Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

İslam İlmihali

2 tane "imam" etiketli yazı bulundu "imam" tagli diger ogeler resimler , videolar

Nikahta Din Görevlisinin veya Resmi Bir Memurun Hazır Bulunması

Nikahın evlenecek eşler ve iki şahit arasında, ya da eşleri temsil edecek olan veli ya da vekillerin huzurunda yapılabileceğini bundan önceki yazıda belirtilmişti. Bu duruma göre, dışarıdan bir din görevlisinin veya bir nikah memurunun katılması nikahın sıhhat veya gereklilik ya da yürürlük (nefaz) şartlarından değildir.

Ancak evlilik işinin bir düzene sokulması, evlenecek olanların gerekli şartları taşıyıp taşımadığını denetleme bakımından Hz. Peygamber döneminden bu yana nikahlarda aile büyüklerinin hazır olması, bir hutbe irad edilmesi, dua yapılması ve bu arada bir düğün yemeği (velime) verilmesi evliliğin müstehapları olarak uygulanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında, nikâha resmi bir devlet memurunun katılması ve nikâhı tescil etmesi 1917 tarihli H.A.K. ile olmuştur. Hatta adı geçen kararnamenin 33. maddesinde ilk defa, tarafların evlenme isteğinin ilân edilmesi esası getirilmiştir. Madde şöyledir: "Nikâh akdinin icrasından önce, keyfiyet ilân olunur". 37 nci maddede ise; nikâh merasimi sırasında, taraflardan birinin ikametgâhı hâkiminin veya naibinin hazır bulunması zorunluluğu öngörülmüştür. Bu durum, Osmanlılarda 1917 tarihinden itibaren dinî-resmî nikâh uygulamasının başladığını gösterir.

Nitekim Osmanlı Ceza Kanunu 200 ncü maddesinin 19 Rabîu'l-evvel 1332 Hicrî tarihli değişik 2. zeylinde; bu resmî usûle uymadan evlenen koca ile mevcut ise iki taraf vekilleri için bir aydan altı aya kadar, nikâh şahitlerine ise bir haftadan bir aya kadar hapis cezası getirilmiştir.

Kanunî merasimi ifa etmeden akitnâme düzenleyen ve tescil eden hâkim veya naibi ile, bunlar bulunmaksızın, yetkisiz olarak nikâh kıyan imamlar için de bir aydan altı aya kadar hapis cezası öngörülmüştür.

Gayri müslimlerin kilise veya havralarda akdedilecek nikâhları için de, kanunî usûllere uyulmadığı takdirde, hâkim, hakim naibi veya gayri müslimlerin ruhanî liderleri için de yine bir aydan altı aya kadar hapis cezası konulmuştur. (Döndüren, a.g.e., s: 247, 248; Osmanlı Ceza Kanunu Zeyli için bk. Ceride-i İlmiye, Sayı: 4, Yıl: 43, S: 1021.)

Ancak şunu hemen belirtelim ki bu cezaî müeyyidelere rağmen, bu şekil şartlarına uyulmadan fakat İslâm'ın belirlediği rükün ve şartlar gözetilerek akdedilen nikâh de geçerli sayılmıştır.

Osmanlıların getirdiği bu dinî-resmî nikâh usulü 1915'de Ürdün, 1953'te de Suriye Ahvâl-i Şahsiyye kanunlarına girmiştir. Günümüzde Mısır'da "me'zûn", Mekke'de "mümlik" denen kimseler; Fas, Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde noterler evlenme işlerini kendilerine meslek edinmişlerdir. Bunlar tarafların irade beyanlarını ve hatta mehir veya evlenmede kabul edilmesi caiz olan bazı şartları tesbit eden bir senet (evlenme cüzdanı) düzenleyerek taraflara verirler.

Endonezya'da 1895 tarihli bir kararname ile evlenmeye İslâm'ın hükümlerini iyi bilen bir kişinin yardımcı olarak katılması kabul edilmiş ve sonradan bu kimse "nikâh memurluğu" işini üstlenmiştir. Bu memur çoğunlukla bir cami görevlisi ya da dinî bir memurdur. (bk. Halil Cin, a.g.e., S: 139 vd.; Döndüren, a.g.e., S: 248-249.)

Evlilik geleceğe ait mehir, nafaka, miras gibi birtakım hakları ve sorumlulukları taraflara yüklediği için bunların güvence altına alınması, diğer yandan kimin kiminle evli durumda bulunduğunun belgelenmesi bakımından son dönem İslâm ülkeleri nikâhın resmi kontrol altında yapılmasını ve nüfus kütüklerine tescil edilmesi esasını benimsemişlerdir. Bu gibi şekil şartları ile ilgili özel nass'lar yoksa da; va'deli borç ve hakların yazıyla tesbitini ve önemli sözleşmelerin yapılırken şahit bulundurulmasını bildiren âyetlerin (el-Bakara, 2/282.) delâleti nikâh akdinin de bir takım şekil şartlarına bağlanmasını gerekli kılar. Diğer yandan fıkıh usûlünün "istihsan", "istıslah" ve "maslahat" prensipleri İslâm devletinin nikâh, talâk, nafaka ve gayri menkul tapularının tescili ve nüfus kayıtları gibi konularda toplum yararına olan bir takım düzenlemeler yapılmasına elverişlidir.

Bir toplumda devletin öngördüğü resmî nikâhta İslâm'ın nikâh için öngördüğü rükün ve şartlar dikkate alınmıyorsa, ayrıca İslâmî hükümleri bilen bir din adamının katılması ile "dinî bir nikâh" akdinin yapılması, bu konuda karşılaşılabilecek yanlışlıkları önler.

Osmanlı Devleti 1917 tarihli Aile Kararnamesi ile müslüman, yahudi veya hıristiyanları kendi inandıkları gibi aile yuvası kurmada serbest bırakmıştı. Yahudi havrada, hıristiyan kilisede, müslüman da camide veya başka bir salonda nikâh merasimi düzenliyor ve daha önce haber verilen nikâh memuru (hakim naibi) da hazır bulunarak nikâhı tescil ediyordu. Boşanmalar da benzer tescile tabi tutulmuştu. Bu durum çok hukuklu bir sistemin devlet kontrolü altında uygulanmasından başka bir şey değildir.

Bunun benzeri uygulama yukarıda da belirttiğimiz gibi günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nde, İngiltere'de ve İskandinav ülkelerinde görülmektedir. Bu ülkelerde "ihtiyarî medeni evlenme usûlü" geçerli olup, isteyen dini, isteyen de medeni nikah merasimi çerçevesinde evlenebilmektedir. Aynı nikah memuru kilise veya havradaki nikahı tescil ettiği gibi dışarıda bir salonda dini niteliği olmayan bir merasimle evlenen kişilerin nikahını da tescil etmekte ve belgeler nüfus kütüklerinde birleşmektedir. Osmanlı Devletinin 1917'den itibaren başarı ile uyguladığı bu usûlü, günümüzün ileri toplumlarının ulaştığı bir yöntem olarak görmekteyiz.

Müslüman bir ailenin nitelikleri-1

cami 1) Aile meşru nikah temeline dayanır. Nikah müessesesi bütün semavî dinlerde korunmuş ve evlilikle ilgili birtakım prensipler konulmuştur. İbn Abidîn (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir. "Bizim için Hz. Adem döneminden günümüze kadar meşru olmuş, daha sonra ve cennette de devam edecek nikah ile imandan daha sürekli ibadet yoktur." (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, II, 258.)

İslam nikahsız olarak bir arada yaşayanların topluluğunu, aile yuvası saymamış ve mensuplarını evlenmeye teşvik etmiştir. Bu arada velilere ve İslam toplumunun yöneticilerine aralarındaki bekarları evlendirme görevi verilmiştir. (en-Nûr, 24/32.)  Nikah gözü ve beli haramdan korur ve mü'minin üzerinden zina töhmetini kaldırır. Diğer yandan zinanın yayılmasının yol açtığı frengi, bel soğukluğu veya aids gibi hastalıklardan mü'minler, meşru evlilik yoluyla korunmuş olurlar. Çocukların neseplerinin karışması da yine evlilikle önlenir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir. Utanma, kokulanma, diş temizleme (misvak) ve evlenme" (Tirmizî, Nikah, 1; A.b. Hanbel, V, 421.)

"Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetim! işlemezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenmeye gücü yetmeyen ise oruca devam etsin. Çünkü oruç, kendisi için haramlara karşı koruyan bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1, Hadisin ravilerinden, İsa b. Meymün el-Medînî zayıf bir ravidir. Ancak bu hadisi destekleyen başka sağlam nakil de vardır.)

2) Aile fertlerinin sağlam bir inanca ve günlük hayatta güzel amellere sahip olmaları hedeflenir. İslam bu konuda aile reisine sorumluluk yüklemiştir. Allah Teala şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlardan ateşten koruyun." (et-Tahrîm, 66/6.)

Allah'ın Rasulü de şöyle buyurmuştur:

"Sizden her biriniz birer çobansınız ve her biriniz güttüğünüzden sorumlusunuz. İslam devlet başkanı (imam) bir çobandır ve yönettiği kişilerden sorumludur. Evin erkeği bir çobandır ve aile bireylerinden sorumludur. Kadın, kocasının evi içinde bir çobandır ve güttüğünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malı üzerinde bir çobandır ve bunun yönetiminden sorumludur." (bk. Buharî, Cum'a, 11, Cenaiz, 32, İstikraz, 20, Vesaya, 9, itk, 17,19; Nikah, 81,90, Ahkam, 1; Müslim, İmare, 20; Ebu Davud, İmare, I, 13; Tirmizi, Cihad, 27)

İslam'da aileyi birbirine bağlayan asıl bağ iman birliğidir. Kan bağı bundan sonra gelir. Bu yüzden imandan yoksun olan hısımlar aile bütünlüğü dışına çıkmış olur. Nitekim, kendisine iman etmemiş olan oğlunu tufan'dan kurtarmak için dua eden Nuh peygambere Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme." (Hûd, 11/46.)

Burada, Nuh (a.s)'ın kendi soyundan olan oğlu, imansızlık nedeniyle aile dışında bırakılmıştır. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.s), aralarında hiçbir nesep bağı olmayan Selman el-Farisî'yi (ö. 36/656) kendi ailesinden saymıştır. Diğer yandan özellikle Bedir savaşında birçok sahabe, en yakınları olan babalarına veya oğullarına karşı savaşmışlardır.

3) Anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkiler karşılıklı sevgi ve saygı esasına dayanır.

Hz. Peygamber kendi çocuklarına, torunlarına ve ashabının çocuklarına karşı son derece şefkatli ve merhametli idiler. Ashabını da böyle davranmaya teşvik etmiştir.

Ebü Hureyre (r.a.)'den nakledildiğine göre bir gün Allah'ın Rasülü, torunu Hz. Hasan'ı (ö. 50/670) öpmüştü: Orada hazır bulunan el-Akra' b. Habis (r.a.) şöyle dedi: "Benim on tane çocuğum var, fakat onlardan hiçbirisini öpmem". Hz. Peygamber ona baktı ve şöyle buyurdu: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." (Buharî, Edeb, 18, 27; Müslim, Fadail, 65; Ebü Davud, Edeb, 145; Tirmizî, Birr, 12.)

Hz. Aişe'nin naklettiğine göre bir arabî Allah'ın elçisine gelerek; "Siz küçük çocukları sevip öpüyorsunuz, biz onları öpmeyiz" dedi. Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: "Allahü Teala senin kalbinden merhameti çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim?" (Buharî, Edeb, 18.)

Ebeveynin, çocuklarına acıyarak onları doğuştan gelen İslam fıtratı üzere yetiştirmesi ve ebedî hayata hazırlaması gerekir. Hadiste şöyle buyurulur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu yahudi, hıristiyan veya ateşperest yapar." (Buharî. Cenaiz. 80., Kader, 22,23,24; İbn Hanbel, II, 315, 346.) Ebü Hureyre yukarıdaki hadisi naklettikten sonra şu ayeti okumuştur: "Ey Muhammedi Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında hiç bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (er-Rum, 30/30; bk. Buhari, Tefsiru Sure: 30/1) Hanîf; eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan giden demektir. Hz. İbrahim'in tevhîd yani "Allah'ı bir tanıma dini" anlamında da kullanılır.

Diğer yandan çocukların da ana-babaya gerekli sevgi, saygı ve itaati göstermesi gerekir. Özellikle yaşlılık devrelerinde bu daha çok önem kazanır. Allahü Teala şöyle buyurur:

"Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "öf" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve; "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et" diyerek dua et." (el-İsra, 17/23, 24; bk. Lok'man, 31/14,15.)

Abdullah b. Mes'ud (r.a), Rasülullah (s.a.s)'e hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuş ve Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Vaktinde kılınan namaz"; Sonra hangisi sorusuna ise "ana-babaya iyilik (birr)" diye cevap vermiştir. (Müslim, İman, 137.)

Allah'ın Rasulü çeşitli hadislerde, ana-baba ile ilişiği kesmenin büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. (bk. Buharî, Edeb, 6, isti'zan, 35, Eyman, 16, istitabe, 1, Diyat, 2; Müslim, İman 143, 144; Ebu Davud, Vesaya, 10; Tirmizî, Birr, 4, Büyü') Haklı durumlar dışında ana-babayı üzen, onlara eza veren her fiil "ilişik kesme" sayılmıştır. Bu duruma göre, masiyet (Allah'a isyan) sayılmayan konularda ana-babaya itaat etmek vaciptir. Bu durumda onların emrine karşı gelmek ise "ilişik kesme (ukük)" kapsamına girer.

İnsanların vereceği emirlere uymak, Allah'ın emir ve yasakları ile çelişmemesi ön şartına bağlıdır. Ana-babaya itaat da bu prensiple sınırlıdır.

Enes b. Malik (r.a.), Rasülullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir "Başı siyah üzüm gibi olan Habeşli bir köle bile size vali tayin olunsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz" Başka bir rivayette şöyle buyurulur: "Ma'siyetle emredilmediği sürece, hoşuna gitse de gitmese de, müslümanın (İslam devlet başkanını dinleyip itaat etmesi gerekir. Eğer ma'siyet (Allah'a isyanı kapsayan) bir emir verilirse, dinleme ve itaat yoktur." (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 39)

Nitekim Hz. Ali'nin naklettiği seriyye (askeri müfreze) olayı da yukarıdaki ilkeyi desteklemektedir. Nebî (s.a.s) askeri bir birlik (seriyye) çıkarmış ve başlarına da Ensar'dan birisini komutan tayin ederek, kendisine itaat edilmesini emretmişti. Gidilen yerde komutan bir konuda askerlere kızarak odun toplatmış ve ateş yaktırarak içine girmelerini istemişti. Bir bölüm sahabiler ateşe girmeye karar verip, ayakta, birbirine bakarak beklemeye başladılar ve ateş sönünceye kadar o durumda kaldılar. Diğerleri, ise; "Biz Nebî (s.a.s)'e ateşten kurtulmak için tabi olduk, şimdi nasıl ateşe girebiliriz?" dediler. Durum, Allah'ın Rasülüne anlatılınca şöyle buyurdular:

"Eğer onlar ateşe girselerdi, bir daha sonsuza kadar çıkamazlardı. Emirlere itaat ancak ma'ruf olan yani iyi ve güzel bilinen, İslam'a uygun bulunan şeylerdedir." (Buharî, Ahkam, 4, Cihad, 108; Müslim imare, 38; Ebü Davud, Cihad, 87; Tirmizî, Cihad, 29; Nesaî, Bîa, 34; ibn Mace, Cihad, 40.)

Sonuç olarak oğul ve kızlar anne babaların İslam'a uygun olmayan İslamî emir ve yasaklarla çelişen emir ve isteklerine uymak zorunda değildir, Ebeveyn'in çocuklarına namaz, oruç, hac, zekat gibi açık farzları işlememe veya faizli muamele yapması, tesettürü bırakması gibi istekleri bunlar arasına sayılabilir. Çocuğun, bu ve benzeri konularda ebeveynine itaat etmemesi sorumluluk doğurmaz. Çocuğun inancını sarsacak konular da bu kapsama girer.  Nitekim ayette şöyle buyurulur: "Biz, insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme." (el-Ankebut, 29/8; bk. lokman, 31/14,15.)

4) Karı-koca arasındaki ilişkiler de karşılıklı sevgi, saygı ve güzel muaşeret esasına dayanmalıdır.

Allahü Teala, aile yuvasının "iyi geçim" esasına dayanması gerektiğini şöyle belirtir: "Eşlerinizle iyi geçininiz. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki), Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (en-Nisa',4/19.)

Muaşeret; söz ve davranışların güç yettiği kadar güzel olmasıdır. Allahın Rasülü şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlıınız, ailesine karşı en hayırlı olandır. Ben de aileme karşı hayırlı olanım." (İbn Mace, Nikah, 50; Darimî, Nikah, 55.) Hz. Peygamber eşleriyle en güzel geçim halinde idi. Daima güler yüzlü ve tatlı dilli idi. Aile fertlerine iltifat eder ve onların maişetini geniş tutardı. Hz. Aişe, Allah elçisinin kendisi ile yaptığı bir yarışı şöyle anlatır: "Rasülullah (s.a.s) benimle yarış yapmış ve ben onu geçmiştim. Bu, benim bedence zayıf olduğum bir sırada olmuştu. Daha sonra ben kilo alınca yeniden yarıştık, fakat bu kere o beni geçti." (İbn Mace, Nikah, 50; A. b. Hanbel, VI, 129,182, 261, 280; bk. Ebu Davud, Cihad, 61; A. b. Hanbel, VI, 264; İbn Kesîr, Tefsir, l, 369.)

Kadının kocasının meşru olan isteklerine uyması gerekir. Örfe ve toplum değerlerine göre ev içinde kadına ait olması gereken iş ve hizmetler "iyi geçim"in bir sonucu olarak kadın tarafından yapılmalıdır. Dengi aileler hizmetçi çalıştırmıyorsa temizlik, çamaşır ve mutfak işleri kadına ait işler arasında sayılabilir. Çocuklarının bakımı da bu kapsama girer. Kadın ma'siyet sayılan emirlere uymaya zorlanamaz. (bk. Buhari, Nikah, 94)

Allah'ın Rasülüne hangi kadının daha hayırlı olduğu sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder, kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz." (A.b. Hanbel, II, 251, 432, 438; bk. Ebu Davud, Zekat, 32; ibn Mace, Nikah, 5.)

Sonuç olarak, dünya hayatını ömür boyu birlikte yaşamaya karar veren eşler birbirinin değerini bilmeli, karşılıklı anlayış ve fedakarlık içinde İslam'ın belirlediği ilkelere uyarak Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır. Ne kadının ve ne de erkeğin hayatı çekilmez hale getirmeye hakkı yoktur. Eşlerin geçimsizliğinden özellikle aile içindeki dinî yaşantı zarar görmeye başlamışsa, tarafların İslam'ın bu konuda getirdiği önlemleri alma hakkı doğar. Öğüt, hafifçe dövme, yatakta yalnız bırakma, hakeme başvurma ve boşama bunlar arasında sayılabilir. İleride bu önlemler üzerinde ayrıca duracağımız için kısa geçiyoruz.

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist