| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

İslam İlmihali

12 "hz.aişe" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"hz.aişe" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

İslam'da Düğün Eğlencesi Nasıl Olmalıdır

DÜĞÜN EĞLENCESİ

İslam'ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli veya üzüntülü bütün yaşama devreleri için İslam'ın öğretimi ve getirdiği hayat tarzı vardır.

Üzüntülü ve sıkıntılı günlerinde kadere teslim olmakla teselli ve sükunet bulan mü'min, sevinç ve neş'e günlerinde de bunun dışa yansıması olan nezih eğlenceye meyillidir. İnsan hayatında sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir. Evlenme merasimi ve bayramlar. Sahabe devrinde de bu iki sevinç zamanında sevinç belirtisi olarak genç kızların şarkı söylediği ve deflere vurulduğu görülür.

Hz. Peygamber ve ashab-ı kiramın bu düğün ve bayram eğlencesi île ilgili uygulama örnekleri vardır. Biz aşağıda bu örnekleri vererek İslam'ın eğlencede gösterdiği ölçü ve sınırı belirlemeye çalışacağız.

Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Nikahı ilan edin. Onu mescitlerde kıyın ve onun üzerine def çalınız." (Tirmizî, Nikah, 6.)

Hz. Aişe, Es'ad İbn Zürare'nin (ö. 1/622) yetim kalmış kızı Fariga (r. anha)'yı himayesine alıp büyütmüştü. Evlenme çağına gelince onu Ensar'dan Nebît İbn Cabir (r.a) ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Aişe şöyle der: "Döndüğümüzde, Allah'ın Rasulü bize; erkek tarafının bizi nasıl karşıladığını ve neler konuşulduğunu sordu. Ben de "selam verdik, hayır ve bereket diledik" dedim. Allah elçisi; "Ey Aişe sizin eğlenceniz yok mu? Çünkü Ensar eğlenceden (oyundan) hoşlanır" buyurdu. Şurayk'ın rivayeti şöyedir: "Ey Aişe! Gelinle birlikte def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi?" Ben, "Cariye ne diyecek" diye sorunca şöyle buyurdu:

Şöyle diyecek: Size geldik, size geldik. Allah bize de size de hayat versin. Kızıl altın olmasaydı, bâdiyenize konaklamazdı. Sarı buğday olmasaydı, bakireleriniz semirmezdi".

İbn Mace'deki rivayette, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ensar, gönlü sevgi dolu olan bir kavimdir. Onlara; "Size geldik, size geldik, Allah bize de size de hayat versin" şarkısını söyleyecek birisini gönderseydiniz." (İbn, Mace, Nikah, 21; A. İbn Hanbel, IV, 78.)

Rubeyye binti Muavviz (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben evlendiğim zaman, Rasulullah (s.a.s) geldi ve yatağımın üzerine oturdu. Bu sırada cariyelerimiz def çalıp, Bedir günü şehit düşen atalarımız hakkında mersiyeler söylemeye başladılar. İçlerinden birisi; "Bizim aramızda yarın olacakları bilen Peygamber var" anlamında bir mısra okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Bunu bırak (böyle söyleme), söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle" buyurdu. (Tirmizî, Nikah, 6; İbn Mace, Nikah, 21; bk. İbn Hacer, Fethu'l-Barî, XI, 108; Tirmizi, Şerhu Tuhfeti'l-Ahvazi, Kahire, 1967, IV, 211, 212) İbn Mace'deki rivayet şöyledir: "Hayır, bunu söylemeyiniz. Çünkü yarın olacakları bilen Allah'tır." (İbn Mace, Nikah, 21; Buhari, Tefsiru Sure-i Ra'd, 1; İbn Hanbel, II, 52)

Yukarıdaki hadisler nikahın def ve ifadeleri meşru olan bazı şarkılarla ilanının mubah olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber (s.a.s)'ın düğün cemiyetinde olduğu gibi, bayram günlerinde veya bazı sportif gösteriler sırasında da nezih eğlenceyi müsamaha ile karşıladıklarını görüyoruz. Aşağıdaki uygulamalar bunu gösterir.

Hz. Aişe (r. anha) anlatıyor: "Bir gün Allah'ın Rasülü benim yanıma girdi. Yanımda iki de cariye vardı. Buas günü sarkısını söylüyorlardı. Rasulullah (s.a.s) yatağa uzandı ve yüzünü öbür yana çevirdi. Bu arada babam Ebü Bekir de yanımıza girdi ve beni azarlayarak; "Rasulullah'ın yanında şeytan çalgısını mı çalıyorsunuz?" dedi. Rasulullah (s.a.s) ona dönerek; "onları bırak" buyurdu. Başka bir rivayette Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ey Ebu Bekir, her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır." (Buharî, ideyn, 3; ibn Mace, Nikah, 21; ibn Hanbel, VI, 187.)

Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'le birlikte seyrettiği bir spor oyunu da şudur, Hz. Aişe şöyle anlatır: "Bir bayram günüydü. Sudanlılar Mescid-i Nebevî'de kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben istedim, ya da Rasulullah (s.a.s); "Bakmayı arzu ediyor musun?" buyurdu. Ben de, "Evet isterim" dedim.

Beni arkasında durdurdu, yanağım yanağı üzerinde idi. Oyuncuları; "Haydin Erfide oğulları, göreyim sizi" diyerek teşvik ediyordu. Ben usanıncaya kadar baktım. Bana "Yeter mi?" buyurdu. "Evet" dedim. "O halde içeriye git" buyurdu " (Buharî, îdeyn, 2. Cihad. 81: Müslim, îdeyn, 19.)

Yukarıdaki ilk hadise göre, şarkı söylemek caiz olmasaydı, Rasulullah'ın evinde söylenmez, ya da Allah'ın Rasulü'nün bunu açıkça menetmesi gerekirdi. Hz. Ebü Bekr'in karşı çıkması, Hz. Peygamber'in dinlenme saatinde rahatsız edilmesi ve bunu edebe aykırı görmesinden dolayı olmalıdır.

Ancak hadiste bayramdan söz edilmesi nezih şarkının yalnız sevinç günlerinde caiz olabileceğini gösterir. (İbnü'l-Arabi, Ahkamü'l-Kur'an, III, 9)

İslam'da Geçici Evlenme Engelleri-1

GEÇİCİ EVLENME ENGELLERİ

Sürekli veya mutlak evlenme engelleri hiç bir şekilde ortadan kalkmadığı halde, geçici evlenme engelleri belirli hallerde ortadan kalkabilir. Din ayrılığı, dört kadınla evli olma, üçlü boşama, iki hısımla birlikte evlenme bunlar arasındadır.

1) Din ayrılığı:

Müslüman kadın veya erkek, müşriklerle evlenemez. Müşrik kapsamına Allah'tan başka şeylere, yani aya, güneşe, tabiat güçlerine tapanlar girdiği gibi; ateistler, Bahailer ve Kadiyaniler de girer. Allah'ın şerîatından başka sistemlere inanıp İslamî bir devlet ve toplum düzeni kabul etmeyenler de aynı hükme bağlıdır.

Allah Teala şöyle buyurur: "(Ey iman edenler!) Allah'a eş tanıyan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye, müşrik bir kadından -bu sizin hoşunuza gitse de- elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar (mü'min kadınları) nikahlamayın. Mü'min bir köle, müşrik erkekten -o sizin hoşunuza gitse de- daha hayırlıdır". (el-Bakara, 2/221) Bu yasağa uymadan yapılacak bir evlilik batıl olur.

Müslüman bir erkeğin hristiyan veya yahudi bir kadınla evlenmesine ise cevaz verilmiştir. Çünkü ailenin reisi kocadır ve doğacak çocuklar babanın dininden sayılır. Diğer yandan ehl-i kitap kadınlarla evlenmek İslam'ın yayılmasına yardımcı olur.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: ".... Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar dahi, siz onların mehirlerini verip nikah edince (size helaldir)" (el-Maide, 5/5)

Hz. Ömer, yukarıdaki ayetin açık müsadesine rağmen, Medayin valisi Huzeyfe (r.a.)'e evli bulunduğu yahudi kadını boşamasını yazmıştır. Bunun sebebi, ehl-i kitap kadınlarla evlenmenin kötüye kullanılması ve müslüman kadınlara rağbetin azalmasıdır. Bu, hükmü kaldırma değil, geçici bir uygulamadır.

Ashab-ı kiramdan yalnız İbn Ömer ehl-i kitap kadınla evlenmeyi caiz görmemiştir. Ona bunun sebebi sorulduğunda "Allah müşrik kadınları mü'min erkeklere haram kılmıştır. Ben bir kadının "Rabbim İsa'dır" demesinden daha büyük şirk bilmiyorum" demiştir. Ancak İbn Ömer'in bu sözü haramlığa değil, kerahete hamledilmiştir. (es-Sabunî,Tefsîru Ayati'l-Ahkam, 2. baskı, Dımaşk, 1977, II, 564.)

İslam toplumuna düşman olan harbî ve ehli kitap kadınla evlenmek ise mekruhtur. Bu konuda görüş birliği vardır. (İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 372.)

Bugünkü Hristiyanlar ve Yahudiler ehl-i kitap mıdır? Kur'an-ı Kerim'de aşağıdaki ayetler bu konuda tereddütlere yol açmıştır.

"Yahudiler "Uzeyr Allah'ın oğludur", Hristiyanlar da "İsa Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri cahilce sözlerdir." (et-Tevbe, 9/30.)

"Gerçekten, "Allah, Meryem'in oğlu İsa'dır" diyenler kafir olmuşlardır." (el-Maide, 5/72.)

"Şüphesiz, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler (Allahü Teala'ya Meryem ve İsa'yı da ortak koşanlar) kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur." (el-Maide, 5/73.)

Bu ayetlerin açık hükümlerine göre, bugünkü hristiyan ve yahudilerin Allah'a ortak koşmaları sebebiyle müşrik sayılmaları ve müslümanlarla evlenmemeleri gerektiği öne sürülebilirse de, ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi serbest bırakan Maide Süresi 5. ayet bu hükmü tahsis etmiştir. İslam fakihlerinin çoğunluğu bu görüştedir. (Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, II, 15-20; el-Kasanî, a.g.e., II, 270; İbn Rüşd, a.g.e., ll, 37 vd.)

Şafiî ve Malikîlere göre ehl-i kitap kadınla evlenmek mekruhtur.

Ehl-i kitap kadınla evli bulunan müslüman bir erkek onu kilise ve havraya gitmekten ve evde içki içmekten alıkoyabilir; hayız, nifas ve cünüplük sebebiyle onu yıkanmaya zorlayamaz. (el-Fetava'ı-Hindiyye, I, 281)

Müslüman kadının müşrik veya ehli kitap bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Çünkü bu yasak ayetle belirlenmiştir. (el-Bakara, 2/221) 20 nci yüzyılda çıkarılan İslam aile hukuku kanunlarının hemen hepsinde bu hüküm açıkça ifade edilmiştir. (H.A.K. mad, 58)

2) Üçlü boşamadan doğan evlenme engeli:

a) Hülle ve dayandığı deliller:

İslâm'da kocaya, eşini üçe kadar boşama yetkisi verilmiştir. Karısını üç defa boşamışsa artık kadının bir başka erkekle geçerli bir şekilde evlenmesi ve bu ikinci evliliğin talak, fesîh veya ölümle sona ermiş olması gerekir. Koca ile eski karısı arasında mevcut bu geçici yasağı ortadan kaldırmaya yönelik muameleye "tahlil (helal kılma)" veya kısaca "Hulle" adı verilir.

Allah Teala şöyle buyurur: "Yine erkek, karısını (üçüncü defa olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir erkeğe nikahlanıp varıncaya kadar ona helal olmaz. Bununla birlikte, eğer bu yeni koca da onu boşarsa, onlar Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanırlarsa, birbirlerine dönmelerinde her ikisi hakkında bir sakınca yoktur" (el-Bakara, 2/230)

Üç talakla boşanan kadın, ikinci bir erkekle evlenince, bununla cinsel birleşmenin meydana gelmesi şarttır. Aksi halde bu ikinci evlilik herhangi bir şekilde sona erse de kadın eski kocasına dönemez.

Useyle hadisi bunun delilidir. Hz. Aişe (r. anha)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rifaa el-Kurezî (r.a.)'ın karısı Nebî (s.a.s)'e geldi ve şöyle dedi: "Ben Rifaa'nın eşi idim, beni üç talakla boşadı. Ondan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Ancak o benimle cinsel birleşmede bulunacak durumda değildi". Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Rifaa'ya dönmek istiyor musun? Sen Abdurrahman'ın, o da senin balcığından tatmadıkça bu olmaz." (Buhari, Talak, 7,37; Ebu Davud, Talak, 49; Nesai, Talak, 9; İbn Mace, Nikah, 32)

Geçerli bir hullenin şartları şunlardır:

a. Bir defada veya ayrı ayrı zamanlarda üç kere boşanan kadın, iddetini tamamlayacak;

b. Kadın bundan sonra başka bir erkekle sahih nikahla evlenecek;

c. Evlendiği ikinci erkekte cinsel birleşme meydana gelecek;

d. Ölüm veya normal bir boşanma yahut nikah feshi yoluyla bu evlilik sona ermiş bulunacak;

e. Kadın, ikinci kocadan olan iddetini tamamlamış olacak.

b) Anlaşmalı hulle ve hükmü:

Üçlü boşama ile karısını boşayan koca, başka bir erkekle anlaşır ve o da ikinci evlilikten hemen sonra kadını boşayacağını taahhüt ederse, bu şekilde anlaşmalı bir evlilik kadını ilk kocasına helal kılar mı?

Hanefilere ve bazı Şafiîlere göre, tahrîmen mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Hülle için konuşulan şart yok sayılır. Hadis-i şerifte; "Anlaşmalı nikah yapana ve kendisi için böyle bir nikah yapılana Allah'ın Rasülü lanet etti." (Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.) buyurulmuştur.

Bu hadiste, anlaşmalı nikah yapana "muhallil (helal kılıcı)" deyiminin kullanılması akdin geçerli olduğunu gösterir. el-Evzaî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Anlaşmalı nikah yapan ne kötü yapmıştır, ancak bu nikah geçerlidir." (es-Sabunî, a.g.e., l, 341.)

Diğer yandan anlaşmalı evlilik ilk kocaya gerekli teminatı sağlamaz. Çünkü ikinci erkek fikir değiştirerek evliliği sürdürmek isterse boşamaya zorlanamaz. Ancak böyle bir evlilik durumunda kadın nikah akdi sırasında talak yetkisi alırsa, istediği takdirde onun da bu evliliği sona erdirme hakkı doğabilir.

İmam Şafiî, İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre anlaşmalı evlilik batıldır. Karı bununla önceki kocasına helal olmaz. Dayandıkları delil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, anlaşmalı evlilik yapana ve yaptırana lanet etmesi ve birincisine "kiralık teke" ifadesini kullanmasıdır. (bk. Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.)

Evliliğin Sıhhat Şartları

 

EVLİLİĞİN SIHHAT ŞARTLARI

Rükünlerine uyularak akdedilen bir nikahın, sonuçlarını meydana getirebilmesi için "sahih" olması gerekir. Bu da, İslam'ın belirlediği sıhhat şartlarının bulunması ile gerçekleşir. Aksi halde, eksikliğin durumuna göre nikah "batıl" veya "fasid" olur.

Evliliğin geçerli olması için bulunması gereken sıhhat şartları şunlardır:

A) Evlenecek Eşler Arasında Sürekli veya Geçici Bir Evlenme Engelinin Bulunmaması:

Eşlerin, nikah akdi sırasında evliliğe mahal olması gerekir. Bu yüzden kadının nesep, süt veya sıhrî hısımlık gibi bir nedenle erkeğe haram olması durumunda, nikah batıl olur. Bir mümin erkeğin kız, kız kardeş, anne, kardeşin kızı, hala, teyze gibi nesep hısımları veya süt anne, süt kardeş gibi süt hısımları yahut esinin annesi veya kızı gibi sıhrî hısımları ile evlenmesi ebedî olarak caiz değildir.

Diğer yandan kadının başka birisi ile evli olması veya iddetli bulunması gibi durumlarda evlenme engeli geçici olur. Kadın boşanıp iddetini bitirince onunla evlenmek mümkün ve caiz olur. Evlilik bir dış etkenden dolayı sahih olmazsa "fasit" adını alır. Cinsel birleşme olursa bazı sonuçlar meydana gelir. Fasit ve batıl evlilikler üzerinde ayrıca duracağımız için kısa geçiyoruz.

 B) İcap ve Kabulün Süreklilik Bildiren Bir Üslupla İfade Edilmesi:

Evlilik sırasında icap ve kabul geçici değil, süreklilik bildiren bir üslupla ifade edilmelidir. Evlilik "bir ay" veya "bir yıl" gibi belirli bir süre ile yapılmışsa nikah akdi batıl olur. Erkeğin kadına, "Bir ay süre ile senin cinsel yönlerinden yararlanayım" veya "Seni bir ay veya bir yıl süreyle yahut bu beldede oturduğum sürece kendime nikahladım" dese, kadın bu teklifi kabul edince, birincisine "mut'a nikahı", ikincisine ise "geçici (muvakkat) nikah" denir. Aşağıda bu çeşit nikâhları ve sonuçlarını açıklayacağız.

C) Evlilik Akdi Sırasında İki Şahidin Bulunması:

Evlilik geleceğe ait hak ve sorumluluklar doğuran bir müessese olduğu ve haramı helalden ayırdığı için, bunun topluma açıklanması, gizli kalmaması ve belirli şahitlerle belgelenmesi gerekli görülmüştür. Bu yüzden veli dışında iki şahit bulunmadıkça nikah akdi sahih olmaz. Delil ayet ve hadislerdir.

Allahü Teala şöyle buyurur: "Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa, o durumda razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın yeter." (el-Bakara, 2/282) Ayet, ticaretle ilgili olmakla birlikte evlilik akdini de kapsamına alır. Akitlerde şahit, genellikle anlaşmazlık durumunda tarafların haklarını korumada ispat kolaylığı sağlar. Evlenme akdi de eşlerin lehine ve aleyhine hukukî sonuçlar meydana getiren bir akittir. Mehir, nafaka yükümlülüğü, nesebin sabit olması, sıhrî hısımlığın doğması bunlar arasındadır. Diğer yandan evlilik akdinin topluma ilan edilerek yapılması ve şahitlerin bulunması evlileri zina töhmetinden korur.

 

1) Evlenme şahidinde aranan nitelikler:

2) Gizli nikahın hükmü:

 

D) Evlilikte Rıza ve İhtiyarın Bulunması:

Evlilik bir erkekle kadının ömür boyu birlikte yaşama ve hayatın iyi ve kötü yanlarını birlikte omuzlama ilkesine dayandığı için, başlangıçta karşılıklı rızanın bulunması asıldır. Evlenecek olanların rızasının bulunmadığı bir nikah geçerli olmaz. Bu yüzden eşlerden birisi ölüm, şiddetli dayak veya uzun süreli hapis korkusu altında evliliğe zorlansa böyle bir nikah fasit olur.

Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allahu Teala, ümmetimden yanılma, unutma ve zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır." (İbn Mace, Talak, 16.)

Hz. Aişe, zorla evlendirilen bir kızla ilgili olarak Allah'ın Rasülünün uygulamasını şöyle anlatır:

"Ensar'dan Hıdam'ın kızı el-Hansa (r. anha) Hz. Aişe'ye gelip; "Babam aile şerefini artırmak için, beni kardeşinin oğlu ile evlendirdi. Ben ise bu evliliği istemiyorum" dedi. Aişe de ona; "Rasulullah (s.a.s) gelinceye kadar bekle" dedi. Hz. Peygamber gelince Aişe ona durumu anlattı. O da kızın babasını çağırdı ve kadına seçme hakkı verdi. Bunun üzerine kadın şöyle dedi: Ey Allah elçisi! Babamın aktettiği nikahı kabul ettim. Fakat bu davranışımla kadınlara, babalarının evlilikte böyle bir yetkisi bulunmadığını bildirmek istemiştim." (Ahmed b. Hanbel, VI, 368; es-San'anî, Sübülü's-Selam, 2. baskı, III, 122 vd.; Ayrıntı için bk. Buharî, Nikah, 42; Tirmizî, Nikah, 14.)

Hanefîlere göre zorlanan kimsenin nikahı ve boşaması geçerli sayılmıştır. Çünkü zorlananın her ne kadar rızası yoksa da kasıt ve tercihi vardır. Bu da, şaka ile bir muamele yapana benzer.

Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Üç şeyin ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir. Nikah, talak ve cayılabilir boşamada eşine dönme." (Ebu Davud, Talak, 9; Tirmizi, Talak, 9; İbn Mace, Talak, 13)

1917 tarihli Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesi, Şafiî mezhebinin görüşünü esas alarak, zorlanan kişinin nikahını fasit saymıştır. (H.A.K., mad. 57; Cin, a.g.e., 167 vd.)

Evliliğin Meşru Olduğunu Gösteren Deliller

EVLİLİĞİN MEŞRU OLDUĞUNU GÖSTEREN DELİLLER 

Evliliğin meşru oluşu Kitap, Sünnet ve İcma delillerine dayanır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"Sizden bekarları ve kölelerinizle cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer onlar fakir iseler, Allah onları fazlu kereminden zenginletir. Allah her şeye gücü yeten ve her şeyi bilendir." (en-Nur, 24/32.)

"Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder tane nikahlayın. Bu kadınlar arasında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman tek kadınla evlenin veya ellerinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Bu, haksızlığa yol açmamanız için daha uygundur." (en-Nisa, 4/3; Nikahla ilgili diğer ayetler için bk. el-Bakara, 2/102, 221, 228, 230, 232, 235; en-Nisa, 4/4, 5, 19, 22-26; el-A'raf, 7/189, 190; en-Nur, 24/3, 32, 33; er-Rûm, 30/21; el-Ahzab, 33/37; el-Mümtehine, 60/10-12.)

Evlilik konusunda pek çok hadis nakledilmiştir. Allah elçisi, gençlere hitap ederek şöyle buyurmuştur:

"Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlilik yükümlülüklerine gücü yeterse evlensin. Çünkü evlilik gözü ve ırzı harama karşı daha fazla koruyucudur: Kimin evlenmeye gücü yetmezse oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için bir kalkandır." (Buharî, Savm, 10, Nikah, 2,3; Müslim, Nikah, 1, 3; Ebu Davud, Nikah, 1; Tirmizî, Nikah, 1; Nesaî, Sıyam, 43; Nikah, 3; ibn Mace, Nikah, 1; Darimî, Nikah, 2; A.b. Hanbel, l, 378, 424,425.)

Ashab-ı kiramdan üç kişi Hz. Peygamber (s.a.s)'in eşlerine onun gece ibadetini sormuşlar, belki azımsayarak birincisi "sürekli olarak gece namazı kılmaya", ikincisi "sürekli oruç tutmaya", üçüncüsü ise "kadınlardan sürekli ayrı kalmaya ve hiç evlenmemeye" karar verir. Onların bu konuşmalarını haber alan Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Bazı kimselere ne oluyor ki, şöyle şöyle demişler. Fakat ben hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum; oruç tutuyorum, tutmadığım da oluyor; kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimi terkederse benden değildir." (Müslim, Nikah, 5; Nesaî, Nikah, 4; Darimî, Nikah, 3; A. b. Hanbel, II, 158, III, 341,359, V, 409.)

Hz. Aişe'nin naklettiği bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben (kıyamet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenme gücü bulamayan da oruca devam etsin. Çünkü oruç, onun için (harama karşı) bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1. Bu hadisin senedi, rivayet zincirinde bulunan İsa b. Meymun el-Medini yüzünden zayıf sayılmışsa da, hadisi destekleyen başka rivayetler de vardır.)

Ebu Umame (r.a.)'ın naklettiği başka bir hadiste ise şöyle buyurular: "Mü'min, Allah korkusundan ve O'na itaattan sonra, iyi bir kadından yararlandığı kadar hiçbir şeyden yararlanmamıştır. Çünkü eşine emretse sözünü dinler, yüzüne baksa sevinç duyar, üzerine yemin etse, yeminini doğru çıkarır, dışa gitse, kendisinin bulunmadığı sırada iffetini ve kocasının malını korur." (İbn Mace,Nikah,5.)

Diğer yandan evlenmenin meşruluğu üzerinde, bütün ümmet görüş birliği içindedir. Ancak evlenmenin hükmü evlenecek kişinin özel durumu dikkate alınarak değerlendirilir. Diğer başlıklarda çeşitli durumlara göre konuyu açıklayacağız.

Mevlid Kandili Gecesi Ne Yapmalı

kuran 

Mevlid Kandili Nedir

Mevlit Kandili ya da Veladet Kandili (Arapça: لیلة مواليد, Mavlid (مولد), Mavlid al-Nabi (مولد النبي), İslam dininin peygamberi olan son peygamber Hz. Muhammed'in doğum gecesi aynı zamanda Hicrî Rebiul-evvel ayının onikinci gecesidir. Klasik dönemde (Asr-ı Saadet ve Dört Halife Dönemi) kandiller yer almadığı için geçmişi pek eskiye dayanmamaktadır.

Mevlid, "doğum zamanı" demektir. İslam'da Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Hz Muhammed(SAV)'in doğum günü farklı mezheplerden birçok Müslüman tarafından kutlanır. Şiiler 17. günü Mevlid günü ve 17'ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki haftayı da Vahdet Haftası ilan etmişlerdir.

Kandil Geceleri İslam'ın ilk zamanlarında var olan bir adet olmayıp, hicrî 3. asırdan itibaren mistik çevrelerde kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye'de Osmanlı Devleti padişahı II. Selim'den itibaren bu kutlama gün ve gecelerinde, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır.

"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107)

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12.gecesi doğmuştur. Milâdî takvime göre ise bu, 571 yılı Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.

O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.

O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allahın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki  daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Âl-i İmrân, 164)

Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.

Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.

Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

O âlemlerin Rabbinden, "Alemlere rahmet olarak gönderildi." Asırlara sığmayacak inkılapları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Evlâtlarını diri diri toprağa gömen babalar O'na ve getirdiği prensiplere iman ettikten sonra mükemmelleştiler, dünyaya insanlık, adalet ve medeniyet rehberi olacak hale geldiler. İnsanlar O'nun tek emriyle, kökü yüzlerce yıl derinde olan alışkanlıklarını bıraktı. 

O, yirminci asır insanının yüzyılda yerleştiremediği hakkı, hukuku, adâleti, hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir solukta yerleştirdi. Böylece cehâlet asrı bir saâdet asrı olup, çıktı. Nihayet asır, asırlara taştı. Ve O, çağlar ötesiyle kucaklaştı.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed kendisinden önceki peygamberler gibi sadece bir kavme veya millete değil, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun diğer peygamberlerden en farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler."(Sebe, 28)

İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır.  O'nu örnek almak, Kur'an'a uymaktır. Çünkü Hz. Aişe (r.a.)'nın ifâdesiyle O'nun ahlâkı Kur'an'dı.(Müslim, Misâfirîn, 139). Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in inananlar için en güzel örnek olduğunu bildirmekte ve bu hususta şöyle buyrulmaktadır:

"Andolsun, Allah'ın rasûlünde sizin için, Allah' a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21)

Bu geceyi nasıl ihya edelim?

Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber'in ümmeti olmakla şereflenmiş bulunan biz müminlere ne mutlu!  Bu geceyi vesile bilerek, O'na ümmet olmanın şuuruna erebilmek,  Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için en azından bir bol bol salavat getirip, Tesbih Namazı kılalım, bir de Hatm-i Enbiyâ yapalım.

O'na  ümmet olan müminlere gevşeklik yakışmaz.

 

Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için bir tesbih namazı kılmalı, bir de Hatm-i Enbiyâ yapmalıdır.

Tesbih namazına niyet:

„Yâ Rabbî, niyet eyledim rızâ-i şerîfin için tesbih namazına. Yâ Rabbî, bu gece teşrifleriyle âlemleri nûra garkettiğin sevgili habîbin, başımızın tâcı Resûl-i Zîşân Efendimiz'in hürmetine ve bu geceki esrârın hürmetine ben âciz kulunu da afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Allâhü Ekber“

Unutmayalım... 

Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. Yüce Allah'ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir...

 

Mevlid Kandili İle İlgili Sorular

Sual: Mevlid ne demektir, mevlid okumaya bazıları bid’at diyor doğru mu?

CEVAP

Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır.

Resulullah dünyaya gelince, amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, (Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu) diyerek kendisine müjde getirince, sevinmişti. (Ona süt vermek şartı ile, seni azat ettim) demişti. Bunun için, Ebu Leheb’in, her mevlid gecesinde, azabı biraz hafiflemektedir. Mevlid gecesi sevinen, o geceye kıymet veren müminlerin pek çok sevap kazanacağı buradan da anlaşılmaktadır. Hafız Muhammed ibni Cezeri Şafii diyor ki: (Ebu Leheb rüyada görülüp, ne halde olduğu sorulduğunda, çok azap çekiyorum. Ancak, her yıl, Rebiul-evvel ayının 12. geceleri, azabım hafifliyor. Resulullah dünyaya gelince, müjde veren cariyemi sevincimden azat etmiştim. Bunun için, bu gecelerde azabım hafifliyor) dedi. Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince, O yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mümin, Onun doğduğu gece sevinir, malını uygun yerlere dağıtır, ziyafet verir, böylece, Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ onu Cennetine sokar.) [M. Nasihat]

Resulullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshab-ı kirama ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebu Bekir de, halife iken, eshab-ı kiramı toplar, Resulullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resulullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Bugün veya ertesi gün oruç tutmakta mahzur yoktur. Tutulması iyi olur, sevap olur. Ayrıca, bu geceyi ihya için ilim öğrenmeli, mesela ilmihal okumalı, kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölü diri bütün müminlere göndermelidir.

İslam âlimleri mevlid gecesine çok önem vermişlerdir. Hazret-i Mevlana, (Mevlid okunan yerden belalar gider) buyurmuştur.

Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Hatta, Mevlid gecesinin Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildiren âlimler de vardır.

El-mukni, el-miyar ve Tenvir-ül-kulub kitaplarında Mevlid gecesinin Kadir gecesinden kıymetli olduğu bildiriliyor. (Ed-dürer-ül-mesun)

(Allahü teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse, Resulullahı övsün, düşmanlarını kötülesin) hadis-i şerifine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur. Resulullah efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de her zaman okunan Mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Bu kasidenin asr-ı saadetten sonra yazılması, bid’at olmasını gerektirmez. Çünkü Resulullahı övmek ibadettir. Her zaman Onu övücü kasideler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak bid’at değil, sevap olur. Mevlid-i şerif okumak, Resulullahın dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Her müminin Resulullahı çok sevmesi gerekir. Bu da zaten imanın gereğidir. Çok sevmek kâmil mümin olmanın da alametidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Beni ana-baba, evlat ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.) [Buhari]

(Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.) [Deylemi] (Resulullahı seven de onu çok anar.)

(Peygamberleri anmak, hatırlamak ibadettir.) [Deylemi] (Bu ibadeti, şiir olarak söylemek daha tesirli olur. Resulullah efendimizin şairleri, camide, Resulullahı öven ve kâfirleri kahreden şiirler okurlardı.)

Bunlardan Hassan bin Sabit hazretlerinin şiirlerini çok beğenirdi. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, mescide bu şair için bir minber koydurdu. Hassan bin Sabit hazretleri minbere çıkar, düşmanları kötüler, Resulullahı överdi. Resulullah efendimiz de buyurdu ki:

(Hassanın sözleri, düşmanlara ok yarasından daha tesirlidir.) [M. Nasihat]

Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi de şöyle:

(Allahü teâlâ, Resulünü övmek ve müdafaa etmek hususunda Hassanı, Ruh-ül-kuds [Cebrail aleyhisselam] ile takviye etmektedir.) [Buhari]

Peygamber efendimiz, şairin söylediği şiiri beğenip (Dişlerin dökülmesin) diye dua etmiştir. (Hakim)

Şiir hakkında hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyle:

(Şiir, öyle bir sözdür ki, güzeli daha güzel, çirkini daha çirkindir.) [Buhari]

(Büyüleyici sözler gibi, hikmetli şiirler de vardır.) [Ebu Davud]

(Bazı şiirler elbette apaçık bir hikmettir.) [Buhari]

Vehhabiler, mezhepsizler, Resulullah efendimizi öven ve Ondan şefaat isteyen müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını basıyorlar. Ülkemizde bunu açıkça söyleyemedikleri için, mevlide bid’at diyorlar. Resulullahı övmek bid'at olmaz. Bu övgüden ancak Allah’ı sevmeyen rahatsız olur. Çünkü Allahü teâlâ Onu övmektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe, 28]

(Senin için bitmeyen, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin) [Kalem 3-4]

(Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5]

(Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]

Mevlidi, erkek kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram karıştırmadan, Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Ni'met-ül kübrâ, Hadika, M.Nasihat)

Doğum gününe önem vermeyi hıristiyanlar, müslümanlardan öğrenip almışlardır.

Mevlid okumanın kıymetli bir ibadet olduğunu bildirmek için İslam âlimleri çeşitli dillerde kitaplar yazmışlardır. Bunlardan on tanesi, Keşf-üz-zünunda bildirilmektedir.

İbni Hacer-i Hiytemi hazretlerinin En-Nimet-ül-kübra isimli mevlid kitabı ile imam-ı Süyuti hazretlerinin Erreddü ala men enkere kıraetel mevlid-in-Nebi kitabı meşhurdur.

Resulullah efendimizi çok övmek, mahlukların en üstünde olduğunu söylemek, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberine verdiği üstünlükleri saymak ve Ondan şefaat istemek, büyük ibadettir. Buna karşı koymak, koyu bir cahillik, pek çirkin bir inattır. Resulullahı övmek, anmak lazım geldiğine delil olarak, Ahzab suresinin (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin) mealindeki 56.âyet-i kerimesi yetmez mi?

İslam âlimleri buyuruyor ki:

Mevlid gecelerinde toplanarak, mevlid kasidesi okumak, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. Salihlere elbise ve benzeri hediye vermek, bu geceye hürmet etmek olur. Bunları Allah rızası için yapmak çok sevap olur. (İbni Battal maliki)

Mevlid cemiyetinde, salihleri toplayıp, salevat okumak, fakirleri doyurmak, her zaman sevaptır. Fakat, bunlara çalgı gibi haram karıştırmak büyük günah olur. (Allame Zahirüddin bin Cafer)

Mevlid cemiyetinde, sadaka, hediye vermek, neşe ve sevinç göstermek, haram karıştırmadan mevlid kasidesi okutmak çok sevap olur. (Allame Nasirüddin)

Haram şeyler karıştırmadan mevlid cemiyeti yapmak müstehaptır. (S.ibni Mace şerhi)

Pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okuyan hafızın, okutanın verdiği hediyeyi alması caiz olur. Kur'an okuyup hediye almayı meslek haline getirmemelidir! Zira âdet haline gelen hediye, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar)

Ücretle okunan Kur'andan ölüye sevap hasıl olmaz. (Hidaye)

Sual: Mevliddeki (Habibim sana aşık olmuşam) ifadesi caiz mi?

CEVAP

Evet. Şimdi nefsin şehvani arzularına aşk deniyor. Dinde ise, fazla sevgiye denir.

Sual: Kadın kadına mevlid okur mu?

CEVAP

Evet. Erkekler duyarsa caiz değildir.

Sual: Mevlidde (Doğdu ol saatte...) denirken ayağa kalkılır mı?

CEVAP

Mahzuru olmaz.

Sual: Yılbaşı gecesi, toplanıp mevlid okumak uygun mu?

CEVAP

Uygun değil. Bu gecede de, her gece ne yapılıyorsa aynı şeyler yapmalı, farklı bir şey yapmamalı.

Sual: Mevlid münasebetiyle Peygamber aşırı övüldü. “O da bir beşer [insan] idi, Kur’anı getirmekle görevi bitti. Aşırı övmek şirk değil mi?

CEVAP

O, ilah değildi, elbette beşer idi, ama “Seyyid-ül-beşer” idi, bütün insanların efendisi idi. Hiç kimse Onu Allahü teâlânın övdüğü kadar övemez. Bu övgüden de ancak başka dinde olan rahatsız olur.

Hatırlatma: Bazı Hıristiyan fırkaları, doğum günü kutlamazlar. Doğum günü kutlamasına yaratıklara tapınmak derler. Selefiyeciler de doğum günü olan mevlidi bid’at sayar, Peygambere tapmak derler. Bunların, Hıristiyanlarla bu benzer inanışlarında bir sebep olması gerekir.

Sual: İslamiyet’im emretmediği bir şeyi ibadet olarak, sevab kazanmak niyetiyle yapmak bid’at olduğunu göre, mevlid okumak bid’at değil midir?

CEVAP

Hadis-i şerifte, (Beni övmek ibadettir) buyuruluyor. Resulullahı övmek, bid’at değil ibadettir. Mevlid kandilinde, Peygamber efendimizin doğum zamanlarında görülen halleri, mucizeleri okumak, dinlemek çok sevabdır. Kendisi de anlatırdı. Eshab-ı kiram da bir yere toplanıp, okurlar ve birbirlerine anlatırlardı.

Mevlid okunurken bid’atler işlenmesi, mevlidi ibadet olmaktan çıkarmaz. Bugünkü şekliyle yapılan Mevlid cemiyetlerinin çoğu bid’attir. Kadın erkek karışık oluyor, hatta teganni yapılıyor. Mevlide Kur’an-ı kerimden daha çok öncelik tanınabiliyor. Çalgı eşliğinde okuyanlar da var. Bunları ibadet olarak görmek yanlıştır. Bu yanlışlara bid’at denecek yerde, mevlidin aslına bid’at demek yanlış olur.

Nitekim devir-iskat işine de bid’at diyenler oluyor. Bugünkü yapılış şekli uygun değil diye, devir-iskat yapmaya bid’at denemez.

Mevlide bid’at diyenler, (Bugünkü mevlidlere çok bid’at karıştırılıyor) deseler doğru olur, ama Vehhabiler işin aslını inkâr ediyorlar. Peygamber efendimizin övülmesine tahammül edemiyorlar.

Efendimiz doğduğu gün

Putlar devrildi yüz üstü

Efendimiz doğduğu gün

Yıkıldı tağutun büstü

Efendimiz doğduğu gün

Hemen secdeye eğildi

Ben peygamberim dedi

Sünnet edilmiş görüldü

Efendimiz doğduğu gün

Kâinat nur ile doldu

Şeytanlar sararıp soldu

Çok garip olaylar oldu

Efendimiz doğduğu gün

Kurumuştu Save gölü

Bin yıl yanan ateş söndü

Kâfirler şaşkına döndü

Efendimiz doğduğu gün

Büyücüler âciz kaldı

Sihrini yapamaz oldu

Kisra’nın köşkü yıkıldı

Efendimiz doğduğu gün

Hz. Muhammed Mustafa (a.s) (571 - 632)

Hz. Muhammed (S.A.V), 571 yılında Mekke'de doğdu. Mekke'nin ve Arabistan'ın en nüfuslu kabilesi olan Kureyş'in, Benihaşim (Haşimoğulları) boyundandır. Babası Kureyş kabilesinin lideri ve Mekke yöneticisi olan Abdülmuttalip'in oğlu Abdullah, annesi ise yine aynı kabilenin Zühre boyundan Vehb bin Abd Menaf'ın kızı Amine idi. Babasını doğmadan, annesini ise altı yaşında kaybeden Hz.Muhammed (S.A.V), büyükbabası Abdülmuttalip'ın himayesine girdi. Hz.Muhammed (S.A.V), sekiz yaşında iken Abdülmuttalip'de ölünce, amcası Ebu Talib'in yanına alındı. 10-12 yaşlarında çobanlık yapmak zorunda kaldı. Bu ağır koşullara rağmen Hz. Muhammed (S.A.V) mazbut bir hayat sürmekte, dürüstlüğü ve doğruluğu ile tanınmaktaydı. Bu yüzden henüz gençliğinde herkesin takdir ve saygısını kazanmış, "Muhammed el-Emin" diye anılmaya başlamıştı.

Hz. Muhammed (S.A.V) gençliğinde, ticaretle uğraşan amcası ile Suriye'ye gitti. Daha sonra Hz. Hatice bint Huveylit adında zengin bir dul kadının, ticari işlerini yürütmesi için yaptığı teklifi kabul etti. Hz. Muhammed (S.A.V) 595 yılında Hz. Hatice ile evlendiğinde 25, Hz. Hatice ise bu sırada 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed (S.A.V) bu evlilikten sonra da bir süre ticaretle uğraştı. 40 yaşına yaklaşırken, hayatında dönüşüm belirtileri baş gösterdi. Bu sırada, topluluktan uzaklaşmak ve vaktinin çoğunu düşünceye dalmak eğilimi kendisine hakim olmaya başlamıştı. Bu amaçla, Mekke yakınlarında bulunan Hira dağındaki mağaraya gider, uzun süre orada kalır, vaktini düşünmekle geçirirdi. Kendisini en çok düşündüren toplumun içinde bulunduğu maddi ve manevi çöküntüydü. Hz. Muhammed (S.A.V) 40 yaşında iken, Hira dağında kendisine ilk vahi geldi. Bu vahi, Allah tarafından Cebrail adlı melek aracılığı ile gönderilmişti ve "İkra" diye başlayan surenin ilk ayetleriydi. Bunun üzerine büyük bir heyecan içinde titremeye başlayan Hz. Muhammed (S.A.V) evine döndü ve eşi Hz. Hatice'den kendisini örtmesini istedi. Sükunet bulduktan sonra yaşadığı bu olayı eşine anlattı ve vahyedilen ayetleri okudu. Hz. Hatice hemen peygamberliğine inandı ve ilk Müslüman oldu. Daha sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali ve azat ettiği kölesi Zeyd'e peygamberliğini açıkladı. Hepsi inanıp Müslüman oldular.

Hz. Muhammed (S.A.V), güvendiği kimselere, peygamber olduğunu gizliden gizliye anlatıyordu. Üç yıl süren bu gizlilik içinde hiç vahi gelmedi. Yine Hira'da iken Hz. Muhammed (S.A.V)'e ikinci vahi geldi. Hz. Muhammed (S.A.V), Allah'tan gelen emirle, işi gizlilikten çıkararak peygamber olduğunu açıkça ilan etti ve Mekke halkından peygamberliğine inanmalarını istedi. Kureyş kabilesinin şefleri Hz. Muhammed (S.A.V)'in bu davranışlarını önceden ciddiye almadılar. Fakat İslâmiyet, özellikle yoksul halk ve köleler arasında gittikçe yayılıyor ve güçleniyordu. Bunun üzerine endişeye düşen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)'e ve ona inananlara baskı yapmaya başladılar. Ayrıca İslâmiyet, onların putlarına karşı çıktığı için hem siyasi nüfuslarını kaybetmek, hem de Kabe'deki putlar sayesinde elde ettikleri maddi çıkardan yoksun kalmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Hz. Muhammed (S.A.V) ise kendisine ve arkadaşlarına yapılan tüm baskılara rağmen İslâmiyet'i yaymaya devam ediyordu. Baskılara ve işkencelere dayanamayan Müslümanların bir kısmı, Hz. Muhammed (S.A.V)'in izni ile Habeşistan'a göç etmek zorunda kaldılar.

Mekke dönemindeki belli başlı olaylardan biri de Miraç'tı. Hz. Muhammed (S.A.V) bir gece Mekke'den, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gittiğini, oradan da meleklerin eşliğinde göklere ve Allah'ın huzuruna çıktığını açıkladı. Bu olay Kureyş liderlerinin Hz. Muhammed (S.A.V)'e çok sert davranmalarına ve yalancılıkla suçlamalarına yol açtı. İslamiyet'in Mekke'de yayılmasının imkânsız denecek kadar güç olduğunu gören Hz. Muhammed (S.A.V), İslâmiyet'i daha rahat yayabileceği bir yere gitme kararı aldı. Bu amaçla Taif'e gittiğinde Taifliler, Kureyşlilerin etkisi ile Hz. Muhammed (S.A.V)'e hakaret ettiler ve kendisini çocuklarına taşlattılar.

Hz. Muhammed (S.A.V); Medine'den, Hac amacı ile Mekke'ye gelen bazı kabile liderleri ile gizlice konuşup anlaştıktan sonra Mekke'den Medine'ye Hicret edilmesine karar verdi. Müslümanların hepsinin Mekke'den çıktığını öğrenen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)'in de Medine'ye giderek İslâmiyet'in yayılmasını ve güçlenmesini önlemek için onu öldürmeye karar verdiler. Her boydan bir kişi seçilecek ve bunlar hep birlikte gidip Hz. Muhammed (S.A.V)'i öldüreceklerdi. Ancak Hz. Muhammed (S.A.V) daha önce bu olayı öğrenmiş ve Hz. Ebu Bekir ile birlikte Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Muhammed (S.A.V) ve Hz. Ebu Bekir, Mekke yakınlarında Sevr mağarasında üç gün saklandıktan sonra, 20 Eylül 622 günü Medine yakınlarındaki Kuba mevkiine vardılar. Burada Medineliler tarafından karşılanan Hz.Muhammed (S.A.V), bizzat kendisinin de inşaatında çalıştığı yeryüzünün ilk camiini Kuba'da yaptırdı.

14 günlük misafirlikten sonra Medine'ye doğru yola çıkan Hz. Muhammed (S.A.V), Kuba ile Medine arasındaki Benisalim semtinde ilk Cuma namazını kıldı ve Medinelilerin sevgi gösterileri arasında şehre girdikten sonra, Hz. Ebu Eyyubi Ensari'ya misafir oldu. Medine'de hem İslâmiyet'in ilkelerini halka öğretiyor, hem de tüm siyasi, askeri ve idari işleri orada arkadaşları ile görüşüp kararlaştırıyordu. Artık hem peygamber, hem de devlet başkanıydı. İslamiyet'e davet ettiği kabilelere elçiler gönderiyor, İslamiyet'i kabul eden yerlere valiler ve kadılar tayin ediyordu.

Hz. Muhammed (S.A.V), askeri düzenlemeler yaparak İslamiyet'i korumaya kararlıydı. Mekkeliler ise hicretin ikinci yılında düşmanca tavırlarına devam ediyorlardı. Mekke ve Medine arasında bulunan Bedir'de yapılan savaşı Müslümanlar kazandı. Mekkeliler bu savaştan sonra yeni kuvvetlerle Uhut dağı eteklerinde yeniden İslâm ordusuna saldırdı. Müslümanların lehine devam eden savaşta artçı kuvvetlerin yerlerinden ayrılarak savaşa katılmaları savaşı Mekkelilerin lehine çevirdi. Bu savaşta Hz. Muhammed (S.A.V)'in amcası Hz. Hamza ve birçok Müslüman şehit düştü ve Hz. Muhammed (S.A.V) yaralandı. Mekkeliler bu zaferden sonra 627 yılında Hayber Yahudilerini de yanlarına alarak, Medine üzerine yürüdüler. Hz. Muhammed (S.A.V) Mekkelilerin saldırılarından korunmak için Medine kentinin etrafına hendekler kazarak savunmaya geçti. 20 gün süren ablukadan bir sonuç alamayan düşmanlar dağılıp gittiler. Hendek savaşından sonra Müslümanlığın ortadan kaldırılamayacağı kanısı yaygınlaştı. Pek çok kabile İslâmiyet'i kabul etti. Mekkelilerle 628 yılında Hubeydiye anlaşması yapıldı. Hz. Muhammed (S.A.V)'in o yıl hac yapmaktan vazgeçmesini ancak ertesi yıl serbestçe gelip hac yapabileceğini öngören bu antlaşma ile Mekkeliler ilk defa Hz. Muhammed'in gücünü kabul ediyorlardı. Ertesi yıl Yahudilerin elinde bulunan Hayber kalesi ve çevresi alındı. Hz. Muhammed (S.A.V) 630 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü, direnmenin sonuç vermeyeceğini düşünen Mekkeliler şehri teslim ettiler. Mekke halkının büyük çoğunluğu İslâmiyet'i kabul etti. Bizanslılarla da çarpışan Müslümanlar, Hint okyanusundan Suriye sınırlarına, Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardı.

632 yılında 100.000 kişilik bir kafileyle hacca giden Hz. Muhammed (S.A.V) ünlü veda hutbesini okudu. Bu hutbe İslâm dinin birçok önemli ilkesinin anlatıldığı bir konuşma idi. İnsanlar arasındaki eşitlik, kadın haklarına saygı gösterilmesi, tefeciliğin ve kan davalarının yasaklanması gibi birçok sosyal konuyu kapsıyordu. Veda haccından sonra Medine'ye dönen Hz. Muhammed (S.A.V) aniden rahatsızlandı. 8 Haziran 632 tarihinde, eşi Ayşe'nin kucağında vefat etti. Hz. Ayşe'nin odasına defnedildi ve burası daha sonra türbe haline getirildi.

Hz. Muhammed'in erkek çocuklarının üçü de evlenme çağına gelmeden ölmüşler, dört kız çocuğundan yalnız Ali ile evlenen Fatma çocuk sahibi olmuştur.

Zinanın hakim önünde tesbiti

İSLÂM'IN CİNSEL HAYATI KORUMAK İÇİN ALDIĞI ÖNLEMLER

NİKASIZ BİRLEŞME VE SONUÇLARI   

6) Zinanın hakim önünde tesbiti:

Zinanın ikrar veya şahitle sabit olabileceği konusunda görüş birliği vardır.

a) Zinanın ikrar yoluyla sabit olması:

İslam'da had cezalarının tesbit yöntemleri birbirinden farklıdır. Bunu suçun niteliği belirler. Nitekim çalınan malın hırsızın elinde bulunması hırsızlık fiilinin delili olurken, ağzı şarap kokan kimseyi de bu durumu ele vermiş olur. İslam zinanın tesbitini ise çok ağır şartlara bağlamış ve kişiyi temize çıkarmak için çeşitli fırsatlar vermiştir. Bu yüzden zina ikrarı özel şartlara bağlanmıştır. İkrarın hakim önünde ayrı ayrı meclislerde ve dört kere yapılması, ikrarda bulunanın akıl hastası veya sarhoş olmaması ve dış görünüş bakımından da zina edecek durumda bulunması bu şartlar arasında sayılabilir.

Zina ikrarında zaman aşımına itibar edilmez. Diğer yandan, kendisiyle zina edildiği ileri sürülen erkek veya kadının mahkemede hazır bulunması şart olmadığı gibi, karşı taraf zinayı inkar etse bile, itiraf edene had cezası uygulanabilir. Nitekim işçinin zinası olayında Allah'ın Rasülü erkeğe dayak ve bir yıl sürgün cezası öngörürken; kadın için, "Ey Ümeys! O kadına git, itirafta bulunursa, onu recm et" buyurmuştur. (bk. es-Serahsî, a.g.e., IX, 46; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 51; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 120; Buhârî, Hudûd, 3, 38, 46, Vekâlet, 13; Tirmizî, Hudûd, 5, 8.)  Şafiî ve Malikiler, burada dört kere ikrardan söz edilmediği için, bir kere ikrarı zinanın sabit olması için yeterli bulur.

b) Dört şahitle isbat:

İkrar bulunmadığı zaman, zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört şahitle isbat edilmesi de mümkündür. Allah Teala şöyle buyurur: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin." (en-Nisa,4/15.) Diğer yandan Hz. Aişe'ye zina iftirası atan veya bunun dedikodusunu yapanlar için Yüce Allah şöyle buyurur: "Buna karşı dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki onlar bu şahitleri getiremediler, o halde onlar Allah indinde yalancıların ta kendileridir." (en-Nur, 24/13)

Dört şahidin de zina fiilini bizzat görmesi, zinanın yeri ve zamanı konusunda aynı şeyleri söylemesi gerekir. Şahit beyanları arasında çelişki bulunur ve bu çelişki yeni sorularla giderilemezse şahitlerin şahitlikleri reddedilir. Çünkü şahit ifadelerinin kesin ve çelişkisiz olması gerekir. Aksi halde suç üzerinde şüphe doğar. Şüphe ise haddi düşürür. Nitekim hadiste; "Gücünüzün yettiği kadar, şüphe bulununca hadleri düşürünüz" (Tirmizi, Hudud, 2; İbn Mace, Hudud, 5; Ebu Davud, Salat, 14) buyurulur.

Diğer yandan bekar veya dul kadının gebe olması veya evlilikten sonra altı ay geçmeden doğum yapması gibi durumlarda, doğan çocuk zinanın bir şahidi sayılır. Nitekim Hz. Ali'nin evlilikten sonra altı ay geçmeden doğum yapan kadına zina cezası uyguladığı nakledilmiştir.

İlâ durumunda keffaretten önce cinsel birleşme olmaz

İSLÂM'IN CİNSEL HAYATI KORUMAK İÇİN ALDIĞI ÖNLEMLER

5) İlâ durumunda keffaretten önce:

İlâ; evlilik akdini sona erdirebilen bir yemin çeşididir. Bir fıkıh terimi olarak; kocanın eşiyle cinsel birleşmeyi yemin, adak veya birşarta bağlayıp, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesini ifade eder. Mesela; "Allah'a yemin olsun ki, şu kadar süre veya süresiz olarak sana yaklaşmayacağım", veya "Seninle cinsel temasta bulunursam, üzerime hac farz olsun" yahut "Seninle bir araya gelirsem, evliliğimiz sona ermiş olsun" gibi ifadelerle "ila" gerçekleşir.

İslam'dan önceki arap toplumunda ila yemini kadını baskı altında tutmak, ona zarar ve sıkıntı vermek için başvurulan bir yöntemdi. Kimi zaman eşlerin birbiriyle ilişiğini kesmesi bir, iki yıl veya daha uzun süre devam ederdi.

İslam ila süresini dört ayla sınırladı ve bu konuda eşlerin birbirine dönüşünü kolaylaştırdı. Ayette şöyle buyurulur: "Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse şüphesiz ki Allah her şeyi çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Eğer boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." (el-Bakara, 2/290 vd.)

Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah'ın Rasulü bir ara eşlerine ilâ yaptı, yani helali haram kıldı, arkasından da haramı helal yaptı ve yemininden ötürü keffaret verdi." (Buharî, Savm, 11, Salat, 18, Nikah, 9, 92, Talak, 21, Eyman, 20, Mezalim, 25; Tirmizî, Talak, 21; Nesai, Talak, 32)

İla'da eşler, yemin keffaretini vererek, ya da adak veya şartı üstlenerek, süreyi beklemeksizin bir araya gelebilirler. Ancak eşler barışmaksızın dört ay geçmiş olursa, hanefîlere göre evlilik, kendiliğinden "bain talak"la sona ermiş bulunur.

Çoğunluk müctehitlere göre ise bu son durumda evlilik kendiliğinden sona ermez ve şu alternatifler doğar: a) Eşler barışıp evliliği sürdürebilir, b) Koca, eşini boşayabilir. c) Bu iki şıktan birisi gerçekleşmezse kadın hakime başvurarak evliliğe son verdirebilir. İla yöntemiyle ortaya çıkan boşama türü "rıc'î (cayılabilir) talak" tan ibarettir. 

İla'nın keffareti, yemin keffareti ile aynıdır. Bu da on fakiri doyurmak veya giydirmek yahut bir köle azat etmek; eğer bunlara güç yetmezse peşpeşe üç gün oruç tutmaktır. (bk. el-Kasanî, a.g.e., III, 162, İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 182 vd.; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 99 vd.)

Adetli kadına yasaklanan şeyler

 

İSLÂM'IN CİNSEL HAYATI KORUMAK İÇİN ALDIĞI ÖNLEMLER

b) Adetli kadına yasaklanan şeyler:

1) Namaz kılmak:

Adetli kadının namaz kılması caiz değildir. Hz. Peygamber Fatıma binti Hubeyş (r. anha)'ye şöyle buyurmuştur: "Adetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl." (Buharî, Hayz, 19, 24, Vudu, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebu Davud, Tahare, 109; A. b. Hanbel, VI, 42, 141, 187, 194, 204, 222; Darimî, Vudu, 76.)

"Adetli kadın kılamadığı namazı kaza etmez, tutamadığı farz oruçları ise kaza etmesi gerekir. Hz. Aişe şöyle demiştir: "Biz Rasülullah (s.a.s) devrinde adet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buharî, Hayz, 20; Ebu Davud, Tahare, 104; Tirmizi, Savm, 67; Nesaî, Hayz, 17, Sıyam, 64.)

2) Oruç tutmak: Adet gören kadın oruç tutmaz. Delil yukarıdaki Hz. Aişe hadisidir. Ancak farz oruç borcu onların üzerinden düşmez ve kaza etmeleri gerekir.

  

3) Tavaf: Hz. Peygamber hac sırasında adet gören Hz. Aişe'ye şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışında kalan, diğer hac ibadetlerini yap." (Buharî, Hayz, 1, 7, Hacc, 81, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davud, Menasik, 23.)

4) Kur'an-ı Kerîm okumak: Adetli olan kadın veya cünüp olan kimse Kur'an okuyamaz, mushafa el süremez ve onu kılıf, çanta gibi bir muhafazanın içinde olmadıkça eline alıp taşıyamaz. Allah Teala şöyle buyurur: "Ona (Kur'an'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez." (el-Vakıa, 56/79.) Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: "Adetli kadın ve cünüp kimse Kur'an'dan bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahare, 98; ibn Mace, Tahare, 105.)

Bu duruma göre bir kılıf veya çanta içindeki mushafa el sürmek veya onu taşımak hayızlı ve cünüp kimse için caizdir. Yine ilimle uğraşan kimse tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zaruret yüzünden giysisinin yeni ile veya eliyle tutabilir. Kur'an yapraklarını abdestli olarak çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için kalemle çevirmek de caizdir. Diğer yandan adetli veya cünüp kimse; tesbih, tekbir, zikir, salat okuyabileceği gibi dua ayetlerini de dua niyetiyle okuyabilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, l, 471; bk. Darimî, Vudü, 103.)

5) Mescide girmek: Adetli kadının veya cünübün mescide girmesi, orada eğleşmesi veya itikafa çekilmesi caiz değildir. Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp için mescide girmek helal olmaz." (İbn'Mace, Tahare, 92,126; Ebu Davud, Tahare, 92; Darimî, Vüdu, 116.) Şafii ve Hanbelîlere göre; adetli kadının veya cünübün kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesi caizdir. Çünkü Hz. Peygamberin, Hz. Aişe'ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (bk. Müslim, Hayz, 11-13; Nesaî, Tahare, 172, Hayz, 18; İbn Mace, Tahare, 120.)

6) Cinsel ilişkide bulunmak: Ayette şöyle buyurulur: "Hayız halinde iken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın." (el-Bakara, 2/222.) Burada, uzaklaşmaktan gaye, cinsel ilişkinin bırakılmasıdır. Yine adetli eşi ile cinsel yönden ne kadar ilgilenebileceğini soran bir sahabiye Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Senin için göbekten üst yanı serbesttir." (Darimî, Vudü, 107; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, l, 277.)

Hanbelîlere göre, bir koca için adetli karısının diz kapak-göbek arası cinsel temasın dışında serbesttir. Delil şu hadistir. "Adetli kadına cinsel temasın dışındaki her şeyi yapabilirsin." (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 16.) Hanefî, Şafiî ve Malikîlere göre, adetli veya lohusa olan eşiyle cinsel ilişkide bulunan erkeğe keffaret cezası gerekmez. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir.

Diğer yandan bir hadiste; "Kim adetli bir kadınla cinsel temasta bulunursa, yarım dinar (yaklaşık iki gram altın para) tasadduk etsin." buyurulmuştur. (Tirmizî, Tahare, 102; Ebu Davud, Nikah 46, 47; Tıbb, 50; İbn Mace, Tahare, 123.)

Adet döngüsü ve seks

7) Boşama: Adetli kadını boşamak caiz değildir. Ancak bununla birlikte çoğunluğa göre boşama tasarrufu geçerli olup, "bıd'î boşama" adını alır. Ayette; "Eşlerinizi boşayacağınız zaman, iddetlerine doğru boşayın" buyurulur. (et-Talak, 65/1) Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın, demektir. Çünkü ay halinin geride kalan kısmı iddetten sayılmaz. Hz. Peygamber, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşayabileceğini bildirmiştir. (eş-Şevkarî,a.g.e, VI,221.)

İslamda Kadınlara Getirilen Mali Kolaylıklar

İSLÂM'IN KADINLAR İÇİN GETİRDİĞİ BAZI KOLAYLIKLAR 

KADINLARA GETİRİLEN MALÎ KOLAYLIKLAR

İslam, aile fertleri arasında kendine has ekonomik, malî ve sosyal bir denge kurmuştur. Kadının kocası ve çocukların da babası olan erkek ailenin tüm harcamalarına tek başına üstlenmiştir. Bu yüzden de kendisine çocukların eğitimi ve ailede disiplin konularında bazı velayet üstünlükleri verilirken, kız kardeşlerine göre mirastan alacağı pay arttırılmış, böylece kendisine ekonomik güç kazandırılmıştır. Çünkü eşinin, çocuklarının ve ailede yoksul düşen bazı yakın hısımların bakımını üstlenen kimsenin böyle bir desteğe ihtiyacı olduğunda açıklık vardır.

Evli olan kadın geçim harcamalarını kendi malı olsa bile ondan karşılamak zorunda değildir. Ona kocası bakmak zorundadır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Onların (annelerin) örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir." (el-Bakara, 2/233) "İmkanı geniş olan nafakayı imkanına göre versin; rızkı daralmış bulunan da Allah'ın kendisine verdiği kadarından nafaka ödesin." (et-Talak, 65/7.) "Onları (boşadığınız kadınları) gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun" (et-Talak, 65/6.)

Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Eşlerinizin sizin üzerinizde durumlarına uygun olarak yiyecek ve giyecek hakları vardır." (bk. Ebu Davud, Menasik, 56; İbn Mace, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34; A.b. Hanbel, V, 72.)

Bu duruma göre kadın evlenip kocasının evine yerleştikten sonra bütün yiyecek, giyecek ve mesken masrafları kocaya aittir. Bunlar israfa kaçmadan ve cimrilik de etmeden eşlerin sosyal seviyeleri dikkate alınarak karşılanır. Giyim için, ailenin durumuna göre ve İslam'a uygun olan örf ve adetler ölçü alınır. Kadının biri yazlık, diğeri kışlık olmak üzere yılda en az iki kat giysiye hakkı vardır. Giyim kapsamına normal ev eşyası da girer.

Koca, hanımına, içinde oturulmaya yeterli eşyası bulunan, kötü komşulu olmayan bir mesken sağlamak zorundadır.

Kadın bakıma muhtaç olduğu veya emsali kadınların hizmetçisi bulunduğu takdirde, hizmetçi tutulması da nafaka kapsamına girer. (bk. el-Kusanî, a.g.e., IV 14,15; İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 321-339; el-fetava'l-Hindiyye, l, 544, vd.; Ö.N. Bilmen, Hukuki İslamiye ve İstilahatı Fıkhiyye Kamusu, II, 450; Döndüren, Delilleriyle, İslam Hukuku, İstanbul 1983, s: 294 vd.)

Çocukların geçim masraflarını da babalarının karşılaması gerekir. İslam bu konuda anneye bir külfet yüklememiştir. Ayette şöyle buyurulur; "Eğer (çocuklarınızı) sizin için onlar (anneleri) emzirirlerse, onlara emzirme ücretlerini tam olarak ödeyin." (et-Talak, 65/6.) Burada, boşanmış bir kadının iddet bittikten sonra kendi çocuğunu emzirmesi durumunda ücrete hak kazanacağından söz edilmektedir. Bu durum, çocuğun geçim masraflarının babaya ait olduğunu gösterir.

Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: Ebü Süfyan'ın karısı Hind binti Utbe, Rasülullah (s.a.s)'ın huzuruna girdi ve: "Ey Allah'ın elçisi! Ebu Süfyan çok cimri bir adamdır. Benim kendime ve çocuklarıma yetecek kadar nafaka vermiyor. Onun malından haberi olmaksızın bize yetecek kadar bir şey alırsam, bana günah var mıdır?" dedi. Hz. Peygamber: "Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını ma'ruf şekilde alabilirsin" buyurdu. (Buharî, Buyû; 95; Nesaî, Kudat, 31; İbn Mace, Ticarat, 65.)

Bu duruma göre, bir baba erkek çocuğuna erginlik çağına ulaşıncaya veya iş ve meslek sahibi oluncaya kadar, kız çocuğuna ise yaşı ne olursa olsun evleninceye kadar bakmak zorundadır. Kız çocuğu çalışmaya zorlanamaz, fakat İslam'a uygun şartlar taşıyan bir işte çalışırsa, masrafları kendi gelirinden karşılanır. (bk. Döndüren, a.g.e., s: 307 vd. "Nafaka" mad. Şamil İslam Ansik. V. 4 vd.) Kocası ölen veya boşanan kadın yeniden babasının evine döner, babası ölmüşse sıradaki nesep hısmının bakımı altına girer.

Erkeğe yukarıda belirttiğimiz malî yükümlülüklere karşılık kadından daha fazla miras verilmiştir. Ayette şöyle buyurulur: "Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe kadının payının iki katı miras vermenizi emreder." (en-Nisa, 4/11)

Böylece bir erkek çocuğun kendi kız kardeşleri ile birlikte mirasçı olması durumunda kız kardeşinin iki katı kadar pay alması erkeğe aile içinde ekonomik güç kazandırır. Bu durum onun üstlendiği malî yükümlülüklerle dengelidir. Diğer yandan yine anne-baba, kız kardeş gibi nesep hısımlarından yoksul düşenlere nafaka verme zorunluluğunun olması, erkeğin kadına göre daha çok mala ihtiyacının olduğunu gösterir.

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist