kötü olabilecek hali örtülür.

Zina eden kadın zina etmeyen bir erkekle evlenirse, Hasan el-Basrî gibi bir grup bilgine göre, nikah akdi münfesih olur. Ancak çoğunluk müctehitlere göre böyle bir evlilik caizdir. Bu konuda delil şu ayettir: "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz. Bu mü'minler üzerine haram kılınmıştır." (en-Nûr, 23/3.) İlk grup bilginler ayetin açık anlamını esas alarak haramlık anlamı verdiler. Çoğunluk fakihler ise ayetin bu işin çirkinliğini anlattığını, dolayısıyle "zem" anlamı taşıdığını söylediler. Dayandıkları delil şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir adam geldi ve şöyle dedi: Benim karım kendisine dokunan yabancı erkek elini geri çevirmez, yani zina eder. Hz. Peygamber: "Onu kendinden uzaklaştır" buyurdu. Adam dedi: "Nefsimin onun ardına düşmesinden korkarım". Rasulullah (s.a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Öyleyse onun cinsel yönünden, yararlan." (Nesaî, Nikah, 12, Talak, 34.) Diğer yandan Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Haram, helali haram kılmaz." (İbn Mace, Nikah, 63.)

Hanefilere göre, zina etmemiş bir erkek, zina eden, fakat hamile olmayan bir kadınla evlense, nikah akdi sahih olur. Eğer kadın hamile ise, Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, yine nikah geçerli olur, fakat cinsel birleşme doğuma kadar geciktirilir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 149: Döndüren, a.g.e.,s: 232.) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, suyunu, başkasının çocuğu üzerine akıtmasın." (Tirmizi, Nikah, 35; Ebu Davud, Nikah, 44; A. b. Hanbel, IV, 108, 109) İmam Züfer'e göre ise, zinadan hamile olan kadınla evlilik akdi geçerli değildir. Çünkü bu gebelik cinsel temasa engel olup, akde de engeldir. Nitekim hamilelik zina yoluyla olmasa da evlilik akdine engeldir.

Boşanan kadının iddeti üç defa hayız görüp temizlenmesidir. Ayette şöyle buyurulur: "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme süresi beklerler." (el-Bakara, 2/228) Buna göre, kadın temizlik günlerinde boşanmışsa, üçüncü hayızın bitiminde iddet tamam olur. Hayızlı iken boşanmışsa; içinde boşandığı ilk hayız dışındaki üç hayız sonunda iddet bitmiş olur. Ancak hayızlı iken boşama bid'attır.

Hayız görmeyen küçüklerle, hayızdan ümit kesen yaşlıların iddeti üç aydır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kadınlarınızdan artık hayızdan ümit kesmiş olanlarla, henüz hayız görmeyecek kadar küçük olan kadınların iddeti, şüphelenirseniz biliniz ki üç aydır." (et-Talak, 65/4.) Buna göre, ergin olmayan veya 55 yaşını geçen kadının iddet süresi üç aydır.

Diğer üç mezhebin aksine Malikîler henüz cinsel birleşmeye tahammül edemeyecek kadar küçük olan veya kocası cinsel organdan yoksun bulunan kadını bekleme mecburiyetine tabi tutmazlar.

4) Çok eşliliğe bağlı evlenme engeli:

İslam'dan önce Arabistan'da çok karılılığın sınırsız bir şekilde uygulandığı bilinen bir husustur. Ancak çok eşlilik daha çok kabile reisleri için söz konusu idi. Halktan erkeklerin çoğunluğu ise tek eşli idi. (bk. Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1967, II, 112 vd.)

Eski İran, Çin, Brehmenler hukukunda, Bâbil'de Hammurabi Kanunlarında birden fazla kadınla evlilik esası kabul edilmişti. Roma hukukunda istfraş, yani evli olmaksızın birlikte yaşama mevcuttu. (M.Es'ad, Tarih-i İlm-i Hukuk, s:74, 97, 139, 141, 149, 165, 173.) Tevrat'da Dâvud Peygamberin bir kaç kadınla evlendiğinden söz edilir. (Samuel, 2/12, 7/8) İncil'de birden çok kadınla evlenmeyi yasak eden bir hüküm yoktur. Bu nedenle XVI ncı yüzyıla kadar hristiyanlarda çok evlilik normal sayılırdı. Hatta Filozof Herbert Spenser'e göre XI nci yüzyılda İngiltere'de Kilise, kadının başka bir erkeğe belli bir süreyle ödünç (iâre) verilebileceği hakkında kanun çıkartmıştır. (bk. M. es-Sibâî, el-Mer'e Beyne'l-Fıkh ve'l-Kanûn, s:210 vd.)

İslam'da çok evliliğe bazı şartlarla izin verilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Eğer yetim kızlar hakkında (adaleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin. Şayet bu suretle de adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz o zaman bir tane ile yahut malik olduğunuz cariye île yetininiz." (en-Nisa, 4/3)

Buna göre, aralarında eşitliği sağlamak şartıyla erkeğin aynı zamanda dört kadınla evli bulunması İslam'a göre mümkündür. Artık bir beşincisi ile evlenemez. Ancak Hz. Peygamber bu yasağın dışındadır. (bk. el-Ahzab, 33/52; el-Cassas, a.g.e., III, 368, 369; İbn Kesir, el-Muhtasar, III, 107)

5) Sıhrî civar hısımlığından doğan evlenme engeli:

İki kız kardeşle veya eşinin teyzesi veya halası ile aynı zamanda evlenilemez. Aksi halde sonraki tarihli evlilik geçerli olmaz. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı), ancak cahiliyye devrinde geçen geçmiştir." (en-Nisa', 4/23.) Bu yasak, hadis-i şeriflerle genişletilerek, karının halası ve teyzesi de yasak kapsamına alınmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Karı ile hala ve teyzesi bir nikah altında toplanamaz." (Buharî, Nikah, 27; Müslim, Nikah, 33, 34, 36, 40.)

Birbirine çok yakın olan kadınlarla aynı anda evlenmenin yasaklanmasının sebebi, daha çok ahlakîdir. Gönüllerinde karşılıklı sevgi ve saygı bulunması gereken iki kız kardeşi veya yeğen ile teyze veya halayı aynı zamanda nikahlamak, onlar arasında bir kıskançlık ve rekabete yol açar ve sila-i rahim kesilir. Süt kız kardeş, süt hala ve süt teyzelerin durumu da böyledir.

Yahudilikte, iki kız kardeşle aynı zamanda evlenmek önceleri meşru iken sonradan neshedilmiştir. (bk. Ahd-i Atik,Tekvin, XXIX, Levililer, XVII, 18.)

6) Başkası ile evli olmaktan doğan engel:

İslam, kadın için tek evlilik prensibini benimsemiştir. Bu nedenle kadın için evli bulunmak aynı anda bir başka evlenmeye engel teşkil eder. Ayet-i Kerîme'de şöyle buyurulur: "Savaş esiri olarak sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna olmak üzere, diğer bütün kocalı kadınlarla (evlenmeniz de size haram kılındı)" (en-Nisa, 4/24)

Evli kadın kocasından boşanır veya kocası ölürse, iddetini tamamladıktan sonra, başka bir erkekle evlenme yasağı ortadan kalkar. Bu bakımdan evlilik kadın açısından geçici evlenme engeli teşkil eder.

Bulaşıcı ve bir takım ağır hastalıklar İslam'da evlenme engeli sayılmamıştır. İmam Ebû Hanife ve İmam Şafiî'ye göre hastanın evlenmesi caizdir. Ancak erkekteki bazı hastalık ve kusurlar nedeniyle kadının mahkemeye başvurarak evliliği sona erdirmesi mümkündür.

Hac'da iken ihramlı olmaktan doğan evlenme engelini Hanefî mezhebi kabul etmemiştir. Ancak böyle bir durumda zifaf, ihramdan çıktıktan sonraya geciktirilir. Diğer üç mezhep imamına göre ise ihramlı iken evlenen kimsenin nikahı batıldır. Mülkiyet ilişkisinden doğan engelin ise bu gün uygulama alanı kalmamıştır. (İbn Rüşd, a.g.e., II, 36, 39; el-Kasani, a.g.e., 264, 272)

Not: Her ne kadar yukarda bulaşıcı bir takım hastalıklar islam açısından evlenme engeli sayılmamıştır denmiş olsa da, bu günkü koşullar ve aidis hastalığı düşünüldüğünde böyle bir hastalığın islam açısından evlenme engeli olması gerekir. Çünkü aidis hastası olan bir kadın ve erkeğin bu hastalığı eşine ve çocuğuna geçireceğinden bu aile yuvasının sıhhatinden, söz edilemez. Bunun neticesinde hastalığın çokça yayılarak toplumu ve aileleri tehtit edeceğide malumdur. Bu manada böyle bir hastayla islam açısından da evlenilmemesi gerekir diye düşünüyorum. Zaten şu anki koşullar itibariyle böyle bir hastayla hiç kimse evlenmek istemez. Eğer vakti zamanında bu tür bir hastalık olsaydı içtihad yapan din alimlerimiz bunu evlenme engeli olarak zikrederlerdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. 

İslam'da Geçici Evlenme Engelleri-1

GEÇİCİ EVLENME ENGELLERİ

Sürekli veya mutlak evlenme engelleri hiç bir şekilde ortadan kalkmadığı halde, geçici evlenme engelleri belirli hallerde ortadan kalkabilir. Din ayrılığı, dört kadınla evli olma, üçlü boşama, iki hısımla birlikte evlenme bunlar arasındadır.

1) Din ayrılığı:

Müslüman kadın veya erkek, müşriklerle evlenemez. Müşrik kapsamına Allah'tan başka şeylere, yani aya, güneşe, tabiat güçlerine tapanlar girdiği gibi; ateistler, Bahailer ve Kadiyaniler de girer. Allah'ın şerîatından başka sistemlere inanıp İslamî bir devlet ve toplum düzeni kabul etmeyenler de aynı hükme bağlıdır.

Allah Teala şöyle buyurur: "(Ey iman edenler!) Allah'a eş tanıyan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye, müşrik bir kadından -bu sizin hoşunuza gitse de- elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar (mü'min kadınları) nikahlamayın. Mü'min bir köle, müşrik erkekten -o sizin hoşunuza gitse de- daha hayırlıdır". (el-Bakara, 2/221) Bu yasağa uymadan yapılacak bir evlilik batıl olur.

Müslüman bir erkeğin hristiyan veya yahudi bir kadınla evlenmesine ise cevaz verilmiştir. Çünkü ailenin reisi kocadır ve doğacak çocuklar babanın dininden sayılır. Diğer yandan ehl-i kitap kadınlarla evlenmek İslam'ın yayılmasına yardımcı olur.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: ".... Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar dahi, siz onların mehirlerini verip nikah edince (size helaldir)" (el-Maide, 5/5)

Hz. Ömer, yukarıdaki ayetin açık müsadesine rağmen, Medayin valisi Huzeyfe (r.a.)'e evli bulunduğu yahudi kadını boşamasını yazmıştır. Bunun sebebi, ehl-i kitap kadınlarla evlenmenin kötüye kullanılması ve müslüman kadınlara rağbetin azalmasıdır. Bu, hükmü kaldırma değil, geçici bir uygulamadır.

Ashab-ı kiramdan yalnız İbn Ömer ehl-i kitap kadınla evlenmeyi caiz görmemiştir. Ona bunun sebebi sorulduğunda "Allah müşrik kadınları mü'min erkeklere haram kılmıştır. Ben bir kadının "Rabbim İsa'dır" demesinden daha büyük şirk bilmiyorum" demiştir. Ancak İbn Ömer'in bu sözü haramlığa değil, kerahete hamledilmiştir. (es-Sabunî,Tefsîru Ayati'l-Ahkam, 2. baskı, Dımaşk, 1977, II, 564.)

İslam toplumuna düşman olan harbî ve ehli kitap kadınla evlenmek ise mekruhtur. Bu konuda görüş birliği vardır. (İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 372.)

Bugünkü Hristiyanlar ve Yahudiler ehl-i kitap mıdır? Kur'an-ı Kerim'de aşağıdaki ayetler bu konuda tereddütlere yol açmıştır.

"Yahudiler "Uzeyr Allah'ın oğludur", Hristiyanlar da "İsa Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri cahilce sözlerdir." (et-Tevbe, 9/30.)

"Gerçekten, "Allah, Meryem'in oğlu İsa'dır" diyenler kafir olmuşlardır." (el-Maide, 5/72.)

"Şüphesiz, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler (Allahü Teala'ya Meryem ve İsa'yı da ortak koşanlar) kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur." (el-Maide, 5/73.)

Bu ayetlerin açık hükümlerine göre, bugünkü hristiyan ve yahudilerin Allah'a ortak koşmaları sebebiyle müşrik sayılmaları ve müslümanlarla evlenmemeleri gerektiği öne sürülebilirse de, ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi serbest bırakan Maide Süresi 5. ayet bu hükmü tahsis etmiştir. İslam fakihlerinin çoğunluğu bu görüştedir. (Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, II, 15-20; el-Kasanî, a.g.e., II, 270; İbn Rüşd, a.g.e., ll, 37 vd.)

Şafiî ve Malikîlere göre ehl-i kitap kadınla evlenmek mekruhtur.

Ehl-i kitap kadınla evli bulunan müslüman bir erkek onu kilise ve havraya gitmekten ve evde içki içmekten alıkoyabilir; hayız, nifas ve cünüplük sebebiyle onu yıkanmaya zorlayamaz. (el-Fetava'ı-Hindiyye, I, 281)

Müslüman kadının müşrik veya ehli kitap bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Çünkü bu yasak ayetle belirlenmiştir. (el-Bakara, 2/221) 20 nci yüzyılda çıkarılan İslam aile hukuku kanunlarının hemen hepsinde bu hüküm açıkça ifade edilmiştir. (H.A.K. mad, 58)

2) Üçlü boşamadan doğan evlenme engeli:

a) Hülle ve dayandığı deliller:

İslâm'da kocaya, eşini üçe kadar boşama yetkisi verilmiştir. Karısını üç defa boşamışsa artık kadının bir başka erkekle geçerli bir şekilde evlenmesi ve bu ikinci evliliğin talak, fesîh veya ölümle sona ermiş olması gerekir. Koca ile eski karısı arasında mevcut bu geçici yasağı ortadan kaldırmaya yönelik muameleye "tahlil (helal kılma)" veya kısaca "Hulle" adı verilir.

Allah Teala şöyle buyurur: "Yine erkek, karısını (üçüncü defa olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir erkeğe nikahlanıp varıncaya kadar ona helal olmaz. Bununla birlikte, eğer bu yeni koca da onu boşarsa, onlar Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanırlarsa, birbirlerine dönmelerinde her ikisi hakkında bir sakınca yoktur" (el-Bakara, 2/230)

Üç talakla boşanan kadın, ikinci bir erkekle evlenince, bununla cinsel birleşmenin meydana gelmesi şarttır. Aksi halde bu ikinci evlilik herhangi bir şekilde sona erse de kadın eski kocasına dönemez.

Useyle hadisi bunun delilidir. Hz. Aişe (r. anha)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rifaa el-Kurezî (r.a.)'ın karısı Nebî (s.a.s)'e geldi ve şöyle dedi: "Ben Rifaa'nın eşi idim, beni üç talakla boşadı. Ondan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Ancak o benimle cinsel birleşmede bulunacak durumda değildi". Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Rifaa'ya dönmek istiyor musun? Sen Abdurrahman'ın, o da senin balcığından tatmadıkça bu olmaz." (Buhari, Talak, 7,37; Ebu Davud, Talak, 49; Nesai, Talak, 9; İbn Mace, Nikah, 32)

Geçerli bir hullenin şartları şunlardır:

a. Bir defada veya ayrı ayrı zamanlarda üç kere boşanan kadın, iddetini tamamlayacak;

b. Kadın bundan sonra başka bir erkekle sahih nikahla evlenecek;

c. Evlendiği ikinci erkekte cinsel birleşme meydana gelecek;

d. Ölüm veya normal bir boşanma yahut nikah feshi yoluyla bu evlilik sona ermiş bulunacak;

e. Kadın, ikinci kocadan olan iddetini tamamlamış olacak.

b) Anlaşmalı hulle ve hükmü:

Üçlü boşama ile karısını boşayan koca, başka bir erkekle anlaşır ve o da ikinci evlilikten hemen sonra kadını boşayacağını taahhüt ederse, bu şekilde anlaşmalı bir evlilik kadını ilk kocasına helal kılar mı?

Hanefilere ve bazı Şafiîlere göre, tahrîmen mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Hülle için konuşulan şart yok sayılır. Hadis-i şerifte; "Anlaşmalı nikah yapana ve kendisi için böyle bir nikah yapılana Allah'ın Rasülü lanet etti." (Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.) buyurulmuştur.

Bu hadiste, anlaşmalı nikah yapana "muhallil (helal kılıcı)" deyiminin kullanılması akdin geçerli olduğunu gösterir. el-Evzaî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Anlaşmalı nikah yapan ne kötü yapmıştır, ancak bu nikah geçerlidir." (es-Sabunî, a.g.e., l, 341.)

Diğer yandan anlaşmalı evlilik ilk kocaya gerekli teminatı sağlamaz. Çünkü ikinci erkek fikir değiştirerek evliliği sürdürmek isterse boşamaya zorlanamaz. Ancak böyle bir evlilik durumunda kadın nikah akdi sırasında talak yetkisi alırsa, istediği takdirde onun da bu evliliği sona erdirme hakkı doğabilir.

İmam Şafiî, İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre anlaşmalı evlilik batıldır. Karı bununla önceki kocasına helal olmaz. Dayandıkları delil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, anlaşmalı evlilik yapana ve yaptırana lanet etmesi ve birincisine "kiralık teke" ifadesini kullanmasıdır. (bk. Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.)

Evliliğin Yürürlük Nefaz Şartları

EVLİLİĞİN YÜRÜRLÜK (NEFAZ) ŞARTLARI    

Bir evlilik akdi sahih olarak meydana geldiği halde, bazı durumlarda hemen yürürlük kazanamaz. Evliliğin bir ehliyet eksikliğinden dolayı, başkasının icazetine bağlı olarak meydana gelmesi gibi. Yapıldığı zaman, hemen yürürlük kazanamayan evlilik şekillerini şu şekilde belirleyebiliriz. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 233 vd.; İbn Abidin, a.g.e., II, 379; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 84 vd.)

1) Hür, akıllı ve ergin erkek ve kadının aktedeceği nikah Hanefîlere göre derhal yürürlük kazanır. Cinsel birleşme helal olur, mehir gerekir ve diğer sonuçlar doğar. Ancak İmam Muhammed'e, göre böyle bir evlilik kadının velisi izin verinceye kadar askıda kalır.

Diğer yandan mümeyyiz küçüğün bizzat akdedeceği nikah da, velisi izin verinceye kadar askıda kalır. Şafiî ve Hanbelilere göre ise mümeyyiz küçüğün tasarrufları geçerli değildir.

2) Yakın veli varken uzak velinin evlendirmesi halinde, asıl yetkili olan yakın veli icazet verinceye kadar nikah akdi yürürlük kazanamaz.

Şafiî ve Hanbelîlere göre ise bu bir sıhhat şartı olup, yakın veli varken uzak veli nikah akdi yapamaz, aksi durumda evlilik geçerli olmaz. Ancak yakın velinin; akıl hastalığı, küçüklük veya kısıtlı bulunma gibi bir özrü olursa, uzak veli akdi yapabilir. (eş-Şirbini, Muğni'l-Muhtaç, II, 171; el-Meydani, el-lübab, II, 70)

3) Nikah vekilinin yetki sınırını aşması durumunda nikah akdi vekalet verenin iznine kadar askıda kalır. Mesela; bir erkek belirli bir kızla ve miktarını belirttiği mehirle evlendirmesi için birisine yetki verse, vekil onu başka bir kızla veya belirlenenden yüksek bir mehirle evlendirmiş olsa, kocanın durumu öğrenince bu evliliği kabul etme veya feshetme hakkı söz konusu olur.

