Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

İslam İlmihali

2 tane "hz.süleyman" etiketli yazı bulundu "hz.süleyman" tagli diger ogeler resimler , videolar

İslam'da Erkek-Kadın Karışık Yaşantının Yeri

İSLÂM'IN FERT VE AİLEYİ KORUMAK İÇİN ALDIĞI SOSYAL ÖNLEMLER

ERKEK-KADIN İHTİLÂTI (Karışık Yaşantı)

1) İhtilât terimi ve kapsamı:

Erkekle kadının aynı yer ve zamanda birlikte ve karışık olarak bulunmasına "ihtilat" denir. Bu terim daha çok yabancı erkekle kadınların erkekli-kadınlı karışık eğitim görmesi; iş yerinde birlikte çalışması; nişan, düğün ve benzeri kutlamalarda karışık oturması ve ev ziyaretlerinde birlikte oturmayı kapsamına alır.

İslam'da ihtilat için düzenleme yapılırken "fitne korkusu" önemli bir etken olmuştur. Bu yüzden fitne korkusu bulunmayan kadın-erkek ihtilatının izlerine önceki şeriatlarda rastlandığı gibi İslam'da da çeşitli örnek ve uygulamalara rastlanır.

İslam'da erkek ve kadın, toplumun ayrılmaz parçalarıdır. Kadın eve hapsedilmemiş, fakat ev dışındaki davranışlarında da tamamen serbest bırakılmamıştır. İslam, erkeklerin kendi aralarında, kadınların da kendi aralarında olmak üzere eğitim, ibadet, kutlama, eğlence vb. gayeler için toplanmaları esasını getirmiştir. Fakat bu ayrı cins topluluklar genel topluluk içinde karşı cinslerle birlikte bulunurlar.

2) Hz. Peygamber döneminde ayrı gruplar halinde ihtilât:

Bu dönemde, kendi cinsleriyle gruplar oluşturan erkek ve kadınların, daha büyük bir toplulukta yanyana geldikleri görülür. Namaz cemaatı, ilim meclisleri ve gazvelere katılma buna örnek verilebilir.

a) Kadınların cemaate devam etmesi:

Hz. Peygamber döneminde kadınlar da beş vakit namaza, cum'a ve bayram namazlarına cemaat olarak katılıyorlardı. Ancak erkekler ön, kadınlar ise arka saflarda yerlerini alıyordu. Mescid içinde gerçekte iki topluluk vardı. Fakat bunlar ihtilal (erkek-kadın karışık) olmaksızın ayrı yerlerde bulunuyor ve mescid cemaatının bir bölümünü oluşturuyorlardı.

Kadınlar önceleri istedikleri kapıdan girebilirken, giriş ve çıkışlarda görülen izdiham yüzünden Hz. Peygamber, kapılardan birisinin kadınlara ayrılmasını emir buyurmuştur. Bu kapı günümüzde de "kadınlar kapısı (babu'n-nisa)" adını almaktadır.

Sahabe hanımları cuma namazlarına da giderlerdi. Nitekim bir kadın "kaf" suresini cuma namazlarında uzun süre bizzat Nebî (s.a.s)'den dinleyerek ezberlemiş ve Hz. Ömer'in mehrin azaltılmasını istediği cuma hutbesine, arkadan bir kadın cemaat, mehre sınır getirmeyen en-Nisa Suresi 20. ayeti okuyarak itiraz etmiştir.

b) Kadınlara ait ilim meclisi oluşturulması:

Kadınlar erkek topluluklarında, istedikleri gibi soru sorup İslam'ı öğrenemediklerini anlayınca, Hz. Peygamber'den kendileri için özel bir gün belirlemesini istediler. Nebî (s.a.s) onlara haftada birgün belirledi ve o günde yalnız hanımların irşadı ile meşgul oldu. (bk. Buharî, İlim, 36, A. b. Hanbel, III, 34; Nevzat Aşık, Sahabe ve Hadis rivayeti, İzmir, 1981, S: 78 vd.)

c) Kadınların çeşitli gazvelere katılması:

Bazı sahabe hanımlarının gazvelere katılarak mücahidlere moral verdikleri, yemek hazırladıkları, hastabakıcılık ve yaraları sarma gibi geri hizmetlerde bulundukları bilinmektedir.

Nitekim Ümmü Atıyye (r. anha) Hz. Peygamberle birlikte yedi gazveye katılmış, (Müslim, Cihad, 141; İbn Mace, Cihad, 37; Darimî. Cihad, 29; A. b. Hanbel, V, 84.) Hz. Aişe ve Ümmü Süleym Uhud gazvesinde geri hizmetlerde bulunmuş, (bk. Buharî, Cihad, 65, 66, Menakıbu'l-Ensar, 18, Megazî 18; Müslim, Cihad, 136.) başka yedi kadın sahabe de Hayber'i kuşatan orduya katılarak önemli geri hizmetleri başarı ile yürütmüşlerdir. (A.b. Hanbel, V, 271; Ebu Davud, Cihad, 141.)

Huneyn gününde bir hançer edinen Ümmü Seleme, bunu ne yapacağını soran Rasülullah (s.a.s)'a; "Eğer müşriklerden birisi bana yaklaşırsa, bununla onun karnını yaracağım" diye cevap vermiştir. (Müslim, Cihad, 134.)

Sahabe hanımlarının erkeklerin yanında savaşa katılma istek ve arzuları sonraki yıllarda da sürdü. Nitekim, ileride İslam ordusunun deniz seferine çıkacağını Allah'ın Rasulünden öğrenen Ümmü Haram (r. anha); Hz. Peygamber'den, kendisinin de bu ordunun içinde bulunması için Allah'a dua etmesini istemiş ve Hz. Peygamber dua etmiştir. (Buharî, Cihad, 3,4, Ta'bir, 12; Müslim, imare, 160, 182; Nisaî, Cihad, 40; İbn Mace, Cihad, 10) Nitekim Ümmü Haram, Hz. Osman (ö. 35/655) devrinde, kocası Ubade b. es-Samit (ö. 34/654) ile birlikte Kıbrıs'ın fethi için deniz yolculuğuna çıkmış ve Kıbrıs'ta bindiği hayvanından düşerek vefat etmiştir. Kabri Kıbrısta'dır.

İslam'ın ilk dönemlerindeki kadınların bu faaliyetleri erkeklerin yanında ve çoğu kere onların toplulukları içinde yapılmıştır. Ancak bütün bunlar İslami ölçü, edep ve haya sınırları içinde olmuş, ihtilata, yalnızlığa ve tenha yerlerde başbaşa kalmağa fırsat verilmemiştir.

3) Geçmiş şeriatlarda kadın-erkek ilişkisi:

Kur'an-ı Kerim'de geçmiş peygamberlere verilen örneklerdeki erkek-kadın ilişkilerinde de aynı edep ve inceliğin korunduğu görülür. Mesela;

a) Mısır'ı bırakıp Medyen diyarına giden Musa (a.s) şehir kenarında koyunlarını sulamak için sıra bekleyen iki genç kıza yardım teklif eder, koyunlar sulandıktan sonra eve giden kızlardan birisi geri gelerek utana utana Musa'nın yanına gelir ve babasının, su çekme ücretini vermek üzere kendisini eve çağırdığını bildirir. Kızların babası ise Şuayb Peygamberdir. Yine iki kızdan birisinin isteği üzerine Musa (a.s), Şuayb (a.s)'ın koyunlarına çoban olur ve onun kızı ile evlenir. Kur'an-ı Kerîm'de uzun olarak anlatılan bu kıssadan günümüz aile yapısı için alınacak ibretler olduğunda şüphe yoktur. (bk. el-Kasas, 28/23-26.)

b) Hz. Meryem de kızlık çağında Mescid-i Aksa çıkışında kendisine ayrılan odada yaşarken teyzesinin kocası olan Hz. Zekeriyya O'nun yanına girer ve maişeti ile ilgilenirdi. Ancak bu arada meleklerin Hz. Meryem'e yemek ikram ettikleri görülür. Allahü Teala olayı şöyle bildirir: Zekeriyya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve; "Ey Meryem! bu sana nereden geliyor?" der, o da: "Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir" derdi. (Al-i İmran, 3/37)

c) Sebe' Melikesi Belkıs'ın Süleyman (a.s)'ın hak dine çağıran mektubunu alınca, kavmi ile yaptığı istişare toplantısı Kur'an'da şöyle haber verilir: "Sonra Melike dedi ki: Beyler! Bu işimde bana bir fikir verin. Bilirsiniz ki, siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam. Onlar şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli insanlarız. Zorlu savaşçılarız. Emir senindir, artık ne buyuracağını sen düşün. Melike: Hükümdarlar bir ülkeye girince, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) Onlar da böyle yapacaklardır, dedi." (en-Neml, 27/32-34.)

Daha sonra Yemen yöresinden Kudüs'e gelen Belkıs, Süleyman (a.s)'ın kurduğu medeniyet ve saraylar karşısında hayran kalır ve şu sözleriyle hak dine girer: "Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman'la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (en-Neml, 27/44)

Bu ayetlerde bir kadının, devletin en üst düzey bir görevinde, ciddiyet ve ağırbaşlılıkla ülkesinin problemini görüşmek üzere toplantı yaptığı ve efkar-ı umumiyeden destek alarak hareket etmeyi tercih ettiği görülmektedir. Diğer yandan heyetleriyle Hz. Süleyman'ın beldesine ve sarayına kadar gelen Belkıs özel olarak yaptırılan billur köşklerde ağırlanmış olup, bu güzel muamelenin onun hak dine girmesinde etkili olduğunda şüphe yoktur.

Yukarıda belirtilen geçmiş şeriatlar ayet veya sahih hadisle neshedildiği bildirilmediği sürece bizim için de şerîattır. Nitekim, Allahü Teala, şöyle buyurmuştur: "İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy." (el-En'am, 6/90.)

Sonuç olarak yukarıda arzettiğimiz ayet, hadis ve sahabe uygulamalarından da anlaşılacağı gibi İslam, erkek ve kadının bir arada bulunmasını prensip olarak yasaklamış değildir. Bu, temelde caiz olup maslahata yönelik bulununca istenen bir şeydir. Ancak bu görüşmenin İslamî edep ve ölçü sınırları içinde olması gerekir.

4) Bir kadının yabancı erkekle görüşmede dikkat etmesi gereken durumlar:

Mü'min bir kadının okul, hastane, fabrika, alış-veriş vb. yerlerde eğitim, iş veya meslek gereği yabancı erkeklerle karşılaşma ve görüşmesi durumunda aşağıdaki esaslara dikkat etmesi beklenir.

a) Bakışların kontrol altında tutulması:

Erkek ve kadının konuşma ve birbirine muhatap olma durumunda bakışlarını kontrol altında tutmaları gerekir. Bir mü'min, karşı cinsin bakılması yasaklanan yerlerine bakamaz ve bakışını ihtiyaç dışında uzatamaz. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Mü'min erkeklere, gözlerini haramdan sakınmalarını söyle." (en-Nur, 24/30.) Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar..." (en-Nur, 24/31.)

b) Altını göstermeyen bolca giysi ile örtünme:

Kadının el ve yüz dışında bütün bedenini, altını göstermeyen ve vücut hatlarını ortaya çıkarmayan bolca bir giysi ile örtmesi gerekir. (Ayrıntı için bk. "Örtünme" konusu). Örtülü hanımlar İslam toplumunda saygı görür. Çünkü örtü, kötü niyetli erkeklerin bakışlarına ve sarkıntılık etmelerine karşı onları korur.

c) Ölçülü konuşma ve ölçülü yürüme:

Mü'min bir kadın yabancı erkekle konuşmasında ölçülü olmalı ve ihtiyaç kadar konuşmalıdır. Ayette şöyle buyurulur: "Yabancı erkeklere çekici bir eda ile konuşmayın, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin." (el-Ahzab, 33/32.) Yürüyüşün de ölçülü olması gerekir. Salınarak, kırıtarak yürüme mü'minin vekarı ile bağdaşmaz. Ayette şöyle Duyurulur: "Kadınlar gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayakları yere vurarak yürümesinler." (en-Nur, 24/31.) Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Musa (a.s)'ı çağırmaya gelen, Şuayb (a.s)'ın kızı, onun yanına utana utana yaklaşmıştır. (el-Kasas, 28/25.) Bu olayın Kur'an-ı Kerim'de haber verilişinde, günümüz hanımlarına da bir mesaj vardır. Yabancı bir erkekle muhatap olma durumunda kalan bir kadın edep, ciddilik, ağır başlılık ve utanma hasletlerini koruyarak görüşmeli ya da konuşmalıdır.

d) Süslü ve çekici giysi ile örtünmeme:

Süslü ve çekici giysiler evde giyilmeli, yabancı erkeklerin yanında ve evin dışında bunlar baş örtüşü ve dış giysi ile örtülmelidir. Diğer yandan dışarıda, erkeklerin dikkatini çekmek için parfüm sürülmesi de, mü'min kadının ağır başlı ve ciddi tavırları ile bağdaşan bir durum değildir.

e) Yabancı erkekle tenhada başbaşa kalmaktan kaçınmak:

Yabancı bir erkekle, kimsenin olmadığı yerlerde başbaşa bulunmamak gerekir. Bu durum hadisle yasaklanmış ve böyle bir yerde üçüncü kişinin şeytan olduğuna dikkat çekilmiştir. (bk. Buharî, Nikah, 111,112; Müslim, Hacc, 424; Tirmizî, Rada, 16; Fiten, 7; A. b. Hanbel, l, 222, III, 339, 446.)

Özellikle, kocanın hısımlarından birisi ile, kimsenin olmadığı yerde başbaşa kalmanın daha tehlikeli olduğu Allah elçisi tarafından şöyle belirtilmiştir: "Kadınların yanına girmekten sakınınız! Dediler: Ey Allah'ın elçisi! Kayın birader hakkında ne buyurursunuz?. Şöyle buyurdular. Kayın birader ölümdür. Yani bu bir helak nedenidir. (bk. Buharî, Nikah, III; Müslim, Selam, 20; Tirmizî, Rada' 16; Darimî, İsti'zan, 14; A. b. Hanbel, IV, 149,153.)

f) Zorunlu ihtilafın zaruret ve ihtiyaçla sınırlı tutulması:

Yabancı erkeklerle bir arada bulunma zaruret ve ihtiyaçla sınırlı tutulmalıdır. Çünkü gereksiz, ihtiyaç dışı ve uzun görüşmeler fitneye yol açabilir. Ayrıca kadını kutsal görevlerini yapmaktan, evinin hakkını gözetip, çocuklarını eğitmekten alıkoyar.

Sonuç olarak mü'min kadınlar nişan, düğün, bayram ve benzeri kutlamaları veya ev ziyaretlerini yahut diğer sosyal faaliyetleri kendi hem cinsleriyle oluşturacakları topluluklar içinde yapmayı şiar edinmelidir. Kadın evinin dışındaki eğitim, iş, meslek, ibadet vb. faaliyetlerde ya bir mahremi ile birlikte bulunur ya da güvenilir kadın toplulukları içinde yerini alır.

İslam'dan Önceki Semavi Dinlerde Kadının Yeri-Hz İbrahimin Eşleri Hz.Sare ve Hz. Hacer

YER YÜZÜNDE İLK İNSAN VE YARADILIŞI

İSLÂM'DAN ÖNCEKİ SEMAVÎ DÎNLERDE KADININ YERİ

Günümüzde kadın konusu, onun aile ve toplum içindeki yeri incelenirken, kadının tüm haklarını batı değer ölçülerinden aldığı, İslâm'ın ise kadını ve aileyi dar kalıpların içine soktuğu öne sürülmektedir. Fert, aile ve toplumun bir arada yaşamaktan doğan sosyal problemlerine akılcı ve temele inen çözümler getiren vahiy dininin, kadın ve aile konusunda elbette susması ve boşluk bırakması düşünülemezdi.

Bu yüzden biz İslâm'ın getirdiği kadın ve aile ile ilgili değerlerine geçmezden önce, İslâm'dan önceki dönemlere ait yine Kur'an ve sünnette örnek verilen bazı kadınlar ve onların ibretli kıssaları üzerinde durmak istiyoruz. Örnek olarak seçtiğimiz kadın ve aileler şunlardır: Hz. İbrahim'in eşleri Sâre ve Hacer, Hz. Yusuf ve Züleyha, Hz. Âsiye, Hz. Süleyman ve Belkıs, Hz. Meryem ve Hz. Zekeriyya. Bunları sırasıyla inceleyeceğiz.

HZ. İBRAHİM'İN EŞLERİ SÂRE VE HACER

Kur'an ve Sünnette, iman, ihlâs, iffetini koruma ve tevhîd mücadelesinde eşine destek olma konularında örnek gösterilen iki kadın Sâre ve Hacer'dir. Hz. İbrahim Irak'ta Babil yöresinde peygamber olmuş ve kendisini tanrı ilân eden hükümdar Nemrud'u hak dine çağırmıştır. Yönetimi kaybetme korkusuna kapılan Nemrud, İbrahim (a.s)'ı ateşe atarak yok etmek istemişse de, Yüce Allah onu korumuş, Nemrud ve adamlarını ise sinek ordusu ile helak etmiştir. (bk. el-Enbiyâ, 21/69, 70.)

İşte Hz. İbrahim, eşi Sâre ve yeğeni veya amca oğlu Lût (a.s), bu olaylardan sonra Irak'tan ayrılarak bereketli bir ülke olan Şam ve Filistin yöresine geçmiştir. İbrahim (a.s) buradan da bir ara irşad gayesiyle, eşi Sâre ile birlikte Mısır'a gitmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s) bu yolculuk sırasında Hz. Sâre'nin başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştır: "Erdûn" kasabasına geldiklerinde, şehrin kralı İbrahim'in güzel bir kadınla şehre girdiğini öğrenmiş ve Hz. Sâre'ye göz koymuştu. Onu sarayına getirtti ve ırzına göz dikti. Sâre kalkıp abdest aldı ve namaz kılıp şöyle dua etti: "Ey Allahım! Ben sana ve senin peygamberine iman etmiş ve iffetimi kocam dışında herkesten korumuşsam, bana bu kâfiri musallat etme". Kralın nefesi kesildi ve çırpınmaya başladı. Bunun üzerine Sâre, "Allahım, eğer bu adam ölürse Sâre öldürdü derler, bu yüzden ölmesini istemiyorum" deyince kral canlandı ve bu durum üç kere yenilendi. Kral adamlarına; siz bana bir insan değil, şeytan getirmişsiniz; diyerek Sâre'yi serbest bıraktı ve Hacer'i de hediye olarak verdi." (Buhârî, Buyû, 100, Enbiyâ, 8, Hibe, 36.)

Burada, iffetini koruyan imanlı bir kadının zorda kalınca Yüce Allah'a sığınabileceğine bir işaret vardır. Sığınanın niyet ve samimiyetine göre Yüce Allah kurtuluş yolları gösterir. (bk. el-Ankebût, 29/69.)

Hz. Sâre kısır bir kadındı. Bu yüzden İbrahim'in Hacerle evlenmesine izin verdi. Ancak Hz. Hacer İsmail (a.s)'ı dünyaya getirince iki kadın arasında yaratılışta var olan kıskançlık hali doğdu. Bunun üzerine İbrahim (a.s), yüce Allah'ın emri ile eşi Hacer ve oğlu İsmail'i Filistin'den alıp Hicaz'a götürdü. Şimdiki Beytullah'ın yakınında bir yere konakladılar. Yanlarında bir kırba su ve bir miktar da yiyecek vardı. O dönemde Mekke şehri yoktu, çünkü Nuh tufanında Âdem (a.s)'dan beri gelen Kâbe-i Muazzama'nın izleri de kaybolmuştu. Her taraf ıssız ve susuz idi.

Hz. İbrahim Hacer'i ve kucağındaki küçük İsmail'i orada bırakıp, Filistin'e dönmek üzere hazırlanırken, Hz. Hacer; "Ey İbrahim! Bizi bu ıssız ve kimsesiz vadide bırakıp da nereye gidiyorsun?" dedi. İbrahim (a.s)'in sustuğunu görünce, bu ferasetli ve ihlaslı kadın yeniden sordu; "Bizi burada bırakmanı sana Allah mı emretti!? Hz. İbrahim; "Evet Allah emretti" deyince, Hacer; "Öyleyse yüce Allah bize yeter, O bizi korur" diyerek Allah'a tevekkül etti. (İbnü'l-Esîr, el-Kâmîl fî't-Târîh, Beyrut 1965, I, 101 vd.; K. Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, 7. baskı, Ankara 1984, VI, 14, 15.)

Hz. İbrahim Seniye mevkiine gelince Kabe'nin bulunduğu yana doğru dönerek beldenin Nuh tufanından önceki gibi güvenli hale gelmesini (İbrahim, 14/35,36.) Yüce Allah'tan istemiş ve zürriyeti için de şöyle dua etmiştir: "Ey Rabbimiz! Ben neslimden bir bölümünü, senin Haram Evinin yanında, bu tarım yapılamayan vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir bölümünün gönüllerini onlara meylettir ve onları çeşitli meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler." (İbrahim, 14/37.) Bu duanın kabul olunduğu Kur'an-ı Kerîm'de şöyle belirtilir: "Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler." (el-Kasas, 28/57.)

Nitekim Allahü Teâlâ Hz. Hacer'i ve oğlu İsmail'i zayi etmemiş, yukarıdaki duanın sonucu, kısa sürede tecelli etmiştir. Çocuğun su ihtiyacı için yüksekçe yer olan Safa tepesine, oradan Merve'ye koşan Hacer (r. anhâ), buradan çevreye bakarak su araştırmış ve iki tepe arasındaki gidiş-gelişi yedi defa olmuştur. Su bulmaktan ümidini kesen Hacer, İsmail'in yanına döndü ve orada bir su kaynağının akmakta olduğunu gördü. Suyun akıp gitmemesi için önünü kesmeye çalıştı. Yüce Allah onlara böylece "zemzem" suyunu bir daha kesilmemek üzere ikram etmişti. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah, İsmail'in annesi Hacer'e merhametiyle muamele etsin. Eğer o zemzemi kendi haline bıraksaydı akarsu meydana gelirdi." (Buhârî, Enbiyâ, 9; Miras, a.g.e. VI, 15.)

Hz. Hacer'in suyu bulmasından sonra Mekke vadisinden geçmekte olan Yemenli Cürhümlüler kabilesi, kuşların hareketinden vadide su bulunduğunu anlamış ve Hacer'den izin alarak oraya yerleşmeye karar vermişlerdi. İşte Mekke'nin ilk yerlileri bu kabile ile, daha sonra Hz. İsmail'in Cürhümlülerle evlenmesi sonucu meydana gelecek nesillerinden ibarettir.

Böylece, zemzem suyundan yararlanma karşılığında Cürhümlüler Hacer'in ve oğlu İsmail'in ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenmişlerdi. Hz. Hacer'in tevekkülü kısa bir süre içinde meyvesini vermiş ve kendilerini ıssız vadide güvenli bir topluluk içinde bulmuşlardı.

İbrahim (a.s)'ın ailesi içinde İsmail (a.s)'ın Cürhümlülerden evlendiği eşi ile ilgili şu olay da ibret vericidir. Hz. İbrahim Filistin'den zaman zaman Hicaza gelir ailesi ile ilgilenirdi. Bir gelişinde İsmail'i evde bulamamış, onun ava gittiğini öğrenince, eşine geçim durumlarını sormuştu. Hz. İsmail'in eşi; "Darlık içindeyiz, durumumuz kötü" deyince "Kocana selâm söyle, evinin eşiğini değiştirsin" diye haber bırakmıştı. Durumu öğrenen İsmail bundan, eşini boşaması gerektiği anlamını çıkarmıştı. Bir süre sonra Hz. İbrahim başka bir gelişinde benzer soruyu İsmail'in ikinci eşine yöneltmişti. Ancak sonraki eşi; "Kocasının iyi ve geçimlerinin de rahat olduğunu" söyleyince, İbrahim (a.s), yine İsmail'e selâm bırakarak, bu defa "evinin eşiğini güzel tutmasını" bildirmiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 9.)

Buna göre, hiç tanımadığı kişilere aile sırrını veren ve kocasından şikâyetçi olan bir kadın "hayırlı bir kadın" değildir. Aile içinde olabilen maddi ve mânevi sıkıntılara erkekle birlikte kadının da göğüs germesi ve aile sırlarını dışarıya açmaması gerekir.

Hz. Sâre'nin çocuğu olmadığı için kocasına cariyesi Hacer'i hediye ettiğini, ancak Hz. İsmail'in doğumu üzerine üzüntüye kapıldığını yukarıda belirtmiştik. Kendisi sürekli bir çocuk özlemi içinde idi. İşte artık ay halinden kesildiği bir dönemde, kendisi 90, eşi İbrahim ise 120 yaşlarında bulunduğu bir sırada Allahü Teâlâ kendilerine önce İshak'ın daha sonra da torunları Ya'kub'un dünyaya geleceğini haber verdi. (Hâkim, el-Müstedrek, II, 556; Hûd, 11/71.)

Artık çocuk sahibi olmaktan fizik, biyolojik ve tıp bakımından ümit kesilen bir çağda İbrahim (a.s) ve Sâre'ye bir çocuk ve arkasından, bir torun sahibi olma müjdesinin verilişi Kur'an-ı Kerîm'de şöyle anlatılır: Hz. İbrahim ve yakın hısımı olan Lût (a.s) aynı dönemin peygamberleridir. Lût (a.s)'in kavmi eşcinsellik sapıklığına tutulmuş ve ilâhi gazabı üzerlerine çekmişlerdi. İşte Hz. Lût'a kavminin helak olacağını bildirmek ve bunu infaz etmekle görevli bir grup melek önce İbrahim (a.s)'ın evine gelirler. Bunlar insan suretinde, genç delikanlılar görünümünde idiler. Önlerine konulan yemeği yemeyince İbrahim (a.s) onların normal insan olmadıklarını anladı ve korkuya kapıldı. Hz. Sâre'de onlara ayakta hizmet ediyordu. İşte bu misafirler kendilerinin melek olduğunu açıklayarak, aileye katılacak bebeği şöyle haber verdiler:

"Elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde ile gelip, "selâm" dediler. O da "selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi. Fakat onların o buzağıya el sürmediklerini görünce, tuhafına gitti ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar; "korkma biz Lût kavmine gönderildik" dediler. İbrahim'in (hizmet için) ayakta duran karısı (Sâre) güldü. Biz de ona İshak'ı ardından da torunu Ya'kub'u müjdeledik. Kadın "vay başıma gelene" dedi, "Ben yaşlı bir kadın, şu kocam da yaşlı bir adam iken ben mi çocuk doğuracak mışım? Bu doğrusu şaşılacak bir şey" Melekler: "Ey evin hanımı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, Allah'ın işine nasıl şaşarsın? O Allah, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur" dediler." (Hûd, 11/69-73.)

Başka bir âyette; Hz. Sâre'nin, meleklerin çocuk doğuracağını müjdelemesi üzerine, ellerini yüzüne vurarak, kendisinin yaşlı ve kısır olduğunu bildirdiği, meleklerin ise; "Rabbin böyle dedi. O, tam hüküm ve hikmet sahibi ve herşeyi bilendir" diyerek işi ilâhi iradeye bağladıkları belirtilir. (bk. ez-Zâriyât, 51/25-30.)

Sonuç olarak gençlik yaşlarında çocuk dünyaya getirmemiş olan ve kısır bulunan Hz. Sâre ay halinden de kesildiği bir dönemde yüce Allah'ın dilemesi ile Hz. İshak'ı doğurmuştur. Nitekim Mücâhid ve İkrime, çocuk müjdesi haberini alan Sâre'nin gülmesini "ay hali oldu" şeklinde tefsir etmişlerdir. Çünkü "güldü (dahike)" fiili arapçada kadınlar hakkında bu anlamı da kapsamaktadır. Ancak çoğunluk bilginler buna "bilinen sevinç gülmesi" anlamı vermişlerdir. (el-Kurtubî, el-Câmi', 1. baskı, Beyrut 1408/1988, IX, 45.)

Hz. Sâre'nin meleklerin yanında ayakta durması, misafirlerine hizmet içindir. Bazı müfessirler onun tesettürlü olduğunu, melekleri görünce ayağa kalktığını söylemişlerdir. (bk. Kurtubî, a.g.e., IX, 45) Hz. Peygamber (s.a.s)'e de bir düğün merasiminde gelinin hizmet ettiği nakledilmiştir.

Ebû Üseyd es-Sâidi (r.a.), Allah'ın elçisini kendi düğün cemiyetine davet etmişti. Eşi gelin hanım onlara hizmet ediyordu. Yemekten sonra, Rasûlullah (s.a.s)'e geceden hazırlanmış hurma suyu ikram etti. (bk. Buhârî, Eşribe, 7, Nikâh, 71, 78, Eymân, 21, İbn Mâce. Nikâh, 24; Ahmed b. Hanbel, III, 498.) el-Kurtubî (ö. 671/1273) bu hadisi naklettikten sonra şöyle der: "Bu, gelinin kendi düğününde kocasına ve onun arkadaşlarına hizmet etmesinin caiz olduğunu gösterir. Yine, bir erkeğin eşine, salih arkadaşlarına hizmet ettirmesinde bir sakınca bulunmaz. Ancak bu uygulamanın hicâb (tesettür) âyetlerinin inmesinden önce vuku bulmuş olması da muhtemeldir." (el-Kurtubî, a.g.e. IX, 46.)

Buna göre evin hanımının, tesettüre riayet etmek şartıyla ve kocası da hazır bulununca kayın biraderi, kocasının amca, dayı gibi hısımları ile kendi amca, dayı hala ve teyzesinin erkek çocuklarına ve yine kocasının ahlâk ve fazilet sahibi arkadaşlarına yemek ve meşrubat ikram etmesi mümkün ve caizdir. Ancak fitne korkusu olur ya da eşler, yakın mahrem hısımlar dışında kalan erkeklerle görüşmede takva yolunu seçerlerse, bu daha güven verici ve daha fazla koruyucu olur. Nitekim erkek veya kadının, karşı cinsi görünce, bakışlarını öne eğmesini bildiren âyetlerde bu davranışın daha temiz olduğuna işaret edilmiştir. (en-Nur, 24/30, 31.) Yine, kimsenin bulunmadığı eve izinsiz girmeyi yasaklayan, izin isteyince de, "geri dönün" denilirse, dönüp gidilmesini bildiren âyette de, bu davranışın daha temiz olduğu belirtilmiştir. (en-Nûr. 24/28.)

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist