Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

İslam İlmihali

16 tane "evlenme" etiketli yazı bulundu (sayfa 2)"evlenme" tagli diger ogeler resimler , videolar

İslam'da Evlenmenin Hükmü

EVLENMENİN HÜKMÜ 

Evleneceklerin durumuna göre nikahın hükmü farz, vacip, sünnet, haram, mekruh veya mubah kısımlarına ayrılır.

1) Evlenmediği takdirde zinaya düşeceği kesin olan kimsenin evlenmesi farzdır. Ancak bunun için erkeğin mehri verecek ve eşinin geçimini sağlayacak güce sahip olması da gereklidir.

2) Yine evlenmezse zinaya düşme tehlikesi bulunan kimsenin - mehir ve nafakayı sağlayacak durumda ise - evlenmesi vaciptir. Hanefiler dışındaki çoğunluk fakihlere göre farz ile vacip arasında bir fark bulunmaz. (el-Kasanî, a.g.e., ll, 260 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 342.)

3) Evlenince, eşine zulüm ve işkence yapacağı kesin olan kimsenin evlenmesi haramdır. Hem zinaya düşme ve hem de eşine zulüm yapma korkusu bulunan kimsede haramlık yönü tercih edilir. Çünkü bir konuda helal ve haram birleşince, prensip olarak haram üstün tutulur ve ondan kaçınmak gerekir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de; "Evlenmeye güç yetiremeyenler, Allah kendilerini fazlu kereminden zenginletinceye kadar iffetlerini korusunlar." (en-Nur,24/33.) buyurulur.

4) Eşine zulüm yapma ihtimali bulunan kimsenin evlenmesi mekruhtur. (el-Mevsili, el-ihtiyar, III, 82)

5) Cinsel bakımdan itidal halde bulunanların evlenmesi sünnettir. İtidal; evlenmezse zinaya düşeceğinden korkulmayan, evlenirse de eşine zulüm yapacağından endişe duyulmayan kimsenin durumunu ifade eder. Bir toplumda çoğunluğun bu durumda olması asıldır. Yukarıda zikrettiğimiz, evlenemeyen gençlere oruç tutmayı tavsiye eden ve evlilik konusunda aşırı çekimser kalmaya karar veren üç sahabeyi uyaran hadisler bunun delilidir.

Diğer yandan Hz. Peygamber ve ashabı kiram evlenmişler ve onlara uyanlar da bu sünneti sürdürmüşlerdir. Tercih edilen görüş budur. (el-Fetava'l-Hindiyye, l, 267.)

İmam Şafiî'ye (ö. 204/819) göre yukarıda belirttiğimiz itidal durumunda evlenmek mubah olup, mü'min evlenme veya, evlenmeme arasında serbest bırakılır. O'na göre, boş vakitleri ibadete ayırmak ve ilimle uğraşmak evlilikten daha üstündür. Dayandığı deliller şunlardır: Allahü Teala, Yahya Peygamberi överken "...efendi, nefsine hakim ve iffetli." (Al-i İmran,3/39.) buyurarak, onun evlenmeye gücü yettiği halde kadınlardan uzak durduğuna işaret etmiştir. Eğer evlilik daha üstün olsaydı, bunu terketmek övülmezdi. Çoğunluk müctehitler ise bu örneğin daha önceki şeriat uygulaması olduğunu, İslam ümmetini bağlamadığını söylemişlerdir.

Şafiî'nin başka bir delili şu ayettir: "Haram olanlar dışındaki kadınlar, onları mallarınızdan harcayarak almak, onlarla evlenmek ve zina etmemek şartıyla size helal kılındı." (en-Nisa, 4/24.) Bir şeyin helal olması mubah olması demektir. Çünkü helal ve mubah sözcükleri eş anlamlıdır. Buna göre evlilik; yeme, içme, alış-veriş gibi mubah olan fiillerdendir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 33,34; el-Askalanî, a.g.e., III, 228 vd.: Döndüren a.g.e.. s: 183-184)

İslam'da Nişan ve Nişanlılık

 

İSLAMDA NİŞAN VE NİŞANLILIK

HITBE (Nişan) TERİMİ ve KAPSAMI

Hıtbe; belirli bir kadınla evlenme isteğini açıklayarak bunu kadına veya ailesine bildirmektir. Bu bildirme doğrudan doğruya evlenecek erkek tarafından yapılabileceği gibi, bu kişinin ailesi veya "dünürcü" denilen üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. Kızın veya ailesinin olumlu cevap vermesi durumunda "nişanlanma" meydana gelmiş olur.

Evlilik öncesi kız görme, isteme ve nişanlılık gibi bir takım işlemlerin yapılması evlenecek kişilerin ve ailelerinin birbirlerini tanımalarını sağlar. Bir ömür boyu sürmesi hedeflenen bir evlilik öncesinde böyle bir araştırma ve tanışma devresine tarih boyunca ihtiyaç duyulmuştur.

Nitekim eski Roma, Cermen ve kilise hukuklarında nişana yer verilmiştir. Hindistan'da Brahman geleneğine göre, evlenecek erkekle kızın aileleri, çocuklar henüz küçük yaşta iken nişan yaparlardı.

Eski Türklerde, İslam'a girmezden önce de nişan merasimi görülür. Kız tarafına bir elçi göndererek kız istenir, cevap olumlu olursa, kız tarafı görüş ve isteklerini, yine bu elçi aracılığı ile erkek tarafına bildirirdi. (bk. Hıfzı Timur, Ebu'l-Ulâ Madin'e Armağan, s: 1133, 1138; B. Schwarz (Terc. Bülent Davran), Aile Hukuku, Nişan Mad; Meydan Larus. "Nişan" mad. IX, 370)

İslam'da da, evleneceklerin nikahtan önce birbirini görmesi ve tanıması için "nişanlılık" devresi caiz görülmüş ve bununla ilgili düzenleme yapılmıştır. Çünkü evlilikten gaye huzurlu bir yuva kurmak ve bu huzur ortamında yeni nesilleri yetiştirmektir. Allahü Teala şöyle buyurur:

"Size nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için, eşler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve merhamet yapması da O'nun ayetlerindendir." (er-Rum, 30/21.)

Evlenme teklifi "falanla evlenmek istiyorum" şeklinde açıkça yapılabilceği gibi, üstü kapalı ve ima yoluyla konuşarak da olabilir. Kıza karşı; "Seninle evlenilir", "Şanslı olan seninle mutlu olur" veya "Senin gibi uygun bir kız arıyorum" gibi sözlerin söylenmesi kapalı evlenme teklifi niteliğindedir.

Nişan, bir evlilik akdi olmayıp, bir evlilik va'dinden ibarettir. Bu yüzde nikah akdi yapılmadıkça nişanlanmakla kız ve erkek birbirine helal olmaz ve mahremlik devam eder. Nitekim 1917 tarihli Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesi'nin 1. maddesinde; "Nişanlanmakla veya va'd ile nikah meydana gelmiş olmaz" denilerek bu durum açıkça belirtilmiştir. Bu yüzden kimi çevrelerde konuşulan; söz kesilip fatiha okununca, artık kızla erkek birbirine helal olur" gibi sözlerin İslam'la bir ilişkisi yoktur.

Müslüman bir ailenin nitelikleri-2

5) Aile içinde eve giriş ve çıkışlarda aşağıdaki edeplerin gözetilmesi gerekir.

Eve girerken zile basmak, girince selam vermek, hal-hatır sormak, çocukların ana-babalarına ait yatak odasına izinsiz girmemesi gibi edepler bunlar arasında sayılabilir.

Kur'an-ı Kerîm'de başkasının evine giriş edebi şöyle belirlenmiştir: "Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, kendinizi tanıtıp ünsiyet kurmadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız." (en-Nûr, 24/27.) Devamı olan ayetlerde ise; evde kimse yoksa, izinsiz girilmemesi ve "geri dönün" denilirse, hemen dönülmesi, ancak bu gidilen evde kendimize ait eşya bulunur, fakat o sırada evde kimse oturmuyorsa buraya girmekte bir sakınca olmadığı belirtilir. (en-Nûr, 24/28, 29.)

Diğer yandan evin içinde birlikte yaşanan erginlik çağına girmeyen çocukların, günün üç vaktinde, yatak odasına veya dinlenme yerine girerken üç defa izin istemeleri esası getirilir. Bu üç vakit; sabah namazından önce, öğleyin dinlenmek üzere yatıldığında veya yatsı namazından sonraki vakitlerdir. Çünkü bu vakitlerde, kişinin giysilerini çıkarmış olması mümkündür. Evin ergin çocuklarının da aynı şekilde izin isteyerek bu yerlere girebileceği ayrıca vurgulanmıştır. (en-Nûr, 24/58, 59.)

Ailede evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların, ziynetlerini açmamak şartıyla, yabancı erkeklerin yanında bazı giysilerini çıkarmalarının mümkün ve caiz olduğu belirtilmiştir. (en-Nur, 24/60)

Ev içinde karı-kocanın yanına belli saatlerde izinsiz girmeyi yasaklayan yukarıdaki ayetlerin inme sebebi şudur.

Mukatil bin Hayyan'a göre, ashab-ı kiramdan Esma binti Mürsed ile kocası, Nebî (s.a.s)'e yemek hazırlamışlardı. Bu arada bir takım insanlar izinsiz olarak içeri girmeye başlamıştı. Esma (r.anha) şöyle dedi: "Ey Allahın Rasulü! Bu ne çirkin bir durum. Bir kadınla erkeğin yanına, ikisi bir örtü altında iken çocukları izinsiz giriyor". Bunun üzerine yukarıdaki ayetler inmiştir. (bk. ibn Kesîr, Muhtasar, Tefsîr, İhtisar ve Tahk. M. Ali, es-Sabünî, 7. baskı, Beyrut, 1402/1981, II, 618.)

Sonuç olarak İslam'ın getirdiği bu ev içi veya dışarıdan gelenlerin görüşme edebi, insanların tecrübelerle ulaşabileceği en yararlı ve en güvenli kurallardır. Günümüzde uygulanan kilit, kapı zili, diyafon hatta görüntülü kamera sistemi vb. önlemler, görüşmelerde güveni sağlama gayesine yöneliktir. İslam 15 asır önce görüşmelerdeki bu güvenlik sistemini kurmuştur. Aynı sistem, dükkan, mağaza, depo, büro, fabrika vb. iş yerlerini de kapsamına alır. Belki kapısı herkese açık olan yerler için "giriş izni" verilmiş sayılır. İş yeri temsilcisi ile selam verilerek ünsiyet kurulmuş olur.

6) Aile fertleri, günün gerektirdiği bilgi, görgü, edep ve tecrübe ile sürekli bir gelişmenin içinde bulunmalıdır.

İslam pratik ve dinamik bir dindir. Bu yüzden müminlerin sürekli maddi ve manevî bir gelişmenin içinde olmalarını ister. Önce anne-baba çeşitli konulardaki bilgi ve amel eksikliğini gidermeye çalışmalıdır. Çocuklar da günün şartlarına göre en az lise düzeyinde bir eğitim görmeli, mümkün olursa yüksek öğrenim de yaptırılmalıdır. Ancak yüksek öğrenim gören gençler yalnız devlet kapısına güvenmemeli, kendi mesleğine uygun iş alanlarını kendi çabası ile meydana getirmeye çalışmalıdır. Mesela; ziraat fakültesinin tarım bölümünü bitiren çiftlik kurmanın, hayvancılık bölümünü bitiren hayvan çiftliği oluşturmanın yollarını aramalıdır. Madencilik sektöründe uzmanlaşanın da, maden işletmesini bizzat kurarak veya organize ederek işin başına geçmeyi hedeflemesi gerekir. Bir İslam toplumunda bu gibi yatırımların yapılmasında sermaye önemli bir rol oynamaz. Kişinin güvenilir, müteşebbis ve dürüst olması ve ufuklarının geniş bulunması yeterlidir. İslam'ın ekonomik sistemi içindeki "Mudârebe (emek-sermaye ortaklığı)", "Muzaraa (ziraat ortakçılığı)" ve "Muşârake (sermaye ortaklığı)" gibi yöntemler işletmeciye gerekli olan sermayeyi sağlamak için yeterlidir. (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, İstanbul 1993, s: 409-450, 606, 607,622-628.)

İslam, mü'minleri sürekli ilim talebine teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri düşünüp fikir üretir." ( ez-Zümmer, 39/9) "De ki: Rabbim! Benim ilmimi artır." (Taha,20/114.) "Kulları içinden ancak alim olanlar, Allah'tan (gereği gibi) korkarlar." (Fatır, 35/28.) "Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derece bakımından yükseltir." (el-Mücadele, 58/11.) Bu ayetin baş tarafında bir muaşeret kaidesine dikkat çekilir. Bir mecliste, başkalarına yer açmak ve "kalkın" denilince, yeni gelenlere yer vererek kalkmak, mü'mini edepli ve tevazu sahibi yapar. Böylece iman ve ilimle tamamlanan edep ve tevazu mümini dünya ve ahrette yüksek derecelere ulaştırır.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in ilme teşvik eden pek çok hadisleri vardır. Bir kaçını zikredeceğiz: "İlim edinmek için çalışmak her Müslüman'a farzdır." (İbn, Mace, Mukaddime, 17, en-Nevevî, bu hadis için; anlam bakımından doğru ise de sened yönünden zayıftır, demiştir.) "Bir topluluk Allah'ın evlerinden bir evde toplanır, Allah'ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse, melekler onları kuşatır, üzerlerine sekînet iner ve kendilerini ilahî rahmet kaplar. Yüce Allah onları nezdindeki kimselerin yanında anar." (Ebü Davud, Vitr, 14; İbn Mace, Mukaddime, 17.) "Allah, hakkında hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar." (Buharî, İlm, 10,13; İbn Mace, Mukaddime, 17.)

İlimle uğraşan mü'min, ihtisas alanının zirvesine çıkmayı, ticaret veya sanatla uğraşan da kendi alanında söz sahibi olmayı hedeflemelidir. Çünkü mü'min "iki günü eşit olan zarardadır" prensibine uyar ve Allahü Teala'nın; mesleğinde derinleşen sanatkarı sevdiğini bilir. Diğer yandan ilim edinmenin gayesi onunla amel etmektir. Bu yüzden çocukları pratik değeri olmayan ve günlük yaşayışta amel yönü bulunmayan teorik ilimler yerine pratik ilimlere yöneltmelidir.

Sonuç olarak bir ailede herkes kendi iş, çalışma ve meslek alanı ne ise, öncelikle kendisine her gün gerekli olan İslamî bilgileri öğrenmesi gerekir. Çiftçi bununla, tüccar ticaretle, sarraf kendi mesleği ile ilgili esasları öğrenmelidir. Hz. Ömer'in devlet başkanı olunca valilerine şu genelgeyi yayınladığı nakledilir: "Bizim çarşı ve pazarlarımızda, ticaretin dini esaslarını bilmeyen alış-veriş yapmasın." (Tirmizi, Vitr, 21)

Günümüzde ileri ülkeler bilim, teknoloji ve tıp alanlarında baş döndürücü bir gelişmenin içine girmişlerdir. İslam toplumları da bu yarışın dışında kalamaz. Avrupa Ortaçağ karanlıklarını yaşarken İslam alemi kültür ve medeniyette üstün durumda idi. Ancak günümüzde bilim ve teknoloji üstünlüğünü ele geçiren batı ülkeleri, bu üstünlüğü, geri kalmış ülkeler ve özellikle de İslam ülkeleri aleyhine kullanmaktadır. Bu yüzden İslam toplumları tarihteki bu kültür ve medeniyet değerleri ile bağlarını koparmadan bunları yeni bilgi, teknik, sanat ve becerilerle geliştirerek, yüzyılın medeniyetlerini aşmanın yollarını bulmalıdır. Bu da ciddi çalışmakla, sabırla ve kendisine rakip olarak aldığı, batılı firma ve kuruluşu aşmayı bir gaye ve ideal haline getirmekle olabilir. Cenab-ı Hak isteyene istediğini, çalışana da çalıştığının karşılığını verir. Hadiste; "İslam yücedir, onun üzerine yücelinmez." (Buhari, Cenaiz, 79) buyrulmuştur.

7) Aile bireylerinin İslam ahlakı ile ahlaklanması hedeflenmelidir.

İslam en son ve mükemmel bir din olduğu için en yüce ahlak değerleri de onda toplanmıştır. Ahlak, Arapça "huluk" sözcüğünün çoğulu olup, sözlükte; huylar, seciyeler ve karakterler anlamına gelir. İslam ahlakının esaslarını vahiy ve sünnet belirlemiştir. İslamı en güzel yaşayan ve İslam ahlakının en iyi örneklerini veren Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Sen en yüce bir ahlak üzeresin." (el-Kalem, 68/4.) "Şüphesiz, Allah'ın Resulünde, sizin için, Allah'ın rahmetini ve ahretin nimetlerini arzulayanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnek vardır." (el-Ahzab.33/21.)

Hz. Peygamber (s.a.s) hem ahlaklı yaşamış ve hem de ashabını ahlaklı olmaya çağırmıştır. Hadislerde şöyle buyurulur:

"Ben ahlakın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim." (A.b. Hanbel, II, 381; Malik, Muvatta', Hüsnü'l-Hulk, 8.)

"İnsanlara verilen şeylerin en hayırlısı güzel ahlaktır." (A.b. Hanbel, IV, 278.)

"Müminlerin iman bakımından en olgunu güzel ahlak sahibi olanıdır." (Ebu Davud, Sünne, 14; A. b. Hanbel, II, 250, 472, 527, V, 89, 99.)

"Nebî (s.a.s) insanlar arasında ahlakı en güzel olanı idi." (Buharî, Edeb, 112; Müslim, Edeb, 30; Ebu Davud, Edeb, 1.)

Hz. Aişe'den; "Allah'ın Nebîsinin ahlakı Kur'an idi" dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste ahlakın özü şöyle belirlenmiştir: "Her dinin bir ahlakı vardır. İslam'ın ahlakı ise utanmadan (haya) ibarettir." (İbn Mace, Zühd, 17; Malik, Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 9)

Sonuç olarak aile içinde çocukların yetişmesi ve eğitilmesi sırasında İslam'ın bu yüce değerlerinin onlara telkin edilmesi veya bu değerleri alabileceği kurs, okul, sohbet, seminer, kamp, konferans vb. yerleri tercihte aile reislerinin gerekli istişare ve feraseti göstermesi beklenir. Çünkü çeşitli eğitim kurumlarında yalnız pozitif ve tabiat bilimlerini okuyan gençlik, manevî ilim ve değerlerden habersiz yetişirse, belki diploma sahibi olmakta, fakat "emanete ehil" duruma gelememektedir. Allah korkusu ve ahret inancı olmayan bir kimse, hayatta ele geçirdiği makamları ve maddi imkanları kendi kişisel çıkarları için kullanabilmekte ve toplum bundan ciddi yaralar almaktadır. Bu yüzden günün gerektirdiği bilgi ve tecrübeleri kazanan imanlı gençlik, aynı zamanda sabır, tevekkül, haya, tevazu, edep gibi güzel huyları alır ve kibir, ucub, hased, kin ve yalancılık gibi kötü huyları da bırakırsa İslam toplumunun özlediği ve ihtiyaç duyduğu emanet ehilleri yetişmiş olur.

İşte mümin bir ailenin, çocuklarını böyle bir eğitimden geçirmesi ve ömür boyu güzel ahlak üzere bulunmayı hedeflemesi gerekir. Bu yolda gösterilecek gayretin, sonuç versin veya vermesin, sahibine ecir kazandıracağında şüphe yoktur.

İşte birkaç özelliğine temas ettiğimiz ailenin kuruluşunu ve aile içinde karşılaşılan çeşitli problemlere İslâm'ın getirdiği çözümleri aşağıda incelemeye çalışacağız. Evlenme konusuna geçmezden önce, buna ön hazırlık niteliğindeki kız isteme, kız görme, nişan ve nişanlılık konusu üzerinde duracağız.

Müslüman bir ailenin nitelikleri-1

cami 1) Aile meşru nikah temeline dayanır. Nikah müessesesi bütün semavî dinlerde korunmuş ve evlilikle ilgili birtakım prensipler konulmuştur. İbn Abidîn (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir. "Bizim için Hz. Adem döneminden günümüze kadar meşru olmuş, daha sonra ve cennette de devam edecek nikah ile imandan daha sürekli ibadet yoktur." (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, II, 258.)

İslam nikahsız olarak bir arada yaşayanların topluluğunu, aile yuvası saymamış ve mensuplarını evlenmeye teşvik etmiştir. Bu arada velilere ve İslam toplumunun yöneticilerine aralarındaki bekarları evlendirme görevi verilmiştir. (en-Nûr, 24/32.)  Nikah gözü ve beli haramdan korur ve mü'minin üzerinden zina töhmetini kaldırır. Diğer yandan zinanın yayılmasının yol açtığı frengi, bel soğukluğu veya aids gibi hastalıklardan mü'minler, meşru evlilik yoluyla korunmuş olurlar. Çocukların neseplerinin karışması da yine evlilikle önlenir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir. Utanma, kokulanma, diş temizleme (misvak) ve evlenme" (Tirmizî, Nikah, 1; A.b. Hanbel, V, 421.)

"Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetim! işlemezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenmeye gücü yetmeyen ise oruca devam etsin. Çünkü oruç, kendisi için haramlara karşı koruyan bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1, Hadisin ravilerinden, İsa b. Meymün el-Medînî zayıf bir ravidir. Ancak bu hadisi destekleyen başka sağlam nakil de vardır.)

2) Aile fertlerinin sağlam bir inanca ve günlük hayatta güzel amellere sahip olmaları hedeflenir. İslam bu konuda aile reisine sorumluluk yüklemiştir. Allah Teala şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlardan ateşten koruyun." (et-Tahrîm, 66/6.)

Allah'ın Rasulü de şöyle buyurmuştur:

"Sizden her biriniz birer çobansınız ve her biriniz güttüğünüzden sorumlusunuz. İslam devlet başkanı (imam) bir çobandır ve yönettiği kişilerden sorumludur. Evin erkeği bir çobandır ve aile bireylerinden sorumludur. Kadın, kocasının evi içinde bir çobandır ve güttüğünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malı üzerinde bir çobandır ve bunun yönetiminden sorumludur." (bk. Buharî, Cum'a, 11, Cenaiz, 32, İstikraz, 20, Vesaya, 9, itk, 17,19; Nikah, 81,90, Ahkam, 1; Müslim, İmare, 20; Ebu Davud, İmare, I, 13; Tirmizi, Cihad, 27)

İslam'da aileyi birbirine bağlayan asıl bağ iman birliğidir. Kan bağı bundan sonra gelir. Bu yüzden imandan yoksun olan hısımlar aile bütünlüğü dışına çıkmış olur. Nitekim, kendisine iman etmemiş olan oğlunu tufan'dan kurtarmak için dua eden Nuh peygambere Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme." (Hûd, 11/46.)

Burada, Nuh (a.s)'ın kendi soyundan olan oğlu, imansızlık nedeniyle aile dışında bırakılmıştır. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.s), aralarında hiçbir nesep bağı olmayan Selman el-Farisî'yi (ö. 36/656) kendi ailesinden saymıştır. Diğer yandan özellikle Bedir savaşında birçok sahabe, en yakınları olan babalarına veya oğullarına karşı savaşmışlardır.

3) Anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkiler karşılıklı sevgi ve saygı esasına dayanır.

Hz. Peygamber kendi çocuklarına, torunlarına ve ashabının çocuklarına karşı son derece şefkatli ve merhametli idiler. Ashabını da böyle davranmaya teşvik etmiştir.

Ebü Hureyre (r.a.)'den nakledildiğine göre bir gün Allah'ın Rasülü, torunu Hz. Hasan'ı (ö. 50/670) öpmüştü: Orada hazır bulunan el-Akra' b. Habis (r.a.) şöyle dedi: "Benim on tane çocuğum var, fakat onlardan hiçbirisini öpmem". Hz. Peygamber ona baktı ve şöyle buyurdu: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." (Buharî, Edeb, 18, 27; Müslim, Fadail, 65; Ebü Davud, Edeb, 145; Tirmizî, Birr, 12.)

Hz. Aişe'nin naklettiğine göre bir arabî Allah'ın elçisine gelerek; "Siz küçük çocukları sevip öpüyorsunuz, biz onları öpmeyiz" dedi. Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: "Allahü Teala senin kalbinden merhameti çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim?" (Buharî, Edeb, 18.)

Ebeveynin, çocuklarına acıyarak onları doğuştan gelen İslam fıtratı üzere yetiştirmesi ve ebedî hayata hazırlaması gerekir. Hadiste şöyle buyurulur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu yahudi, hıristiyan veya ateşperest yapar." (Buharî. Cenaiz. 80., Kader, 22,23,24; İbn Hanbel, II, 315, 346.) Ebü Hureyre yukarıdaki hadisi naklettikten sonra şu ayeti okumuştur: "Ey Muhammedi Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında hiç bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (er-Rum, 30/30; bk. Buhari, Tefsiru Sure: 30/1) Hanîf; eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan giden demektir. Hz. İbrahim'in tevhîd yani "Allah'ı bir tanıma dini" anlamında da kullanılır.

Diğer yandan çocukların da ana-babaya gerekli sevgi, saygı ve itaati göstermesi gerekir. Özellikle yaşlılık devrelerinde bu daha çok önem kazanır. Allahü Teala şöyle buyurur:

"Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "öf" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve; "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et" diyerek dua et." (el-İsra, 17/23, 24; bk. Lok'man, 31/14,15.)

Abdullah b. Mes'ud (r.a), Rasülullah (s.a.s)'e hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuş ve Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Vaktinde kılınan namaz"; Sonra hangisi sorusuna ise "ana-babaya iyilik (birr)" diye cevap vermiştir. (Müslim, İman, 137.)

Allah'ın Rasulü çeşitli hadislerde, ana-baba ile ilişiği kesmenin büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. (bk. Buharî, Edeb, 6, isti'zan, 35, Eyman, 16, istitabe, 1, Diyat, 2; Müslim, İman 143, 144; Ebu Davud, Vesaya, 10; Tirmizî, Birr, 4, Büyü') Haklı durumlar dışında ana-babayı üzen, onlara eza veren her fiil "ilişik kesme" sayılmıştır. Bu duruma göre, masiyet (Allah'a isyan) sayılmayan konularda ana-babaya itaat etmek vaciptir. Bu durumda onların emrine karşı gelmek ise "ilişik kesme (ukük)" kapsamına girer.

İnsanların vereceği emirlere uymak, Allah'ın emir ve yasakları ile çelişmemesi ön şartına bağlıdır. Ana-babaya itaat da bu prensiple sınırlıdır.

Enes b. Malik (r.a.), Rasülullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir "Başı siyah üzüm gibi olan Habeşli bir köle bile size vali tayin olunsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz" Başka bir rivayette şöyle buyurulur: "Ma'siyetle emredilmediği sürece, hoşuna gitse de gitmese de, müslümanın (İslam devlet başkanını dinleyip itaat etmesi gerekir. Eğer ma'siyet (Allah'a isyanı kapsayan) bir emir verilirse, dinleme ve itaat yoktur." (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 39)

Nitekim Hz. Ali'nin naklettiği seriyye (askeri müfreze) olayı da yukarıdaki ilkeyi desteklemektedir. Nebî (s.a.s) askeri bir birlik (seriyye) çıkarmış ve başlarına da Ensar'dan birisini komutan tayin ederek, kendisine itaat edilmesini emretmişti. Gidilen yerde komutan bir konuda askerlere kızarak odun toplatmış ve ateş yaktırarak içine girmelerini istemişti. Bir bölüm sahabiler ateşe girmeye karar verip, ayakta, birbirine bakarak beklemeye başladılar ve ateş sönünceye kadar o durumda kaldılar. Diğerleri, ise; "Biz Nebî (s.a.s)'e ateşten kurtulmak için tabi olduk, şimdi nasıl ateşe girebiliriz?" dediler. Durum, Allah'ın Rasülüne anlatılınca şöyle buyurdular:

"Eğer onlar ateşe girselerdi, bir daha sonsuza kadar çıkamazlardı. Emirlere itaat ancak ma'ruf olan yani iyi ve güzel bilinen, İslam'a uygun bulunan şeylerdedir." (Buharî, Ahkam, 4, Cihad, 108; Müslim imare, 38; Ebü Davud, Cihad, 87; Tirmizî, Cihad, 29; Nesaî, Bîa, 34; ibn Mace, Cihad, 40.)

Sonuç olarak oğul ve kızlar anne babaların İslam'a uygun olmayan İslamî emir ve yasaklarla çelişen emir ve isteklerine uymak zorunda değildir, Ebeveyn'in çocuklarına namaz, oruç, hac, zekat gibi açık farzları işlememe veya faizli muamele yapması, tesettürü bırakması gibi istekleri bunlar arasına sayılabilir. Çocuğun, bu ve benzeri konularda ebeveynine itaat etmemesi sorumluluk doğurmaz. Çocuğun inancını sarsacak konular da bu kapsama girer.  Nitekim ayette şöyle buyurulur: "Biz, insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme." (el-Ankebut, 29/8; bk. lokman, 31/14,15.)

4) Karı-koca arasındaki ilişkiler de karşılıklı sevgi, saygı ve güzel muaşeret esasına dayanmalıdır.

Allahü Teala, aile yuvasının "iyi geçim" esasına dayanması gerektiğini şöyle belirtir: "Eşlerinizle iyi geçininiz. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki), Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (en-Nisa',4/19.)

Muaşeret; söz ve davranışların güç yettiği kadar güzel olmasıdır. Allahın Rasülü şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlıınız, ailesine karşı en hayırlı olandır. Ben de aileme karşı hayırlı olanım." (İbn Mace, Nikah, 50; Darimî, Nikah, 55.) Hz. Peygamber eşleriyle en güzel geçim halinde idi. Daima güler yüzlü ve tatlı dilli idi. Aile fertlerine iltifat eder ve onların maişetini geniş tutardı. Hz. Aişe, Allah elçisinin kendisi ile yaptığı bir yarışı şöyle anlatır: "Rasülullah (s.a.s) benimle yarış yapmış ve ben onu geçmiştim. Bu, benim bedence zayıf olduğum bir sırada olmuştu. Daha sonra ben kilo alınca yeniden yarıştık, fakat bu kere o beni geçti." (İbn Mace, Nikah, 50; A. b. Hanbel, VI, 129,182, 261, 280; bk. Ebu Davud, Cihad, 61; A. b. Hanbel, VI, 264; İbn Kesîr, Tefsir, l, 369.)

Kadının kocasının meşru olan isteklerine uyması gerekir. Örfe ve toplum değerlerine göre ev içinde kadına ait olması gereken iş ve hizmetler "iyi geçim"in bir sonucu olarak kadın tarafından yapılmalıdır. Dengi aileler hizmetçi çalıştırmıyorsa temizlik, çamaşır ve mutfak işleri kadına ait işler arasında sayılabilir. Çocuklarının bakımı da bu kapsama girer. Kadın ma'siyet sayılan emirlere uymaya zorlanamaz. (bk. Buhari, Nikah, 94)

Allah'ın Rasülüne hangi kadının daha hayırlı olduğu sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder, kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz." (A.b. Hanbel, II, 251, 432, 438; bk. Ebu Davud, Zekat, 32; ibn Mace, Nikah, 5.)

Sonuç olarak, dünya hayatını ömür boyu birlikte yaşamaya karar veren eşler birbirinin değerini bilmeli, karşılıklı anlayış ve fedakarlık içinde İslam'ın belirlediği ilkelere uyarak Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır. Ne kadının ve ne de erkeğin hayatı çekilmez hale getirmeye hakkı yoktur. Eşlerin geçimsizliğinden özellikle aile içindeki dinî yaşantı zarar görmeye başlamışsa, tarafların İslam'ın bu konuda getirdiği önlemleri alma hakkı doğar. Öğüt, hafifçe dövme, yatakta yalnız bırakma, hakeme başvurma ve boşama bunlar arasında sayılabilir. İleride bu önlemler üzerinde ayrıca duracağımız için kısa geçiyoruz.

İslam'da Aile Kavramının Tarihi

aile  

İslam'da Evliliğin Dayandığı Esaslar

İslam'da Aile Kavramının Tarihi

Erkekle kadının meşru evlilikle kurduğu yuvaya arapçada "el-usratu", türkçede ise "aile" denir. Batı dilinde latince "familia" dan alınmış kelimeler aynı kavramı ifade eder. İslâm fıkhında aile ile ilgili esas ve hükümler "nikâh-talâk", "munâkehât-mufârakât" veya "el-Ahvâlü'ş-şahsiyye" gibi başlıklar altında incelenir.

Aile yuvası tarih boyunca sosyal ve ekonomik etkilerle kimi zaman genişlemiş, daralmış, ancak daima var olagelmiştir. Eskiden aile yalnız karı-koca ve çocuklardan ibaret değil, dede, nine, büyük dede, baba, çocuk, torun gibi usûl ve furû'dan başka kardeş, yeğen gibi civar hısımları da içine alan büyük bir topluluk idi. Kimi zaman bir aşiret,  veya bir kabile başlı başına bir aileyi teşkil ediyordu. Mülkiyet aileye ait bir nitelik taşır ve aile başkanının kişiliğinde temsil edilirdi. Özellikle Fransız devriminden sonra aile yapısı ve anlayışında değişiklikler meydana geldi. Batı kaynaklı hukuka yönelen ülkelerde fertler arasında hukukî eşitlik prensibi kabul edildi.

İslâm ise kendi mensuplarının kuracağı aile yuvasını, kendine özgü bir takım ilkelere bağladı. Çünkü aile bir toplumun çekirdeği olup, her fert aile yuvasının eğitim ve terbiyesinden geçer. Fertlerin ilk kültür ve gelenek hamurunu aileleri yoğurur.

Kur'an-ı Kerîm'de kadın ve aile ile ilgili yüzden fazla âyet vardır. Yine bu konuda bağımsız bir cilt kitap olacak kadar da Hz. Peygamber'in hadisleri mevcuttur. Diğer yandan fıkıh mezheplerinin oluştuğu devirden itibaren de her mezhebin fıkıh ve fetva kitaplarında aile ile ilgili bölümler, o mezhebin hâkim olduğu bölgelerde "kanun" olmuştur.

Osmanlılar döneminde kaleme alınan bazı fıkıh metin kitapları, belli dönemlerde, kanun maddeleri gibi devlet tarafından uygulamada esas alınmıştır. Meselâ; Osmanlı Şeyhülislam'ı Molla Hüsrev'in (ö. 885/1480) el-Gurer ve bunun şerhi ed-Dürer adlı eseri 17 nci yüzyıla kadar, hakimlerin elinde bir kanun kitabı gibidir. Bu tarihten sonra ise İbrahim el-Halebî'nin (ö. 956/1549) Multeka'l-Ebhur adlı eseri, aile hukuku konusunda resmî bir kanun görevi yapmıştır. Bu durum 1917 M. tarihine kadar sürmüştür. (Halil Cin-Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Konya 1989, s: 54.)

Diğer yandan babası Anadolu Türklerinden, annesi Mısırlı olan Kadri Paşa'nın (ö. 1306/1888), hazırladığı 647 maddelik "el-Ahkâmu'ş-Şer'iyye fî'l-Ahvâli'ş-Şahsiyye" adlı eser, yukarıda sözünü ettiğimiz el-Gurer ve el-Multeka adlı eserlerin evlenme, boşanma, miras ve benzeri aile meselelerinin kanun tarzında yazılmış şekli gibidir. (bk. Akgündüz, Külliyat, Diyarbakır 1986, s: 143 vd.; Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Konya 1988, s: 7.) Miras ve vasiyyet bölümü gibi bir iki tadilat dışında Mısır'da İslâm toplumuna halen uygulanan kanun budur. Bu kanun metnini oluşturan altı bölüm başlığı şunlardır: a) Evlenme, b) Karı-koca-nın hak ve görevleri, c) Boşanma, d) Nesep ve çocuklar, e) Vesayet, hacr, hibe ve vasiyet, f) Miras.

1917 Tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi (HAK):

Osmanlılarda ilk metin haline getirilen şer'î kanun 1876 tarihli Mecelle'dir. Mecelle tam bir medenî kanun olmayıp; şahıs, aile ve mirasla ilgili hükümleri kapsamıyordu. Bu konular yine fıkıh ve fetva kitaplarına bırakılmıştı. Bu durum ise özellikle hâkimler için zorluk arzediyordu. Bu eksikliği tamamlamak üzere özellikle evlenme ve boşanmaya ilişkin esaslar Hanefî mezhebi esas alınarak, ancak 21 kadar mesele, başta Malikîler olmak üzere diğer mezheplerden görüş alınarak hazırlanmıştır.

Hukuk-ı Aile Kararnamesi'nin baş tarafında, hazırlanış gerekçesi şu şekilde belirtilmiştir:

"Mecelle'nin aile hukuku ile ilgili hükümleri kapsamaması yüzünden, ülkemizde bu konuda, değişik din ve milletlerden, her bir gruba kendi din ve mezheplerine ait hükümlerin uygulanması ve bu hükümleri şer'î hâkimlerin bilmemesi nedeniyle, gayri müslimlerin ruhanî reislerine yargı yetkisinin verilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Halbuki devlete ait olan yargı yetkisinin, ciddi bir kontrola tabi olmayan fert veya heyetlere verilmesi, birçok sakıncaları da beraberinde getirir"

Bu kararname ile Hıristiyan ve Yahudi ruhanî reislerinin evlilik akdine, nikâhın feshine ve buna bağlı olarak karı-koca nafakasına, ilişkin anlaşmazlıklarda kaza yetkileri kaldırılmıştır.

İki kitap ve 157 maddeden ibaret olan Hukuk-ı Aile Kararnamesini; Mahmud Esad Efendi, Hafız Şevket Efendi, Said Bey, Ali Baş Hampa Efendi ve Mustafa Fevzi Efendi'den ibaret beş kişilik komisyon İslâm, Hıristiyan ve Musevî aile hükümlerini dikkate alarak hazırlamıştır. (Cin, a.g.e., s: 292, 293; Akgündüz, a.g.e., 146 vd.; Mehmet Akif Aydın, İslâm-Osmanlı Aile Hukuku, İstanbul, 1985, s: 163 vd.; Cin-Akgündüz, a.g.e., s: 55 vd.)

Kararname ayrı bölümler halinde Hıristiyan ve Musevilerin de evlenme, boşanma gibi aile mevzuatını kapsadığı için, çok hukuklu bir sistemin, tek yargı sistemi içinde yer almasının tipik bir örneğidir. Her din mensubunun kendi inancına göre ibadet ve amel yapabilmesi Osmanlı'nın bu son kanun metninde de bir daha vurgulanmıştır. İnancına uygun olarak evlenme ve buna göre boşanma, aile içi ilişkilerin yine bu inanca göre düzenlenmesi, yirminci yüzyıl toplumlarının ulaşmayı hedefledikleri bir özgürlük biçimidir. (H.A.K. metni için bk. Ceride-i İlmiyye, Yıl: 4, Sy. 34, Sh. 1004; Takvîm-i Vekâyi, 31 Teşrin-i Evvel 1333.)

İstanbul'un 1918'de İngilizler tarafından işgali üzerine HAK. yürürlükten kaldırılmış ise de, Anadolu kesiminde 1926'da Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girinceye kadar uygulandığı söylenebilir. Daha sonra Türkiye'de hükümleri ilga edilen bu kararnamenin 1953 yılına kadar Suriye'de ve günümüze kadar da kısmen Lübnan, Filistin ve İsrail'de, yine 1951 yılına kadar Ürdün'de uygulandığı görülür. Günümüz Suriye, Ürdün ve Irak aile kanunları üzerinde Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi etkili olmuş ve onlar için bir model teşkil etmiştir. (bk. Aydın, a.g.e., s: 225 vd.; Cin-Akgündüz, a.g.e. 59, 60.)

İstiklâl savaşı sonrasında Ankara hükümeti millî kökenli yeni bir Medeni Kanun hazırlamak üzere bazı komisyonlar kurmuştur. Aile Kanun tasarısını hazırlayacak olan bu komisyon 1923'te sekiz kişi ile çalışmaya başladı. Üyeler şunlardır: Sadeddin Beyefendi (başkan), Muammer Bey, Hafız Şevket Efendi, Mişon Vantura Efendi, Kemal Atıf Bey, Ahmet Samim Bey, Gönenli Mehmet Efendi ve Ömer Nasuhi Efendi. Bu komisyon H.A.K.'ne benzer bir tasarı hazırlamışsa da, meclise sunulan bu tasarı, 1924 Nisan ayında yeni Adliye Vekili Necati Bey tarafından geri alınmıştır.

11 Mayıs 1924'te yeni tadil komisyonları kurulmuş ve batıya yakınlaşmanın öngörüldüğü talimatname doğrultusunda çalışmaları istenmiştir. Ahval-i Şahsiyye komisyonu Hacı Adil Bey (başkan), Şevket Bey, Muammer Raşid Bey, Ahmed Samim ve Ömer Nasuhi (Bilmen) Efendi'den oluşmuş, ancak Ömer Nasuhi Bey sağlık nedenleri ile komisyondan ayrılmıştır. Komisyonun altı ay kadar çalışarak hazırladığı 142 maddelik aile kanunu tasarısında müslim-gayri müslim ayırımı kaldırılmış, batı hukukundan yararlanılmış, boşama yetkisi erkek ve kadına eşit olarak verilmiş ve çok kadınla evlilik hâkim iznine bağlanmıştı. 1 Aralık 1924'te adliye encümenine verilen tasarı, Türkiye için batı ülkelerinden medenî kanun alma hazırlıkları başladığından, görüşülmeden rafa kaldırılmıştır. (bk. Ceride-i Adliye, 1340-41, s: 888-891, 953-957, 1033-1036, 1117-1123; Cin- Akgündüz, a.g.e., s: 60, 61; Aydın, a.g.e., 238, 239; H. Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul, 1983 s: 161 vd.)

İslamın evliliğe verdiği önem