4) Nikah akdini yapanın fuzulî birisi olmaması gerekir. Nikah sırasında evlendirme yetkisi bulunmayan kişiye yetkisiz temsilci (fuzulî) denir. Fuzulün akdedeceği nikahı, yetkisiz olarak temsil olunan erkek veya kadın kabul ederse, akit geçerli olur, aksi durumda ortadan kalkar.

Şafiî ve Hanbelîlere göre ise fuzülün yapacağı evlilik veya alış-veriş gibi tasarruflar geçersizdir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 86)

İslamda gizli nikahın hükmü

 

Gizli nikahın hükmü

Dışarıda açıklanmamak üzere gizlice yapılan nikah akdi caiz değildir. Ancak nikah akdi şahitlerin önünde yapılıp da, sonradan şahitlere bunu gizlemeleri ve dışarıda açıklamamaları tavsiye edilse, bu evlilik gizli yapılmış sayılır mı?

Ebu Hanîfe ve İmam Şafiî'ye göre böyle bir evlilik gizli yapılmış sayılmaz. Çünkü şahitlere sonradan yapılacak gizli tutma tavsiyeleri nikah akdine zarar vermez. (es-Serahsî, a.g.e., V, 31; İbn Rüşd, a.g.e., II, 15.)

İmam Malik ise evliliğin topluma ilanını bir şart olarak kabul ettiği için, gizli yapılan veya şahitlerden gizlemeleri istenen bir nikahı geçerli saymaz.

İmam Malik gizli nikahı şöyle tarif eder: Kocanın şahitlerden nikah akdini, daha önce evli ise önceki karısından veya ev halkı bile olsa diğer insanlardan gizlemelerini istediği nikahtır. Böyle bir evlilikte cinsel birleşme olmuşsa, şahitsiz evlilikle birleşmede olduğu gibi nikah akdi feshedilir ve bu bir bain talak (kesin boşama) sayılır. Eğer eşler cinsel birleşmeyi ikrar eder veya bu durum, zinadaki gibi dört şahitle sabit olursa her iki eşe de değnek (celde) veya recm cezası uygulanır. Ancak def çalmak veya düğün yemeği vermek yahut veli dışında tek şahitle de olsa nikah ilan edilmiş olursa, şüphe bulunduğu için had cezası düşer. Nitekim Allah'ın Rasülü; "Gücünüzün yettiği kadar, şüphe bulununca had cezalarını düşürünüz" (Tirmizî, Hudüd, 2.) buyurmuştur.

Hanbelîlere göre ise gizli tutma tavsiyesi nikahı geçersiz kılmaz. Evliliği veli, şahitler ve eşler gizlese de bu geçerli olur, fakat böyle bir gizleme mekruhtur. (Mer'a, b. Yusuf, Gayetü'l-Muntehî, 1. baskı, Dimşak, III, 27.)

Diğer yandan İbn Ebî Leyla, Ebu Sevr ve Ebü Bekr el-Esamm'a göre evlilikte şahit bulundurmak şart değildir. Bu fakihlerin dayandığı delil; "Kadınlardan hoşunuza gidenleri nikahlayın... " (en-Nisa, 4/3) ve "İçinizden bekar olanları evlendirin" (en-Nur, 24/32) ayetlerinin genel anlamıdır. Onlar bu konudaki hadisleri, ayetlerin mutlak anlamını sınırlayacak güçte görmemişlerdir.

Ancak çoğunluk müctehitler bu görüşü reddetmiş ve nikahta şahitten söz eden hadislerin meşhur olduğunu ve ayetlerin mutlak anlamını sınırlayacak güçte bulunduğunu söylemişlerdir. (ez-Zühaylî,a.g.e.,VII,71, 72

Evlenme şahidinde aranan nitelikler

Evlenme şahidinde aranan nitelikler

Evlenmede şahidin fonksiyonu, evlenmeye ilişkin icap ve kabulü işitmek ve anlamaktan ibarettir. Bunun için şahitlerin aynı yerde ve birlikte bulunmaları gerekir. Ayrı ayrı yerlerde veya aynı yerde olmakla birlikte, birbiri ardından evlenme iradelerine şahit olan kimselerin şahitlikleri geçerli sayılmaz.

Şahitte aranan nitelikler şunlardır:

a. Şahit akıllı ve ergin olmalıdır.Akıl hastası veya küçük çocukların şahitliği yeterli değildir.

b. Şahitlerin iki erkek veya bir erkek iki kadın olması gerekir. Tek şahitle nikah geçerli olmaz. Çünkü hadiste "Bir velî ve iki adaletli şahit olmadıkça nikah olmaz" buyurulmuştur. (Ebu Davud, Nikah, 19; bk. el-Bakara, 2/282)

İmam Şafiîye göre bu ayet nikah akdini kapsamaz. Kısasta ve diğer serî cezalarda olduğu gibi, nikahta her iki şahidin erkek olması şarttır. Hanbelî ve Malikîler de aynı görüştedir.

Hanefîlere göre, kadınlar nikahta taraf oldukları gibi, bir erkek için iki kadın olmak üzere şahitlik yapabilirler. Bunların şahitlikleri yalnız had ve kısas davalarında unutma ve gaflet sebebiyle kabul edilmez. Çünkü hadler şüphe ile düşer. (es-Serahsî, a.g.e., V, 32, 33; ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 74, 75; Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, S: 208, 209.)

c. Şahit hür olmalıdır. Hanbeliler dışındaki çoğunluk, şahitlerin hür olması gerektiğini söyler. Hanbelîlere göre ise, köle diğer haklar konusunda şahitlik yapabildiği gibi nikahta da şahit olabilir. Çünkü bunu yasaklayan bir ayet, hadis veya icma yoktur. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 75.)

d. Müslüman olmalıdır. İki tarafın müslüman olduğu bir evlenmede her iki şahidin de müslüman olması gerektiğinde görüş birliği vardır. Çünkü gayri müslimin müslüman üzerinde velayet hakkı yoktur. (en-Nisa', 4/141; el-Kasanî, a.g.e., II, 253.)

Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf'a göre, iki taraf veya yalnız kadın ehl-i kitaptan olursa şahitler de ehl-i kitaptan olabilir.

e. Çoğunluk fakihlere göre, görme yeteneği şart olmayıp, işitme ve anlama yeteneğinin bulunması şarttır. Bu nedenle şahidin nikah akdinde konuşulan sözleri anlaması gerekir. Çünkü şahitliğin amacı budur. Aksi halde şahit, bir söz kesme veya nişan merasimini nikah akdi sanabilir. Bu da toplumda yanlış anlamalara neden olur.

f. Şahitler evlenecek kimselerin usul, fürû veya diğer hısımlarından olabilir. Buna göre, ana, baba, dede ve nine ile, eşlerin oğul veya kızları nikahta  -yukarıda belirtilen niteliklere sahip iseler-şahit olabilirler. Çoğunluğa göre bu hısımlardan birisi veli olarak akde katılıyorsa şahit sayılmaz. (el-Kasani, a.g.e., II, 253, 254; el-Fetava'l-Hindiyye, I, 267, 268)

g. Hanefîlere göre, şahitlerin adaletli olması şart değildir. İki fasık şahidin şahitliği de yeterlidir. Çünkü fasık veli olmaya ehildir.

Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, fasığın şahitliği ile evlilik akdi sahih olmaz. Çünkü, Hz. Peygamber "Bir veli ve iki adaletli şahit bulunmadıkça evlilik olmaz" (Ebu Davud, Nikah, 19.) buyurmuştur. Ancak İmam Malik'e göre, adaletli şahit bulunmazsa ahlakî durumu bilinmeyen kimse nikahta şahitlik yapabilir. (el-Kasanî, a.g.e., II, 255; el-Cezîrî, a.g.e., IV, 25.)

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist