| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

İslam İlmihali

12 "kadınca" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"kadınca" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

İslam'da Düğün Eğlencesi Nasıl Olmalıdır

DÜĞÜN EĞLENCESİ

İslam'ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli veya üzüntülü bütün yaşama devreleri için İslam'ın öğretimi ve getirdiği hayat tarzı vardır.

Üzüntülü ve sıkıntılı günlerinde kadere teslim olmakla teselli ve sükunet bulan mü'min, sevinç ve neş'e günlerinde de bunun dışa yansıması olan nezih eğlenceye meyillidir. İnsan hayatında sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir. Evlenme merasimi ve bayramlar. Sahabe devrinde de bu iki sevinç zamanında sevinç belirtisi olarak genç kızların şarkı söylediği ve deflere vurulduğu görülür.

Hz. Peygamber ve ashab-ı kiramın bu düğün ve bayram eğlencesi île ilgili uygulama örnekleri vardır. Biz aşağıda bu örnekleri vererek İslam'ın eğlencede gösterdiği ölçü ve sınırı belirlemeye çalışacağız.

Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Nikahı ilan edin. Onu mescitlerde kıyın ve onun üzerine def çalınız." (Tirmizî, Nikah, 6.)

Hz. Aişe, Es'ad İbn Zürare'nin (ö. 1/622) yetim kalmış kızı Fariga (r. anha)'yı himayesine alıp büyütmüştü. Evlenme çağına gelince onu Ensar'dan Nebît İbn Cabir (r.a) ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Aişe şöyle der: "Döndüğümüzde, Allah'ın Rasulü bize; erkek tarafının bizi nasıl karşıladığını ve neler konuşulduğunu sordu. Ben de "selam verdik, hayır ve bereket diledik" dedim. Allah elçisi; "Ey Aişe sizin eğlenceniz yok mu? Çünkü Ensar eğlenceden (oyundan) hoşlanır" buyurdu. Şurayk'ın rivayeti şöyedir: "Ey Aişe! Gelinle birlikte def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi?" Ben, "Cariye ne diyecek" diye sorunca şöyle buyurdu:

Şöyle diyecek: Size geldik, size geldik. Allah bize de size de hayat versin. Kızıl altın olmasaydı, bâdiyenize konaklamazdı. Sarı buğday olmasaydı, bakireleriniz semirmezdi".

İbn Mace'deki rivayette, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ensar, gönlü sevgi dolu olan bir kavimdir. Onlara; "Size geldik, size geldik, Allah bize de size de hayat versin" şarkısını söyleyecek birisini gönderseydiniz." (İbn, Mace, Nikah, 21; A. İbn Hanbel, IV, 78.)

Rubeyye binti Muavviz (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben evlendiğim zaman, Rasulullah (s.a.s) geldi ve yatağımın üzerine oturdu. Bu sırada cariyelerimiz def çalıp, Bedir günü şehit düşen atalarımız hakkında mersiyeler söylemeye başladılar. İçlerinden birisi; "Bizim aramızda yarın olacakları bilen Peygamber var" anlamında bir mısra okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Bunu bırak (böyle söyleme), söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle" buyurdu. (Tirmizî, Nikah, 6; İbn Mace, Nikah, 21; bk. İbn Hacer, Fethu'l-Barî, XI, 108; Tirmizi, Şerhu Tuhfeti'l-Ahvazi, Kahire, 1967, IV, 211, 212) İbn Mace'deki rivayet şöyledir: "Hayır, bunu söylemeyiniz. Çünkü yarın olacakları bilen Allah'tır." (İbn Mace, Nikah, 21; Buhari, Tefsiru Sure-i Ra'd, 1; İbn Hanbel, II, 52)

Yukarıdaki hadisler nikahın def ve ifadeleri meşru olan bazı şarkılarla ilanının mubah olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber (s.a.s)'ın düğün cemiyetinde olduğu gibi, bayram günlerinde veya bazı sportif gösteriler sırasında da nezih eğlenceyi müsamaha ile karşıladıklarını görüyoruz. Aşağıdaki uygulamalar bunu gösterir.

Hz. Aişe (r. anha) anlatıyor: "Bir gün Allah'ın Rasülü benim yanıma girdi. Yanımda iki de cariye vardı. Buas günü sarkısını söylüyorlardı. Rasulullah (s.a.s) yatağa uzandı ve yüzünü öbür yana çevirdi. Bu arada babam Ebü Bekir de yanımıza girdi ve beni azarlayarak; "Rasulullah'ın yanında şeytan çalgısını mı çalıyorsunuz?" dedi. Rasulullah (s.a.s) ona dönerek; "onları bırak" buyurdu. Başka bir rivayette Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ey Ebu Bekir, her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır." (Buharî, ideyn, 3; ibn Mace, Nikah, 21; ibn Hanbel, VI, 187.)

Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'le birlikte seyrettiği bir spor oyunu da şudur, Hz. Aişe şöyle anlatır: "Bir bayram günüydü. Sudanlılar Mescid-i Nebevî'de kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben istedim, ya da Rasulullah (s.a.s); "Bakmayı arzu ediyor musun?" buyurdu. Ben de, "Evet isterim" dedim.

Beni arkasında durdurdu, yanağım yanağı üzerinde idi. Oyuncuları; "Haydin Erfide oğulları, göreyim sizi" diyerek teşvik ediyordu. Ben usanıncaya kadar baktım. Bana "Yeter mi?" buyurdu. "Evet" dedim. "O halde içeriye git" buyurdu " (Buharî, îdeyn, 2. Cihad. 81: Müslim, îdeyn, 19.)

Yukarıdaki ilk hadise göre, şarkı söylemek caiz olmasaydı, Rasulullah'ın evinde söylenmez, ya da Allah'ın Rasulü'nün bunu açıkça menetmesi gerekirdi. Hz. Ebü Bekr'in karşı çıkması, Hz. Peygamber'in dinlenme saatinde rahatsız edilmesi ve bunu edebe aykırı görmesinden dolayı olmalıdır.

Ancak hadiste bayramdan söz edilmesi nezih şarkının yalnız sevinç günlerinde caiz olabileceğini gösterir. (İbnü'l-Arabi, Ahkamü'l-Kur'an, III, 9)

Evlilikte Denklik Nedir ?

EVLİLİKTE DENKLİK (Kefâet)

Kefâet sözlükte; denk, eşit ve benzeri olma anlamlarına gelir. Bir fıkıh terimi olarak; evlenecek eşler arasında dinî, ekonomik ve sosyal bakımdan yakınlık ve denklik bulunmasını ifade eder.

Evlenmede denklik erkek tarafından aranır. Yani bir erkeğin evleneceği kadına müslümanlık, nesep, hür olma, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunması, özellikle kadını korumak için öngörülmüştür. Kefâetin esaslarını Hanefi mezhebi belirlemiş, Şafiî ve Malikî mezhepleri hemen hemen onları izlemişlerdir. İmam Malik ise yalnız müslümanlık ve ayıplardan salim olmayı denklik için yeterli görmüştür.

İslam müctehitleri arasında kefâetin lehinde ve aleyhinde iki görüş meydana gelmiştir.

A) Kefâete Karşı Olan Görüş ve Delilleri:

Hasan el-Basrî (ö. 110/728), es-Sevrî (ö. 161/778) ve Ebu'l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/952) gibi bazı fakihlere göre evlenecek eşlerin mü'min olması ve bir evlenme engelinin bulunmaması yeterlidir. Bunun dışında, bir denkliğin aranması gerekmez.

Dayandıkları deliller şunlardır. Allahü Teala şöyle buyurur: "Allah katında en şerefliniz takva bakımından en üstün olanınızdır." (el-Hucurat.49/13.) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "İnsanlar tarak dişleri gibi eşittir. Arabın yabancıya bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır."

(San'ani, Sübülü's-Selam, Beyrut, 1407/1987, III, 274) Yine Veda Haccı sırasında irad ettiği hutbede Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Dikkat ediniz. Şüphesiz sizin Rabbiniz bir, babanız birdir. Bir Arabın yabancı üzerinde, yabancının bir arap üzerinde, bir kırmızının siyah üzerinde, siyahın da kırmızı üzerinde takva dışında hiç bir üstünlüğü yoktur." (Ahmed, b. Hanbel, V, 411; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, Beyrut 1967, III, 266.)

Yukarıdaki ayet ve hadisler dünyada mü'minlerin mutlak eşit durumda olduklarını gösterir. Ayrılık ancak üstün ahlak ve fazilet sahibi olmada ortaya çıkar. (el-Kasanî, a.g.e., II, 317; İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 417.)

Diğer yandan Hz. Peygamber döneminde, evliliklerde denkliğin gözetilmediğine dair çeşitli uygulamalar da bulunmaktadır. Nitekim Bilal el-Habeşî (r.a.) ensardan bir kız istemiş, denklik bulunmadığı için kız tarafı bu isteği geri çevirmişti. Durumu haber alan Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Ey Bilal! Git, onlara; Allah'ın Rasülü size, beni evlendirmenizi emrediyor, de". Eğer denkliği gözetmek gerekseydi, Allah'ın elçisi böyle bir emir vermezdi. Yine Ebû Taybe, Beyade Oğullarından bir kız istemiş, ancak denklik bulunmadığı için kızı vermek istememişlerdi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ebü Taybe'yi evlendirin. Eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur." (el-Kasanî,a.g.e., II, 317.)

Evlilikte denkliğe karşı olanlara göre, eğer böyle bir denklik şart olsaydı, bu kısasta da aranırdı. Halbuki kısasta denklik aranmaz.

B) Kefâeti Kabul Eden Görüş ve Delilleri:

Çoğunluk müctehitlere göre, evlilikte denklik bir sıhhat şartı değil, bağlayıcılık (lüzum) şartıdır. Delil şu hadislerdir. Allah'ın elçisi, Hz. Ali'ye şöyle buyurmuştur: "Üç şeyi geciktirme: Vakti geldiğinde namazı, hazır olduğunda cenazeyi, dengini bulunca kızı" (Tirmizî, Salat, 13; A. b. Hanbel, l, 105.) "Kadınları denkleriyle evlendirin, onları velileri evlendirsin. On dirhemden az mehir yoktur." (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, Riyad 1393/1973, III, 196.)

İbnü'l-Hümam (ö. 861/1457), kefâetin lehinde olan hadislerin zayıf olduğunu, ancak bunların çeşitli yollarla desteklenerek "hasen hadis" derecesine yükseldiklerini belirtmiştir. (bk. İbnü'l-Hümam, a.g.e., II. 417)

Hanefîlere göre Kefâet altı yerde aranır. Bunlar dindarlık, İslam, hürriyet, nesep, mal ve meslektir. Şafiîler; din, hürriyet, nesep ve muhayyerliği gerektiren kusurlardan salim olma konularında denklik ararken, Hanbeliler din, hürriyet, nesep, mal ve meslek konusunda denkliği gerekli görürler. Malikîlere göre ise denklik yalnız din ve muhayyerliği gerektiren kusurlardan salim olma konusunda aranır. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 317 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 417 vd; eş-Şirbini, Muğnil-Muhtac, III, 164; İbn Kudame el-Muğni, VI, 480 vd.)

C) Denklik Söz Konusu Olan Altı Nitelik:

1) Dindarlık: Dini ilkelere bağlı olmayan ve ahlak bakımından düşkün olan fasık kişiler, iffetli ve faziletli bir kadına denk sayılmaz. Böyle bir kadın velisinden izinsiz, dindar olmayan fasık bir erkekle evlense, velisinin bu evliliği feshettirme hakkı bulunur. Çünkü kocanın fasık oluşu bir İslam toplumunda utanılacak şeydir. İmam Muhammed'e göre dindarlık ve takva sahibi olma ahiretle ilgili olup, denklikte dikkate alınmaz. Ebü Yusuf ise gizli işlenen günahın denkliği etkilemeyeceğini söylemiştir. (el-Kasanî,a.g.e., II, 320; İbnü'l-Hümam, a.g.e., ll,420 vd.)

2) İslâm: Burada denklikten maksat, kocanın müslüman olması değildir. Kadına göre kocanın müslüman oluşu evliliğin sıhhat şartıdır. Müslüman olmada denklik kocanın babası veya büyük babası bakımından aranır. Mesela; aile içinde baba ve dede tarafı gayri müslim veya ateist olan bir erkek, baba ve dedesi müslüman olan bir kıza denk sayılmaz. Bu yüzden izinsiz yapılan böyle bir evliliği velinin feshetme hakkı doğar. Nitekim, kendisine dilediği kızla evlendirme yetkisi verilen vekil, müvekkilini yahudi veya hıristiyan bir kızla evlendirse, denklik bulunmadığı için bu evliliği fesih hakkı doğar. Çünkü özel yetki verilmedikçe vekalet kefâetle sınırlıdır. (el-Fetava'l-Haniye maa'l-Fetava'l-Hindiyye, l, 349.)

3) Hürriyet: Çoğunluğa göre köle, hür olana denk değildir. (el-Kasani, a.g.e., II, 319)

4) Nesep: Bu konudaki denklik araplar arasında geçerli sayılmıştır. Arap olmayanların araplara denkliği yoktur. (el-Kasani, a.g.e., II, 318, 319)Ancak Hz. Peygamber ve sahabenin uygulamasında gerek arapların kendi arasında ve gerekse yabancılarla evlenmesinde serbest hareket ettikleri görülür. Kureyş'in kendi arasında, diğer arapların da kendi aralarında denk oldukları öne sürülmüşse de bunun aksini gösteren sahabe evlilikleri vardır. Nitekim Hz. Peygamber iki kızını Hz. Osman'la, Ebu'l-As bin Rabî'i ise Zeyneb'le evlendirmişti. Yine Hz. Ali, kızı Ümmü Gülsüm'ü Hz. Ömer'le; Hz. Peygamber, halasının kızı Zeyneb'i Zeyd b. Harise ile evlendirdi. Zeyd azatlı bir köle olup, Zeyneb'e denk olmadığı açıktı. (bk. ez-Zühayli, a.g.e., VII, 244 vd.)

5) Mal: Eşlerin mal ve servet sahibi olması da evlilikte önemli bir unsurdur. Ebü Hanife ve İmam Muhammed'e göre malda denklik servetin bütününü kapsar. Erkeğin mehir ve nafaka dışında, evleneceği kadının servetine denk bir mal varlığına sahip olması gerekir. Aksi halde veli, izinsiz akdedilen nikahı feshettirme hakkına sahip olur.

Ebu Yusuf'a göre, mehir ve nafakayı sağlayabilen bir erkek, daha fazla mala sahip olan zengin bir kadına denk sayılır. Fetva'ya esas olan bu görüştür. Diğer yandan yalnız nafakayı sağlayabilen, makam ve mevki sahibi kişilerin de mehir borcunu zenginlik zamanında ödemek üzere geri bırakarak, zengin bir kadınla evlenmelerinde de denkliğin varlığı kabul edilmiştir. (el-Kasanî,a.g.e., II,319-320; İbnü'l-Humam, a.g.e., II, 222 vd.)

6) Meslek: Evlenecek erkekle kadının velilerinin iş ve meslekleri arasında bir denkliğin bulunması gerekir. Mesleklerin toplum içindeki yer ve şerefi devirlere göre değişebildiği için hangi mesleğin hangisine denk sayıldığını belirlemek güçtür. Bu yüzden örf-adet ve toplumun değer yargıları dikkate alınarak, problem çözümlenir. Meslekte denklik Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'in görüşü olup, bu konuda Ebü Hanife'den iki görüş nakledilmiştir. Açık olan görüşüne göre meslekte denklik aranmamalıdır. (el-Kasanî,a.g.e., II, 320; Bilmen, a.g.e., II, 67)

Evlilikte denkliğin sınırlarının geniş tutulması, Hanefî mezhebinde akıllı ve ergin kadının velisinden izin almaksızın evlenme hürriyetinin bulunması ile yakından ilgilidir. Kadın veliden izin almaksızın evlenince, her ne kadar şahitlerin yanında irade beyanında bulunmuşsa da aldatılma ya da korku veya kaçırılma yoluyla böyle bir evliliğe rıza göstermiş olması muhtemeldir. İşte veliden habersiz akdedilen böyle bir nikahta, koca kadından, yukarıda belirttiğimiz denklik maddelerinde daha üstün durumda ise kadın dengi ile evlenmiş olduğu için nikah kesinleşir ve velisinin kızını geri alma hakkı bulunmaz. Ancak kocada altı denklik maddesinden herhangi birisi eksik bulunursa kızın velisi bu eksikliği öne sürerek nikahı feshettirebilir.

Bu duruma göre denklik, temelde kadını korumak için öngörülen bir denge yoludur.

Kadının hamileliği ortaya çıkmışsa artık veli fesih hakkını kullanamaz.

Diğer yandan kadın emsal mehirden az bir mehirle evlenmişse veli, bu nedenle de evliliği feshettirebilir. Ebu Hanîfe'ye göre mehir eksikse kocadan, önce bunu tamamlaması istenir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise eksik mehirden ötürü velinin evliliği feshettirme hakkı bulunmaz. Çünkü mehrin on dirhemden fazlası kadının hakkı olduğundan, bunun üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilir. (bk. eş-Serahsi, el-Mebsut, V, 22, 30; el-Kasani, a.g.e., II, 317, 321; İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 417, 422; Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, İstanbul, 1983, s: 259 vd.)

Evliliğin Meşru Olduğunu Gösteren Deliller

EVLİLİĞİN MEŞRU OLDUĞUNU GÖSTEREN DELİLLER 

Evliliğin meşru oluşu Kitap, Sünnet ve İcma delillerine dayanır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"Sizden bekarları ve kölelerinizle cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer onlar fakir iseler, Allah onları fazlu kereminden zenginletir. Allah her şeye gücü yeten ve her şeyi bilendir." (en-Nur, 24/32.)

"Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder tane nikahlayın. Bu kadınlar arasında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman tek kadınla evlenin veya ellerinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Bu, haksızlığa yol açmamanız için daha uygundur." (en-Nisa, 4/3; Nikahla ilgili diğer ayetler için bk. el-Bakara, 2/102, 221, 228, 230, 232, 235; en-Nisa, 4/4, 5, 19, 22-26; el-A'raf, 7/189, 190; en-Nur, 24/3, 32, 33; er-Rûm, 30/21; el-Ahzab, 33/37; el-Mümtehine, 60/10-12.)

Evlilik konusunda pek çok hadis nakledilmiştir. Allah elçisi, gençlere hitap ederek şöyle buyurmuştur:

"Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlilik yükümlülüklerine gücü yeterse evlensin. Çünkü evlilik gözü ve ırzı harama karşı daha fazla koruyucudur: Kimin evlenmeye gücü yetmezse oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için bir kalkandır." (Buharî, Savm, 10, Nikah, 2,3; Müslim, Nikah, 1, 3; Ebu Davud, Nikah, 1; Tirmizî, Nikah, 1; Nesaî, Sıyam, 43; Nikah, 3; ibn Mace, Nikah, 1; Darimî, Nikah, 2; A.b. Hanbel, l, 378, 424,425.)

Ashab-ı kiramdan üç kişi Hz. Peygamber (s.a.s)'in eşlerine onun gece ibadetini sormuşlar, belki azımsayarak birincisi "sürekli olarak gece namazı kılmaya", ikincisi "sürekli oruç tutmaya", üçüncüsü ise "kadınlardan sürekli ayrı kalmaya ve hiç evlenmemeye" karar verir. Onların bu konuşmalarını haber alan Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Bazı kimselere ne oluyor ki, şöyle şöyle demişler. Fakat ben hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum; oruç tutuyorum, tutmadığım da oluyor; kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimi terkederse benden değildir." (Müslim, Nikah, 5; Nesaî, Nikah, 4; Darimî, Nikah, 3; A. b. Hanbel, II, 158, III, 341,359, V, 409.)

Hz. Aişe'nin naklettiği bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben (kıyamet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenme gücü bulamayan da oruca devam etsin. Çünkü oruç, onun için (harama karşı) bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1. Bu hadisin senedi, rivayet zincirinde bulunan İsa b. Meymun el-Medini yüzünden zayıf sayılmışsa da, hadisi destekleyen başka rivayetler de vardır.)

Ebu Umame (r.a.)'ın naklettiği başka bir hadiste ise şöyle buyurular: "Mü'min, Allah korkusundan ve O'na itaattan sonra, iyi bir kadından yararlandığı kadar hiçbir şeyden yararlanmamıştır. Çünkü eşine emretse sözünü dinler, yüzüne baksa sevinç duyar, üzerine yemin etse, yeminini doğru çıkarır, dışa gitse, kendisinin bulunmadığı sırada iffetini ve kocasının malını korur." (İbn Mace,Nikah,5.)

Diğer yandan evlenmenin meşruluğu üzerinde, bütün ümmet görüş birliği içindedir. Ancak evlenmenin hükmü evlenecek kişinin özel durumu dikkate alınarak değerlendirilir. Diğer başlıklarda çeşitli durumlara göre konuyu açıklayacağız.

Nikah ne demektir İslam'da yeri nedir

nikah  

NİKAH TERİMİ ve KAPSAMI

Nikah sözcüğü arapça "nekeha" fiilinden bir mastar olup, erkeğin kadınla evlenmesi ve onunla cinsel temasta bulunması anlamına gelir. Bu sözcüğün "evlilik akdi" anlamı mecaz, "cinsel temas" anlamı ise gerçek anlamdır.

Bir fıkıh terimi olarak nikah; şer'an evlenme engeli bulunmayan bir kadının, cinsel yönlerinden yararlanmayı erkeğe mubah kılan rizaî bir akittir. Müteahhirün (12. M. yüzyıldan sonraki) fakihlerinin tarifi ise şöyledir; nikah kasten mülk-i mut'ayı ifade eden bir akittir. Yani erkeğe kadının cinsel yönlerinden yararlanma mülkiyeti hakkı veren bir sözleşmedir. Evlilik, nitelikleri dikkate alınarak aşağıdaki şekilde tarif edilebilir: Evlenmeleri yasak olmayan bir erkekle bir kadın arasında yapılan, birbirinin cinsel yönlerinden yararlanmayı meşru kılan, ortak hayat ve nesli sürdürmek için bir bağ meydana getiren akittir. (bk. İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadîr, II, 339, vd.; el-Meydani, el-lübab, III, 3; İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar II, 335-357; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtac, III, 123.)

İslam'da nikah akdi hem medenî bir muamele ve hem de bir ibadettir. Çünkü nikahın rükün ve şartlarını İslam belirler ve eşlerin evlilik nedeniyle pek büyük ecirlere ulaşacağını haber verir. Evliliğin niteliğini İbnü'l-Hümam (ö. 861/1457) şöyle belirtir: "Nikah ibadetlere daha yakındır. Hatta evlenmek, sırf ibadet niyetiyle bekar kalmaktan daha üstündür." (İbnû'l Hümam, a.g.e., II, 340) Son devir fakihlerinden İbn Abidîn (ö. 1252/1836) ünlü Reddü'l-Muhtar adlı eserinde nikah konusuna şu cümlelerle başlar: "Bizim için Hz. Adem devrinden günümüze kadar meşru olmuş, sonra cennette de devam edecek, nikah ile imandan başka ibadet yoktur." (İbn Abidin, a.g.e., II, 258)

Nikahın mescid içinde aktedilmesi ve uygun olursa cuma gününe rastlatılması müstehaptır. Bu durum da onun ibadet yönünü güçlendirir. (el-Askalanî, Bulugu'l-Meram, terc. Davudoğlu, İstanbul, 1967, II, 228 vd.)

Şafiîlere göre evlilik, alış-veriş gibi dünyaya ait alelade işlerden olup, ibadet niteliğinde değildir. Dayandıkları delil, gayri müslimlerin nikahının da İslam nazarında geçerli sayılmasıdır. Eğer ibadet olsaydı, onların nikahlarının geçersiz olması gerekirdi. Evlilikten gaye, kişinin cinsel isteklerini teskinden ibarettir. İbadet ise yüce Allah için bir iş ve bir amel yapmaktır. Bu yüzden Allah için iş yapmak kendi nefsi için iş yapmaktan daha faziletlidir. Şafiîlerin bu görüşüne çoğunluk mezhep müctehitleri karşı çıkmıştır. Şöyleki:

Çoğunluk müctehitlere göre evlilik akdinin müslim veya gayri müslim için geçerli olması dünyada toplum düzeni ile ilgilidir. Nitekim mescit, yol yapımı ve benzeri hayır işleri müslüman için bir ibadet olduğu halde, gayri müslim için bir ibadet sayılmaz. Genel anlamda Allahü Teala'nın hoşnut ve razı olduğu her iş ve davranış mü'min için bir ibadettir. Bu yüzden İslam'ın belirlediği esaslara göre kurulan ve buna göre yürütülen evlilik de ibadet niteliğindedir. Çünkü evlenmekle, nefsi haramlardan korumak ve nesli sürdürmek gibi bir çok toplum maslahatları gerçekleşir. Nitekim

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır." (Müslim, Zekat, 53; Ebu Davud, Tatavvu', 12, Edeb, 160; A. b. Hanbel, V, 167, 168.)

"Bir kimsenin sarfedeceği en faziletli para (dinar), kendi aile fertlerine harcayacağı para ile, Allah yolunda hayvanına ve yine Allah yolunda cihad edecek olan arkadaşlarına harcayacağı paradır." (Müslim, Zekat, 38; Tirmizî, Birr, 42; ibn Mace, 4; A. b. Hanbel, V, 279, 284.)

"Çocuklarına, eşine ve hizmetçine yedirdiğin senin için bir sadakadır." (A.b. Hanbel, IV, 121,122.)

Diğer yandan kocaları yoksul olan iki varlıklı kadın, Allah'ın elçisine gelerek, kocalarına sadaka verip veremeyeceklerini sormuşlardı. Hz. Peygamber onlara şu cevabı verdi: "Kocalarınıza yardım ederseniz size iki ecir vardır. Hısımlık ecri ve sadaka ecri." (Müslim, Zekat, 45)

İslam'da nikah akdi sırasında bir din adamının veya resmi bir devlet memurunun hazır bulunması zorunlu değildir. Evlenecek erkekle kadının veya bunların veli ve vekil gibi temsilcilerinin ve şahitlerin hazır bulunması yeterlidir. İslamî hükümleri bilen bir din adamının nikah akdini yönetmesi, evliliğin İslam'a uygun olarak yapılmasına yardımcı olmaktan ibarettir. Çünkü bir İslam bilgininin nikah akdini yönetmesi, gerekli soruları sorup, cevap alması nikahın rükün ve şartlarından değildir. Bu durum onun dinî niteliği ve ibadet yönü için bir engel teşkil etmez.

Batı ülkeleri hıristiyan toplumlarında nikahın dinî veya medeni niteliği uzun süre tartışılmış, kimi ülkelerde nikah yalnız kiliselerde akdedilirken, kimi ülkelerde de medeni nikah esası benimsenmiştir. Resmi devlet memuru önünde akdedilen nikaha "medenî nikah" denir.

Fransa'da 1787 M. yılında çıkarılmış olan bir kral buyruğu ile katolik olmayanların dilerlerse ikametgâhlarının bulunduğu yer kilisesinde, isterlerse aynı yerin hâkimi önünde evlenebilecekleri kabul edilmiştir. Birincisi dinî, ikincisi ise medenî nikâh niteliğindedir.

Bazı hıristiyan ülkeler sonradan medenî evlenmeyi kabul etmekle birlikte, önce dinî nikâhın akdedilmesini de şart koşmuşlardır. Meselâ; Yunanistan ve Romanya medenî nikâhtan önce, dinî nikâhın yapılmış olmasını ön şart olarak benimsemişlerdir. (Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara 1974, s: 133.)

Osmanlı Devleti uygulamasında 1917 tarihli "Hukuk-ı Aile Kararnamesi" hıristiyan veya Musevîler için kısmen dinî ve kısmen de medenî evlenme usulü getirmiştir. Buna göre gayri müslimlerin nikâhı, dinî âyinler çerçevesinde ruhanî memurlarınca yani papaz veya rahiplerce akdedilir. Ancak ruhanî memur, en az yirmi dört saat önce mahallî mahkemeye haber verir. Hakim; belirtilen saatte nikâh meclisine özel bir memur gönderip kıyılan nikâhı deftere kayıt ve tescil ettirir. (H.A.K. mad. 40-44.) Adı geçen kararnameye göre, müslümanların evliliği de, aynı şekilde evde, bir salon veya mescidde, hakim naibinin hazır bulunduğu bir mecliste akdedileceği esası getirilmiştir. Böylece, ayrı dinlere mensup topluluklara, kendi inançlarına uygun bir şekilde evlenme, boşanma, nafaka, miras ve ticaret yapma serbestliği tanınmıştır.

Osmanlı Devleti yalnız toplum düzeni, hakların korunması ve kurallara uymayanlara gerekli yaptırım gücünün kullanılması için merkezi gücü elinde toplamış, çeşitli ırk, din ve mezhep sahiplerinin uzun yüzyıllar bir arada ve birlikte yaşamasını sağlamıştır.

İngiltere'de ve İskandinav ülkelerinde ise toplum dinî veya medenî nikâhtan dilediğini seçme hakkına sahiptir. Eşlerin tercihine göre kilisede veya resmî nikâh memuru önünde akdedilen nikâhla ilgili belgeler nüfus kütüklerinde birleşmiş olur.

Bazı ülkelerde medenî evlenme şekli zorunlu hale getirilmiştir. Hollanda, İsviçre ve Türkiye gibi ülkeler bunlar arasındadır. Bu gibi ülkelerde resmî memur önünde kıyılmayan nikâh yok hükmünde sayılmaktadır. (bk. Cin, a.g.e. s: 134; Döndüren, a.g.e., s: 244, 245; Türk Medini Kanunu mad. 108) Ancak resmî nikâhtan sonra dini nikâh ya da dinî merasim serbest bırakılmıştır.

Nişanlanılması Mübah Olan Kadınlar

İSLAMDA NİŞAN VE NİŞANLILIK

NİŞANLANILMASI MÜBAH OLAN KADINLAR

 Nişan, evliliğe götüren bir yol olduğu için, dünür gönderilecek kızla, dünür gönderen erkek arasında bir evlenme engelinin bulunmaması gerekir. Bu yüzden aralarında sürekli evlenme engeli bulunan kızkardeş, hala ve teyze gibi kan hısımları ile veya geçici evlenme engeli bulunan baldız ve evli kadın gibi kimselerle nişanlanmak da caiz değildir. Çünkü evliliğe götürmeyen bir nişanın pratik bir değeri bulunmaz. (el-Kasanî, Bedayiu's-Sanayi', II, 256, 268.)

Geçici evlenme engellerinden birisi de, kadının daha önceki evliliğinde ötürü iddet beklemekte oluşudur. Boşanma veya kocasının ölümü nedeniyle iddet bekleyen kadına dünür gönderip nişanlanmanın caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Ancak böyle bir kadına iddet sonrasına yönelik üstü kapa teklif yapılabilir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"İddet bekleyen kadınlara üstü kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya bu isteği içinizden geçirmenizde, sizin için bir sakınca yoktur. Allah onları anacağınızı bilir. Sakın -meşru sözler dışında- onlarla gizlice sözleşmeyin. İddet sona erinceye kadar da nikah akdine kalkışmayın." (el-Bakara, 2/235)

Üstü kapalı veya dolaylı yoldan evlenme teklifi (ta'rîz), açıkça söylenmeyen ve sözün gelişinden anlaşılan bir tekliftir. "Çok güzelsin", "Senin gibi kadir kim bulabilir?", "Allah'tan senin gibi saliha bir kadını bana da nasip etmesini dilerim" gibi sözler, üstü kapalı evlenme teklifi niteliğindedir.

Kocasının ölümü yüzünden iddet beklemekte olan kadına, bu süre içinde üstü kapalı evlenme teklifi yapılabileceği konusunda müctehitler arasında görüş birliği vardır. Çünkü kocanın ölümü nedeniyle karı-kocalık ilişkisi sona ermiş olacağından artık üstü kapalı evlenme teklifi, eski kocanın hakkına saldırı sayılmaz. Boşanma, cayılabilir (rıc'î) talakla olmuşsa, iddet süresi içinde üstü kapalı teklifin caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü bu durumda, boşayan kocanın yeniden eşi ile barışma ve evliliği sürdürme hakkı bulunduğu için, kadına bu sırada yapılabilecek evlenme teklifi onun hakkına saldırı sayılır.

Eğer boşama bain (kesin) talakla olmuşsa, Hanefîlere göre, iddet süresinde üstü kapalı da olsa evlenme teklifi caiz olmaz. Çünkü birinci ve ikinci boşamalarda, talak bain de olsa boşayan erkeğin iddet içinde veya sonunda, yeni bir evlilik akdi ile bu kadınla yeniden evlenme hakkı vardır. Araya başka bir erkeğin girmesi onun bu hakkına saldırı sayılır. Üçüncü boşama (beynünet-i kübra) halinde de üstü kapalı teklif caiz olmamaktadır. Çünkü burada her ne kadar artık hülleden önce eski koca bu kadınla evlenemezse de, başka bir erkeğin erken evlenme teklifi halinde, kadının iddet konusunda yalana sapması veya ona bu süre içinde talip olan erkeğin "karı-koca arasını bozan kişi" durumuna düşmesi muhtemeldir. Kısaca, yukarıdaki ayet yalnız rıc'î boşama durumunu kapsar.

Çoğunluk müctehitlere göre ise, ric'î boşamada olduğu gibi bain boşama durumunda da, kadına iddet süresi içinde üstü kapalı evlenme teklifi yapılması caizdir. Dayandıkları delil, Bakara Süresi 234 ncü ayetin genel anlamıdır. Bu ayetteki "İyi sözler (meşru sözler) dışında" ifadesi onlara açıkça olmaksızın, dolaylı yoldan talip olabilirsiniz, anlamına gelmektedir. (Ayrıntı için bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 268; el-Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, Kahire, t.y., l, 422; eş-Şirazî, el-Mühezzeb, II, 47; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtac, Mısır, t.y. III, 135.)

İddet beklemekte olan bir kadın başka bir erkekle nişanlanır ve evlenirse Hanefî ve Şafiîlere göre nikah akdi feshedilir. Ancak tarafların iddet bitince yeniden evlenmesi mümkün ve caizdir. Çünkü Kur'an, sünnet ve icmada iddetten sonraki evliliği yasaklayan bir delil yoktur. İmam Malik, (ö. 179/795), Ahmed bin Hanbel (ö. 241/855) ve eş-Şa'bî'ye (ö. 103/712) göre ise, bu durumda evlilik feshedilir ve bu erkekle kadın sonsuza kadar birbirine haram olur. Delil, Hz. Ömer'in (ö. 23/643) uygulamasıdır. Çünkü bu kimse helal olmayan bir şeyi kendisine helal kılmış olup, bu durum katilin, öldürdüğü hısımının mirasından mahrum kalmasına benzer. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 17.)

Evlenilecek Kadının Nitelikleri-Eş Seçiminde Müstehap Olan Nitelikler

İSLAMDA NİŞAN VE NİŞANLILIK

EŞ SEÇİMİNDE MÜSTEHAP OLAN NİTELİKLER

İslam evliliğin uzun ömürlü olması için eş seçiminde gerekli titizliğin gösterilmesini ister. Bu konuda da özellikle "dindar" ve "ahlaklı oluş"a dikkat çeker. Bunun yanında "zenginlik, güzellik ve soy-sop" gibi insanların çoğunun peşinde koştukları değerlere ikinci sırada yer verilir. Hatta bunların yol açabileceği sıkıntılara işaret eder.

Evlenilecek kadında aşağıdaki niteliklerin bulunması müstehap sayılmıştır:

1) Dindar olması. Hadiste şöyle buyurulur: "Kadın dört şeyi için nikah edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun." (Buharî, Nikah, 15; Ebu Davud, Nikah, 2; Nesaî, Nikah, 13; ibn Mace, Nikah, 6; Darimi, Nikah, 4; Malik, Nikah, 21; A.b. Hanbel, III, 428.)

Başka bir rivayette "soy" dışındaki diğer üç nitelik belirtilmiştir. (Ahmed. b. Hanbel, III, 80; Müslim, Rada, 53; Tirmizî, Nikah, 4.) Genellikle bir kıza talip olan erkek bu özellikleri göz önünde bulundurur fakat bu arada dindarlık arka planda kalabilir. İşte Allah'ın Rasulü dindar olanını bulunca, onun kaçırılmaması gerektiğini belirtmiştir.

Kadınla, yalnız güzelliği veya zenginliği için evlenilmesinin yol açabileceği sakıncaları Allah elçisi şöyle belirtmiştir: "Kadınlarla yalnız güzellikleri için evlenmeyiniz, olur ki, güzellikleri ahlakça düşmelerine neden olur. Onlarla yanlız malları için de evlenmeyin, çünkü malları azgınlıklarına yol açabilir. Onları dindarlıklarından ötürü nikahlayın. Şüphesiz dindar olan, eski giysili bir cariye (dindar olmayan ötekilerinden) daha üstündür." (İbn Mace, Nikah, 6. Bu hadisin senedinde bulunan Abdullah bin Ziyad bin En'am zayıf bir ravidir. Hadisi İbn Hıbban, Sahîhinde başka bir senetle nakletmiştir. bk. İbn Mace, Sünen, l, 597.)

2) Kadının doğurgan olması. Hadiste şöyle buyurulur: "Kocasını sevebilen doğurgan kadınla evlenin. Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim." (Ebu Davud, Nikah, 3; İbn Mace, Nikah, 1. Bu hadis, senedinde bulunan İsa bin Meymun el-Medînî nedeniyle zayıf sayılmıştır. Ancak aynı anlamı destekleyen başka rivayet vardır. bk. İn Mace, Sünen, l, 592.) İlk olarak evlenecek olan kadının doğurgan olup olmayacağı, ailesindeki kadınların çoğunluğunun doğurgan olup olmamasına göre değerlendirilir.

3) Evlilikte bakireyi tercih etmek. Hadiste şöyle buyurulur: "Evlenmek için bakire kızları tercih ediniz. Çünkü onlar daha tatlı dilli, kocayı daha fazla tatmin edici ve daha aza kanaat edicidir." (İbn Mace, Nikah, 7. Hadis, senedindeki iki ravi nedeniyle tenkide uğramıştır, bk. ibn Mace, Sünen, l, 597.) Hz. Peygamber, Cabir bin Abdillah (r.a.)'ın dul bir kadınla evlendiğini öğrenince; "Keşke bakire ile evlenseydin. Sen onunla, o da seninle oynaşırdınız" (Buharî, Büyû', 34, Vekale, 8, Cihad, 113, Megazî, 18, Nikah, 10,121,122, Nafakat, 12, Deavat, 53; Müslim, Rada, 54-56, 58; Ebü Davud, Nikah, 3; Nesaî, Nikah, 10; ibn Mace, Nikah, 7.) buyurmuştur.

Bu deliller İslam'ın bakireliğe verdiği önemi gösterir. Diğer yandan İslam ergin kızların haya perdesi zorlanmasın diye onların örtünmesini istemekte, ırza saldırı durumunda erkeğe zina cezası yanında, diyetin üçte biri kadar tazminat cezası öngörmektedir. (bk. Ömer Nasuhî Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, III. 221, 222.)

Buna karşılık günümüzde çeşitli batı ülkelerinin bakireliğe önem vermediği, hatta belli yaştan sonra bakire kalan genç kızların alay konusu yapıldığı bilinmektedir. İslam'ın bu konuda aldığı önlemlerin daha sağlıklı ve aile yuvasını daha fazla koruyucu nitelikte olduğunda şüphe yoktur.

İslam'ın bakire üzerinde bu derece durması, dul kadınla evlenmek caiz değildir, anlamına gelmez. Çünkü Hz. Peygamber. Hz. Aişe dışındaki bütün eşlerini dul olarak nikahlamıştır. Nitekim Abdullah İbn Abbas ( r.a.)'ın, Hz. Aişe'ye; "Nebî (s.a.s) senden başka bakire bir kadınla evlenmedi" dediği nakledilmiştir. (Buharî, Nikah, 9, Tefsîru Sure 24/8)

4) Dindarlığı ve kanaatkarlığı ile tanınan bir ailede yetişmiş olması. Bu durum, çocuğun da bu değerlere sahip olduğunun belirtisi sayılır.

5) Soylu bir aileye dayanması. Doğacak çocukların asaletli olması için bu noktaya da dikkat edilmelidir. Çünkü çocuk ana tarafından birisine çekebilir. Hz. Peygamberin "soyu için" buyurması bunu gösterir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi dindarlık ve ahlak bütün bu özelliklerden önceliklidir. Bu yüzden babası bilinmeyen ya da zinadan doğmuş veya kötü yola düşmüş kadınlarla evlenmek mekruhtur. Çünkü ayette şöyle buyurulur: "Zina eden erkek ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan kadınla evlenir, zina eden kadın da ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan bir erkekle evlenir." (en-Nur, 24/3.)

Ashab-ı Kiramdan Mersed b. Ebî Mersed el-Ganevî Mekke'ye esir naklediyordu. Orada fahişe bir kadınla arkadaş olmuştu. Allah'ın Rasülüne gelerek onunla evlenmek istediğini söyledi. Hz. Peygamber sustu. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. Allah'ın elçisi, Mersed'i çağırdı, ayeti okudu ve "o kadınla evlenme" buyurdu. (Ebü Davud, Nikah, 4) Başka bir hadiste; "Zina cezası (celde) uygulanan erkek, ancak kendi benzeri olan kadınla evlenebilir." (Ebü Davud, Nikah, 4; A. b. Hanbel, II, 324.) buyurulmuştur.

Ancak burada sözü edilen evlilikler daha çok kadının zinadan elde edeceği kazançtan yararlanmak gayesi ile evlenmeyi kapsamaktadır. Böyle bir durum söz konusu olmaksızın, çeşitli hile ve tuzaklarla kötü yola düşürülmüş ne mazlum kadınlar vardır ki, kurtuluş için çırpınmakta, fakat sesini topluma duyuramamaktadır. İşte böyle bir kadını bataklıktan kurtararak, ona aile yuvası sıcaklığını yaşatmak yukarıdaki ayetin kapsamı dışında kalsa gerektir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır.

6) Kadının güzel olması. Evlenilecek kadının dindarlığı yanında güzel oluşu da tercih nedeni olmalıdır. Çünkü güzel kadın kocasının gönlünü daha fazla hoş eder ve gözünü haramdan korur. Bu yüzden evlenmeden önce kadına bakmak caiz görülmüştür. Hadiste şöyle buyurulur: "Hz. Peygamber'e;" Hangi kadın daha hayırlıdır" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder. Kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz." (Ahmed b. Hanbel II, 251, 432, 438; bk. Ebü Davud, Zekat, 38; İbn Mace, Nikah, 5.)

Ancak Şafiîler çok güzel kadınla evlenmeyi mekruh saymışlardır.

Diğer yandan Allah'ın Rasülünün, kötü çevrede yetişen güzel kadından (hadrau'd-dimen) sakındırdığı nakledilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, 2. baskı, Dımaşk 1405/1985, VII, 13. Darekutnî ve Deylemî'den naklen.)

7) Kadının yakın hısımlardan değil, yabancılardan tercih edilmesi. Bu yolla çocukların daha sağlıklı olması umulur. Diğer yandan amca, dayı, hala veya teyze kızı ile evlenmek caiz ise de, geçimsizlik ve boşanma durumu bu hısımların arasında sıla-ı rahmin kesilmesine yol açabilir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 14)

8) Erkeğin iffetini koruyabildiği sürece tek evliliği tercih etmesi. Çok evlilikte, eşler arasında adalet ve eşitliğin sağlanması çok güç olduğu için aile içi problemlerin ortaya çıkması kolaylaşır. Nitekim Kur'an'da bu noktaya şöyle dikkat çekilmiştir: "Ne kadar gayret gösterseniz de, eşleriniz arasında adalet ve eşit sağlamaya güç yetiremezsiniz. Bu yüzden hiç değilse birine tamamen meylidip, diğerini askıda bırakmayın." (en-Nisa, 4/129) Nitekim dört kadınla evlenmeye cevaz veren ayette, eşler arasında adaleti sağlayamama korkusu olan için, tek kadın ya da sahip olduğu cariye ile yetinmesi bildirilmiştir. (bk. en-Nisa, 4/3)

Diğer yandan Allah'ın Rasulü; "İki eşi olup da, bunlardan birisine meyleden kimse, kıyamet gününde bedeninin yarısı eğik olarak gelir." (Ebu Davud, Nikah, 38; Tirmizî, Nikah, 42; Darimî, Nikah, 24; bk. Nesaî, İşretu'n-Nisa', 2 İbn Mace, Nikah, 47; İbn Hanbel, II, 295, 347.) buyurmuştur.

Lohusalık

İSLÂM'IN CİNSEL HAYATI KORUMAK İÇİN ALDIĞI ÖNLEMLER

2) Lohusalık:

Lohusalık, kadının fizyolojik bakımdan rahatsız olduğu doğum sonrasındaki belli bir dönemi ifade eder. Doğumun arkasından gelen kana "nifas" denir. Kadın gebelik süresince abdestini alır, namazını kılar ve sağlığı için zararlı olmayacaksa farz orucu da tutabilir.

Lohusalığın en kısa süresi için bir sınır yoktur. Bir gün bile olabilir. Çünkü en kısa süreyi belirleyen bir ayet veya hadis yoktur. Bu durumda, onun fiilen var olduğu süreye bakılır. Hanefîlerle Hanbelîlere göre, lohusalığın en uzun süresi kırk gündür. Bundan sonra görülecek kan, özür kanıdır. Delil, Ümmü Seleme (r. anha)'den nakledilen şu hadistir: "Lohusa kadın, Hz. Peygamber döneminde kırk gün kırk gece beklerdi." (Ebu Davud, Tahare, 119.) Şafiî ve Malikîlere göre, lohusalığın en uzun süresi altmış gündür. Ancak bu süre uygulamada genellikle kırk gün olarak gerçekleşir.

Kadın doğum yapmakla birlikte kan görmeyebilir. Nitekim Hz. Peygamber döneminde bir kadın doğum yapmış ve lohusalık kanı görmediği için kendisine "zatu'l-cüfuf (kanı kuru)" denilmiştir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 41-43; İbnü'l-Hümam, a.g.e., l, 129; İbn Abidîn, a.g.e., l, 275 vd.)

Lohusalık süresi içinde görülen temizlik de nifastan sayılır. Örneğin; doğumdan sonra on gün kan gelip, beş gün kesildikten sonra on gün daha kan gelecek olsa, bu yirmi beş günün tamamı lohusalık süresi sayılır.

El ve ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle lohusalık hali meydana gelir ve genellikle on-onbeş gün kadar devam eder. Fakat henüz uzuvları belirmemiş bir düşüğe nifas hükümleri uygulanmaz. Bunun düşmesiyle görülen kan üç gün sürer ve daha önce de en az on beş gün temizlik hali devam etmiş bulunursa bu, hayız kanı olmuş olur. Böyle değilse özür kanı sayılır.

Lohusalık süresi içinde bir koca, aybaşı halinde olduğu gibi eşiyle cinsel ilişkide bulunamaz. Aksi halde günahkar olur ve tevbe - istiğfar etmesi gerekir. Yine lohusa kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz. Yalnız tutamadığı oruçları kaza eder. Mescide giremez, Kur'an okuyamaz ve Beytullah'ı tavaf edemez. Bu bakımlardan adetli kadınla lohusa arasında önemli bir ayrılık bulunmaz.

Aybaşı veya lohusalık günleri dışında gelen kanın özür kanı sayıldığını yukarıda belirtmiştik. Böyle bir kimseye "özür sahibi" denir. Özürlü kimse her namaz için abdest alır ve namazım kılar, orucunu tutar. Özür kanı hacda tavaf engeli de değildir.

Kadınların Aybaşı Hali

İSLÂM'IN CİNSEL HAYATI KORUMAK İÇİN ALDIĞI ÖNLEMLER

EŞLER İÇİN CİNSEL BİRLEŞME YASAĞI OLAN ZAMANLAR

Yüce Allah evli eşlerin karı-koca hayatını meşru kılmıştır. İslamî edep sınırları içinde kalan eşlerin, kendi arasındaki cinsel hayatının ayıplanma ve kınanma yönünün bulunmadığı da belirtilmiştir. (bk. el-Mü'minûn, 23/6.)  Ancak özellikle kadını fizik ve ruh sağlığı bakımından korumak gayesiyle, evli eşlerin cinsel hayatına da bazı sınırlamalar getirilmiştir. Kadının aybaşı ve lohusalık günlerinde, hac'da ihramlı olduğu sürece, dolaylı boşama yöntemleri olan zıhar veya îla, durumunda bunlara ait keffaret cezası yerine getirilinceye kadar kocası ile cinsel ilişkide bulunması caiz değildir. Aşağıda bu yasakları kısaca açıklayacağız.

1) Aybaşı hali:

a) Hayız terimi ve kapsamı:

Hayız nedir?

Hayz arapça mastar bir sözcük olup; kadının aybaşı olması ve aybaşı kanının akması demektir. Bir fıkıh terimi olarak; belli yaşlardaki kadının cinsel organından belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçede "hayız" yerine; aybaşı, adet, kirlilik, ayhali ve namazsızlık gibi sözcükler de kullanılır.

Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir,

a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir,

b) Lohusalık (nifas) kanı. Doğumdan sonra belli bir süre gelen kandır,

c) Özür (istihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. Biz, eşler arasında cinsel birleşmeye engel olan, ilk ikisi üzerinde duracağız. Çünkü, özür kanı cinsel birleşme engeli değildir.

Adet görme anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan tabiî bir olaydır. İslam'ın çıkışı sırasında cahiliyye devri arapları adetli kadına arkadan, Hıristiyanlar ise önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak dururlar, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip içmezlerdi. (bk. Müslim, Hayz, 6; Ebu Davud, Tahare, 102, Nikah, 46; Döndüren, Delilleriyle, İslam ilmihali,s: 178 vd. Faruk Beşer, Hanımlara özel ilmihal, İstanbul 1989, S: 154vd.)

İslam, kadına ruhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Aybaşı ve lohusalık süresince kadını cinsel yönden koruma altına aldı.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, eziyet veren bir haldir. Bu nedenle ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.)

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bu hayız, Allah'ın Adem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir." (Buharî, Hayz, 1,7, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davüd, Menasik, 23.) Adet gören kadınlardan tam olarak uzak mı, kalınacağını soranlara Allah'ın Rasulü şöyle cevap vermiştir: "Cinsel birleşme dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 18; İbn Mace, Tahare, 12.)

Adetli olan kadının temiz olmayan yönü sadece adet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı temizdir. Hz. Aişe'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s)'ın isteği üzerine ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu." (Buharî, Hayz, 2, 3; Müslim, Hayz, 15; Nesaî, Tahare, 173,174.) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi." (Müslim, Hayz, 14)

Kadın adet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında, erkek çocuğu ise ihtilam olmaya on iki yaşlarında başlar. Bu durum her iki cinste de erginliğin başlangıcı sayılır. Ancak ay hali veya ihtilam olmada gecikme halinde, çoğunluk müctehitlere göre on beş yaş her iki cinsin erginlik başlangıcıdır. Artık adet gören kadın veya ihtilam olan erkek namaz, oruç, hac, zekat gibi İslam'ın tüm emirlerinin ve yasaklarının muhatabı olur.

Adetli kadın, adet kanı kesilince boy abdesti alır ve bundan sonra eşi ile cinsel temasta bulunabilir.

İslam da Kadınlara İbadetlerde Getirilen Kolaylıklar-2

3) Hac:

Hac, şartlarını taşıyan erkek ve kadın mü'minlere farzdır. Beden sağlığı, maddi güç ve yol güvenliği yanında, kadınlar için ayrıca yol arkadaşının bulunması, boşanma veya ölüm iddetlisi olmaması da gereklidir. Bu son şartları taşımayan kadına hac farz olmaz. Hadislerde şöyle buyurulmuştur:

"Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça üç günden fazla yolculuk yapamaz." (Müslim, Hacc, 413-424; Buharî, Taksîr, 4, Mescidu Mekke, 6, Sayd, 26, Savm, 67; Ebu Davud, Menasik, 2; Tirmizî, Rada, 15; Darimî, İsti'zan, 46; ibn Mace, menasik, 7; Malik, Muvatta, İsti'zan, 37.)

"Bir kadın yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın." (Buharî, Mescidu Mekke, 6, Sayd, 26, Savm, 67; Ebu Davud Menasîk, 2; Tirmizî, Rada, 15; A. b. Hanbel, III, 34; eş-Şevkanî, neylü'l-Evtar, IV, 491.)

Bu duruma göre, zengin olmak ve diğer şartları bulunmakla birlikte, yanında koca, oğul, torun, kardeş, baba, dede, süt oğul, süt kardeş ve kayın peder gibi sürekli evlenme yasağı olan mahrem bir hısımı bulunmayan kadına hac, bu şartın gerçekleşeceği yıla kadar farz olmaz. İleriki yıllarda bu belirtilen hısımlardan birisi hacca gider ve onu da birlikte götürmeyi üstlenirlerse kadına o yıl hac farz olur. Aksi halde şartlar gerçekleşmeden ömrü geçerse hac farizası üstünden düşer. Ancak böyle bir kadın artık hacca gitmekten ümit kesince, kendi yerine hac vekili gönderirse haccın sevabına kavuşacağı umulur.

Şafiî ve Malikilere göre ise kadın, güvenilir kadın arkadaşları ile birlikte hac farizasını ifa edebilir. Hatta Malikîler buna yalnız güvenilir erkek veya erkek-kadın karışık toplulukları da eklerler. Kadın bunlarla birlikte de hacca gidebilir. Bu müctehitler; "Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kabe'yi ziyaret edip hac etmek farzdır" (Al-i imran, 3/97.) ayetinin genel anlamına dayanırlar.

Ancak, Allah elçisi, kadınların yanlarında mahremi olmaksızın yolculuğa çıkmamasını bildirmesi üzerine, bir adam ayağa kalkarak; "Ey Allah'ın elçisi, karım hac yolculuğuna çıktı. Ben ise falanca gazveye yazıldım. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Git ve karınla birlikte haccet." (Buharî, Nikah, 111,,Cihad, 140,181; Müslim, Hacc 424.)

Diğer yandan hac yapacak kadının boşanma veya kocasının ölümünden dolayı iddetli olmaması gerekir. İslam yaşlı olan veya kocasından yeni boşanmış bulunan bir kadını o yıl hac ibadeti ile yükümlü tutmamıştır. Çünkü iddetin yerini değiştirmek mümkün olmamakla birlikte haccın daha sonraki bir yılda ifası mümkündür. (bk. et-Talak, 65/1; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslami ve Edilletuh, Dimaşk 1405/1985, III, 36,37.)

Çoğunluk müctehitlere göre koca, karısının farz haccına engel olamaz, çünkü hac, ilk yükümlülük yılında (fevrî) farz olmuştur. Şafiîlere göre ise koca, karısını farz veya sünnet hac'dan alıkoyabilir. Çünkü kocanın hakkı öncelikli olup, hac ömür boyu ifa edilebilir.

Hac veya umre için mikatta ihrama giren kadınlar, giysilerini çıkarmazlar, erkeklerde olduğu gibi baş ve ayaklarını açık bulundurmazlar. Yalnız yüzleri açık bulunur, telbiye (lebbeyk duası) yaparken seslerini yükseltmezler.

Hayızlı veya nifaslı kadınların da ihrama girerken temizlenmek gayesiyle boy abdesti alması sünnettir. Hadiste şöyle buyurulur: "Hayızlı veya nifaslı kadınlar boy abdesti alır, ihrama girer ve Beytullah'ı tavaf dışında haccın bütün menasikini ifa ederler. (Tirmizî, Hac, 98; Ebu Davud, Menasik, 9; A. b. Hanbel, l, 364.)

Haccın sonunda Mina'da şeytan taşladıkdan sonra erkekler Mekke'nin hareminde bayramın ilk üç gününden birinde saçlarını keserek veya uçlarından kısaltarak (bk. el-Hac, 22/29; el-Feth, 48/27.) ihramdan çıkarken, kadınlar saçlarının uçundan biraz keserek ihramdan çıkmış olurlar.

Kadınların, sa'y'dan (Safa ile Merve arasında yapılan gidiş-geliş) önce yapılan tavafın ilk üç turunda (şavt) remel (omuzları silkerek çalımlı yürüme) yapması ve sa'y sırasında iki yeşil direk arasında koşarak yürümesi gerekmez.

Kadın ihramda üç konuda erkekten ayrılır. Dikişli elbise giymek, mest giymek ve başını örtmek.

4) Zekat:

Zekat, erkekler gibi zengin olan kadınlara da farzdır. Kur'an-ı Kerîmin 28 ayetinde

"Namaz kılınız ve zekat veriniz" emri kadınları da kapsar. Diğer yandan

"Mü'minlerin mallarından zekatı al ki onları temizleyip, mallarını çoğaltsın" (el-Bakara, 2/10.)

"Hasat günü ürünün hakkını ödeyin" (et-Tevbe,9/103.)

ayetlerinde de erkekle kadın arasında bir ayırım yapılmamıştır. Genel olarak Hz. Peygamberin hadislerinde de durum böyledir. Kadınların zekat yükümlüsü olduklarını gösteren özel deliller de vardır.

Amr b. Şuayb babası yolu ile dedesinden şu hadisi nakletmiştir: "Yemenli bir kadın kızı ile birlikte Hz. Peygamber'in yanına gelmişti. Kızının kolunda iki tane altın bilezik vardı. Allah'ın Rasulü kadına; "Bunların zekatını veriyor musun?" diye sorunca, kadın "hayır" dedi. Hz. Peygamber; "Kıyamet gününde Yüce Allah'ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?" buyurdu. Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının kolundan çıkarıp Allah elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi: "Bilezikler Allah ve Rasulüne aittir." (Nesaî, Zekat, 69; Ebu Davud, Sünen, l, 358. Bu hadis zayıftır.)

Zekat yükümlülüğü için temel ihtiyaçlardan ve borçtan başka nisap miktarı mala sahip olmak gerekir. Temel ihtiyaç (havaic-i asliyye) kapsamına ise; oturulan ev, mutat ev eşyası, nakil aracı, özel kütüphane île kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerinin bir aylık -sağlam görülen başka bir görüşe göre bir yıllık - mutat masrafları girer. Bu belirtilenler zekat dışıdır. Ancak, kadının geçim harcamaları kocasının üzerine vacip olduğu için, evli kadın için borçlarına karşılık tutma dışında temel ihtiyaç olarak yedek ayırmak gerekmez. Evli kadına ait altın, gümüş, nakit para veya ticaret malı, nisap (96 gram altın veya bunun karşılığı kadar, nakit para veya ticaret malı miktarına ulaşırsa ve üzerinden de bir yıl geçmiş olursa kadın zekat yükümlüsü olur.

Bekar veya dul bayanlar ise erkekler gibi temel ihtiyaçları için yukarıda belirttiğimiz yedek akçe ayırma hakkına sahiptir. Hesap üzerinde zekat dışı bırakılan miktar ayrıldıktan sonra geride nisap miktarına ulaşan altın, gümüş, nakit para vb. olur ve üzerinden de bir yıl geçmiş bulunursa kadın zekat yükümlüsü olur.

Malikilere göre kadının kullanmakta olduğu altın veya gümüş zinet takımlarına zekat gerekmez. Çünkü Abdullah b. Ömer'in (ö. 73/692) kızlarına ve cariyelerine taktığı zinet eşyasından zekat vermediği nakledilmiştir. (Malik, el-Müdevvene, l, 8, II, 22, 53.) Şafiîlere göre ise, kadının normalin üstünde zinet eşyası île, erkeğe ait zinet eşyasına zekat gerekir. Kadının normal zinetleri ise zekata tabi olmaz. (eş-Şirazî, el-Mühezzeb, Mısır, t.y., l, 158 vd.; eş-Şirbinî, muğnî'l-Muhtaç, Mısır, t.y., 390 vd.) Hanbelîlere göre de kullanılan altın ve gümüş zinet eşyasına zekat gerekmez. (İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 9-17)

Sonuç olarak, İslam'da kadın kendi malı üzerinde dilediği tasarrufu yapma hakkına sahiptir. Evlilikte de eşler arasında "mal ayrılığı rejimi" geçerlidir. Bu yüzden kadın, kocasının serveti dikkate alınmaksızın, bağımsız olarak zekat, öşür, fitre, keffaret, diyet vb. malî sorumlulukları bizzat üstlenmiş olur.

5) Cihad:

Cihad sözlükte; çalışmak, emek harcamak demektir. Bir terim olarak ise; düşmanla yapılan kutsal savaşı; hak dine çağırıp, kabul etmeyenlere karşı mal ve canla savaşmayı ifade eder.

Düşmanla savaş çok sert bir mücadeleyi kapsadığı; ölüm, yaralanma, esirlik savaşların olağan sonucu bulunduğu için tarih boyunca genel olarak erkekler, savaşta önde olmuş ve kadınlarının ırz ve şereflerini koruma gayesi de savaşlarda etken olmuştur.

İslam'da cihada katılanlara sağ olarak dönerse "gazî", ölürse "şehid" unvanının verilmesi ve mücahidlere ahirette büyük ecirlerin verileceğinin bildirilmesi (bk. et-Tevbe, 9/111, es-Saf, 61/10-12) bu amelle kadınların da ilgilenmesine neden olmuştur. Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah ve Rasulü nezdinde, en faziletli amel cihaddır." (Buharî, Edeb, 1; A. b. Hanbel, II, 32.) Abdullah b. Mes'ud (r. anhuma)nın en faziletli amelin ne olduğunu sorması üzerine Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: "Vaktinde kılınan namaz, sonra ana-babaya iyilik, sonra Allah yolunda cihaddır." (Buharî, İman, 18, Mevakît, 5, Tevhîd, 47,48, 56; Müslim, İman, 135,137-139; Tirmizî, Birr, 2, Salat, 13)

Cihadın güçlüklerine rağmen çeşitli gazvelerde kimi kadın sahabelerin cihadlara katılarak geri hizmetlerde bulunduklarını yukarıda açıklamıştık. Cihadın çok büyük ecir kazandırdığını Allah Rasülünden öğrenen kadınlar, erkekler gibi cihada katılamayışlarına üzülmüşler ve kendileri için cihadın yerini tutabilecek bir amelin olup olmadığını sormuşlardır. Hz. Peygamber bunun üzerine onlara; kadınların cihadının hac ve umre olduğunu" bildirmiştir. (bk. Buharî, Cihad, 62, Sayd, 26; İbn Mace, menasik, 8; A. b. Hanbel, VI, 67,68,71,75, 79,120.) Yani hac veya umre ziyareti yapan hanımların düşmanla cihada katılmış gibi ecir kazanacaklarını haber vermiştir. Başka hadislerde; "Hac ne güzel cihaddır" (Buharî, Cihad, 62) "Hac cihaddır, umre ise tetavvu'dur" (İbn Mace, Menasik, 44.) buyrulmuştur.

 

İslam da Kadınlara İbadetlerde Getirilen Kolaylıklar-1

İslam da Kadınlara İbadetlerde Getirilen Kolaylıklar-1

İSLÂM'IN KADINLAR İÇİN GETİRDİĞİ BAZI KOLAYLIKLAR 

Kadınlara İbadetlerde Getirilen Kolaylıklar

İslamî emir ve yasakları üstlenmede erkekle kadın arasında önemli bir ayrılık yoktur. Ancak kimi ibadetlerde ya da ibadetin yapılış şeklinde kadın lehine bazı kolaylıkların getirildiği görülür. Bunları namaz, oruç, hac, zekat ve cihad gibi ibadetler üzerinde belirlemeye çalışacağız.

1) Namaz:

Kadınlar beş vakit namazla yükümlü olmakla birlikte cuma, bayram ve cenaze namazlarından muaf tutulmuşlardır. Beş vakit namazı cemaatle kılmak yerine, evde kılmalarının üstün tutulması başka bir kolaylıktır. Namazlarda, kadınların erkeklerden farklı olarak yaptıkları fiil ve davranışları şu şekilde özetleyebiliriz.

Abdest veya boy abdesti almada iki cins arasında önemli bir ayrılık yoktur. Ancak saçları uzun kadınların boy abdesti alırken, meliklerini söküp sarkan saçlarını yıkamaları gerekmez. Suyun saç diplerine, yani başın deri kısmına ulaşması yeterlidir. (bk. Müslim, Hayz, 58; Ebu Davud, Tahare, 120; Döndüren, Delilleriyle islam ilmihali, İstanbul 1991, s: 168.)

Kadınların namaz için ezan ve kamet okuma zorunluluğu yoktur. Namazda, erkeklerin yalnız göbek ile diz kapak arasını örtmeleri farz iken, kadınların el, yüz ve topuktan aşağı ayakları dışında tüm bedenlerini bolca bir giysi ile örtmeleri gerekir.

Kadınlar, başlangıç tekbirini alırken ellerini, parmak uçları omuz hizasına gelecek kadar kaldırır ve ellerini göğüsleri üstüne bağlarlar. Bu durum, onların daha iyi örtünmelerine yardımcı olur.

Ruküda, kadınlar ellerini dizleri üzerine koymakla yetinirler. Yine rukuda erkekler bacaklarını dik tutarken, kadınların dizleri biraz bükük bulunur ve buna bağlı olarak, onların arkaları da biraz yukarıya meyilli bulunmuş olur. Secde aralarında veya birinci ya da son oturuşlarda, kadınlar sol ayaklarını sağ yanlarına yatık tutarak yere otururlar. Bu durum, onların daha iyi örtünmesine yardımcı olur.

Hz. Peygamber döneminde erkekler gibi kadınlar da beş vakit namazı cemaatle kılmak üzere mescide gidiyordu. Allah'ın Rasülü ashabına namaza çıkmak isteyen kadınlara engel olunmamasını bildirmiştir. (bk. Müslim, Salal, 135, 138, 140; Ebü Davud, Salat, 52; ibn Mace, Mukaddime, 2; A.b. Hanbel, l, 40, II, 43, 90, 140.) Ancak bununla birlikte; "kadınların en hayırlısı, mescidi, evlerinin içi olandır." (A.b. Hanbel, VI, 297, 301.) buyurarak, kadınların ibadetlerini evlerinde yapmalarının daha faziletli olduğuna işaret etmiştir.

Bu duruma göre, kadınlar namaz için mescide gitmekle, evde kılmak arasında serbest bırakılmış, ancak namaz için cemaate katılmak isteyen kadınlara da engel olunmaması istenmiştir.

Bu yüzden mezhep müctehitleri kadınların cemaate çıkmalarını "fitne korkusu" ile birlikte değerlendirerek, kimileri kadını tam olarak evdeki ibadete yöneltmiş, kimisi ise cemaate şartlı çıkışı caiz görmüştür. Mesela; Ebû Hanife'ye göre yaşlı kadınlar sabah, akşam ve yatsı namazlarına devam edebilir. Öğle ve ikindi namazları ise bazı fasıkların da katılımı ile kadınlar için fitneye yol açabilir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise yaşlı kadınların bütün vakit namazlarına katılmasını caiz görmüştür.

Sonraki hanefî fakihleri zamanın bozulması nedeniyle kadınların cuma ve bayram namazlarına katılmalarını mekruh saymışlardır. (bk. İbnü'l-Humam.'a.g.e., I, 529; el-Meydani, el-Lübab, l, 83; İbn Abidîn, a.g.e., l, 529; Döndüren, a.g.e., s: 293; 294.) Bununla birlikte bu namazlara katılırlarsa namazları geçerli olur ve ayrıca öğle namazı gerekmez.

Erkekler bulunmaksızın kadınların yalnız başına cemaat oluşturup namaz kılmaları mekruhtur. Bununla birlikte cemaat yapmak isterlerse imam olacak kadın, aralarında durur, ileri geçmez, ancak bu mekruhtur. Kadınların kendi aralarında cemaat oluşturmak yerine evlerinde tek başına kılmaları daha faziletlidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadının namazını evinde kılması dışarıda kılmasından daha faziletlidir. İç odasında kılması da evin diğer kısımlarında kılmasından daha faziletlidir." (Ebü Davud, Salat, 53,199.) Diğer yandan cenaze namazı tekrarlanmayan bir namaz olduğu için kadınlar cemaatı tarafından da kılınabilir.

Kadın ay halinde veya lohusalık günlerinde namaz kılmaz. Bu günlere rastlayan namazlar düşmüş olur. Allah elçisi, Fatıma binti Ebî Hubeyş'e şöyle, buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman namazı bırak." (Buharî, Hayz, 19, 24, Vudü, 63; Müslim, Hayz, 62.) Yine aybaşı veya lohusa olan kadın ramazan orucunu tutmaz ve daha sonra kaza eder. Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Biz Rasulullah devrinde adet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buharî, Hayz, 20; Ebu Davud, Tahare, 104.)

Yine hayızlı kadın hacc'da tavaf yapamaz. ( Buharî, Hayz, 1,7, Hacc, 71, Edahî, 3, 10; Müslim, Hacc, 119,120.) Kur'an-ı Kerîm okuyamaz (el-Vakıa, 56/79; Tirmizî, Tahare, 98; İbn Mace, Tahare, 105.) mescide giremez (İbn Mace, Tahare, 92; Darimî, Vudu, 116.) eşi ile cinsel ilişkide bulunamaz (el-Bakara, 2/222.) ve eşi onu boşayamaz. (bk. et-Talak, 65/1; el-Kasanî, Bedayiu's- Sanayi', l, 44; İbnü'l-Hümam, a.g.e., l, 54,57, 61; İbn Abidîn, a.g.e., l, 158 vd.) Bununla birlikte çoğunluğa göre boşama tasarrufu geçerli olur.

2) Oruç:

Farz, vacip, sünnet veya nafile oruç tutma bakımından erkekle kadın arasında bir ayrılık yoktur. Kadın da erginlik çağından itibaren oruç ibadetiyle yükümlü olur. Ancak hayız ve nifas halinde bulunan bir kadının tutacağı oruç geçerli değildir. Böyle bir kadın ramazanda tutamadığı oruçları daha sonra kaza eder. Diğer yandan adet halinde iken geceleyin oruca niyet eden kadın, ikinci fecirden önce temizlenmiş otursa, orucu sahih olur. Böyle bir kadın, mesela sular kesildiği veya başka bir nedenle boy abdesti almaya fırsat bulamayıp, ikinci fecirden sonra yıkansa da orucuna zarar gelmez. Nitekim Ümmü Seleme (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasulullah (s.a.s) ihtilamdan dolayı değil, cinsel tekarrüb nedeniyle cünüp olarak sabahlar, sonra orucunu bozmaz, kazasını yapmazdı." (Müslim, Sıyam, 77; bk. A.b. Hanbel, VI, 34, 36, 38, 67; krş. el-Bakara, 2/187; Buharî, Savm, 22, 35; Müslim, Sıyam, 75-78; İbn Mace, Sıyam 27; Malik, Muvatta', Sıyam, 11.) Bununla birlikte sabah vakti girmezden önce cünüplük, hayız ve nifastan temizlenmek müstehap sayılmıştır. Çünkü Hz. Peygamber'in, ümmetine kolaylık için guslü sabah vaktine kadar geciktirmiş olabileceğini unutmamak gerekir.

Ramazanda gebe veya emzikli olan kadınların kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları halinde oruç tutmamaları mubahtır. Daha sonra bunları kaza ederler. Delil; hasta ve yolcuya oruç tutmama ruhsatı veren ayetle (el-Bakara, 2/184.) şu hadistir: "Allahü Teala yolcudan orucu ve namazın yarısını kaldırmıştır; gebe veya emzikli kadınlardan da orucu kaldırmıştır." (Nesaî, Sıyam, 50, 51, 62; İbn Mace, Sıyam, 3, 50; Tirmizî, Edahî, 10; A. b. Hanbel, II, 183.)

Bir kadın altmış gün keffaret orucunu tutarken aybaşı veya lohusalık durumu olsa, orucu keser ve temizlendiği günden itibaren, kalan günleri tamamlar. (bk. Döndüren, a.g.e., s: 459, 462, 463.)

Hanefîler dışındaki çoğunluk müctehitlere göre, kazaya bırakılan oruçlar, bir yıl içinde kaza edilmezse, bundan sonra kazaya ek olarak hergün için bir fidye de vermek gerekir. İşte kazaya orucu kalan kadın olur ve aybaşı veya lohusalık gibi bir özür nedeniyle kaza bir yıl sonraya kalmış bulunursa fidye gerekmez.

Kadınların itikafı kendi evlerinde mescid edinecekleri bir odada olur. Burası onlar için bir mescid sayılır. Kadının dışarıdaki bir mescidde itikafı caiz ise de kerahetten hali değildir. Onların evlerindeki ibadeti daha faziletli olduğu gibi, evde itikatları da daha faziletlidir. (bk. Döndüren, a.g.e., s: 475 vd.)

İslam da Kadınlara İbadetlerde Getirilen Kolaylıklar-2

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist