Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

İslam İlmihali

4 tane "mekke" etiketli yazı bulundu "mekke" tagli diger ogeler resimler , videolar

2008 yılı Hac Kuraları Çekildi

Diyanet İşleri Başkanlığının yapmış olduğu basın açıklamasında;

A- Hac Müracaatları ve Kur’a:

1. 2008 yılı hac müracaatları 12-27 Mart 2008 tarihleri arasında İl ve İlçe müftülüklerinde “Kayıt Yeniletme” ve “Ön kayıt Yaptırma” şeklinde gerçekleştirilmiş ve bu süre sonunda; 478.520’si kayıt yeniletme, 294.140’ı da ön kayıt yaptırma olmak suretiyle, toplam 772.660 vatandaşımız kayıt yaptırmıştır.

2. Kayıt yaptıran vatandaşlarımızın %53’ünü bayanlar, %47’sini erkekler teşkil etmektedir.

Hac Sonuçlarına Buradan Bakabilirsiniz

 

2008 Yılı Hac Önkayıt Sorgulama Ekranı

3. Müracaatlar hac kategorilerine göre alındığından, kur’a çekimi de; hacı adaylarının, tercih ettikleri kategoride her ilde ayrı ayrı sıraya konulmaları şeklinde gerçekleştirilecektir.

4. Kur’a sonuçları bugün saat:18.00’den itibaren internetten yayımlanacaktır. Vatandaşlarımız; http://hac.diyanet.gov.tr internet adresinden “kur’a sorgulama” bölümüne T.C. kimlik numaralarıyla girerek, hem kur’a sıralarını, hem de kontenjana göre iller düzeyinde kendilerine kesin kayıt sırası gelip gelmediğini takip edebileceklerdir.

5. 06 Mart 2008 Perşembe günü yapılan basın toplantısında da ifade edildiği gibi, hac müracaatları ve kur’a sonuçları sadece bu yıl için geçerli olacaktır.


B- Kontenjan ve Kesin Kayıtlar:

6. Hac kayıtları, öncelikle ilk 70.000 kişilik resmi kontenjana göre yapılacak ve ülkemiz kontenjanına göre iller bazında kesin kayıt hakkı kazanan vatandaşlarımız; 08 - 22 Nisan 2008 tarihleri arasında, müracaatta bulundukları illerde Diyanet veya tercih ettikleri acenta organizasyonlarından birisine kesin kayıtlarını yaptırabileceklerdir.

7. İllere verilen kontenjanların belirtilen tarihlerde dolmaması halinde, bunlar için de kura sırası gözetilerek, 28 Nisan - 02 Mayıs 2008 tarihleri arasında ek kayıtlar yapılacaktır.


8. Ülkemize verilebilecek ek kontenjan dikkate alınarak; 05-16 Mayıs 2008 tarihleri arasında 30.000 kişilik yedek hac kaydı alınacaktır. Ancak, ek kontenjan alımı kesinleşinceye kadar bunlardan hac ücreti alınmayacağı gibi, kontenjan alınamaması halinde de, bu kayıtlar nedeniyle kendilerine gelecek yıllarda ayrıca bir hak verilmeyecektir.


9. Kesin kayıtlar her ilde Diyanet %60, acentalar %40 oranı gözetilerek yapılacaktır.

C- Şehit ve Gazi Aileleri:

10. Şehitlerimizin, daha önce hacca gitmeyen ve müracaat süresi içerisinde kayıt yaptırmış olan anne, baba ve eşleri ile, kayıt yaptırmış olan gazilerimiz ve eşlerinden sırası gelmeyenlere 600 kişilik kontenjan ayrılmıştır.


Bunlara; şehit ailesi ve gazi olduklarını Genel Kurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü veya Valiliklerden alacakları belge ile ibraz etmeleri şartıyla kayıt hakkı verilecektir.

Sayılarının ve tercih ettikleri hac kategorilerinin tespiti amacıyla bunlar, 05-09 Mayıs 2008 tarihleri arasında il müftülüklerine müracaatta bulunacak ve kesin kayıtları; kur’a sıralaması esas alınarak, kendileri için ayrılan kontenjan nispetinde 19-23 Mayıs 2008 tarihleri arasında, tercih ettikleri hac kategorisine ait ücreti yatırmaları kaydıyla il müftülüklerince yapılacaktır.

D- Refakat:


11. Ailelerin hacca birlikte gitmelerini teşvik, mükerrer hacca gitmeyi önleme ve hiç hacca gitmeyenlere daha fazla imkan sağlama bakımından refakatçi olarak hacca gitme taleplerine imkan verilmemiştir.


E- Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar:


12. Vatandaşlarımız; kesin kayıtlarını yaptırmadan önce, kayıt yaptıracağı acentanın yetkili acenta olup olmadığı, kayıt yaptıracağı hac kategorisi, ödeyeceği ücret ve karşılığında alacağı hizmet çeşidi ile kalacağı otel ve binaların özelliği, semtleri ve bunların Hareme olan mesafeleri hakkında gerekli ve detaylı bilgiyi alacak, acenta ile yapacağı sözleşmeyi bu açıdan da inceleyerek imzalayacaktır.


13. Kesin kayıtlar esnasında hacı adaylarının tercihlerini etkileyecek herhangi bir telkin, zorlama ve yönlendirme yapılmayacak, her bir kategori için öngörülen hizmetler dışında hacı adaylarını beklentiye sevk edecek tanıtımlarda ve yerine getirilmesi zor abartılı vaatlerde bulunulmayacaktır.

14. Vatandaşlarımız; kesin kayıtlarını, tercih ettikleri kategoriye göre yaptıracak, tercih edilen hac kategorisinin altında bir kategoriye geçişe izin verilmeyecek, üst kategorilere geçişlere ise imkanlar dahilinde müsaade edilecektir.


15. Müracaatlar 2008 yılı haccı için geçerli olduğundan, kesin kayıt hakkı elde edenlerden bu haklarını gelecek yıllara devretmek isteyenlere imkan verilmeyecektir.

16. Kayıtlarını belirlenen süreler içerisinde yaptırmayanların yerine sıradan kayıt yapılacak, süresi geçtikten sonra müracaat edenlere her hangi bir kayıt hakkı verilmeyecektir.

17. Daha önce hacca gittiği kur’a çekiminden sonra tespit edilenlerin kayıtları yapılmayacak, yapılmış ise silinecektir.


F- Bilgilendirme Seminerleri:

18. 2008 yılında Başkanlık ve acente organizasyonlarından birisine kesin kayıt yaptıran vatandaşlarımız için, il müftülüklerince belirlenecek mekânlarda 07-12 Haziran 2008 tarihleri arasında “Hac Bilgilendirme Seminerleri” düzenlenecek ve hacı adaylarına, seminerlere katılmanın zorunlu olduğu hususu il ve ilçe müftülükleri ile acentalarca kayıtlar esnasında duyurulacaktır.

konularına yer vermiştir.

Nikahta Din Görevlisinin veya Resmi Bir Memurun Hazır Bulunması

Nikahın evlenecek eşler ve iki şahit arasında, ya da eşleri temsil edecek olan veli ya da vekillerin huzurunda yapılabileceğini bundan önceki yazıda belirtilmişti. Bu duruma göre, dışarıdan bir din görevlisinin veya bir nikah memurunun katılması nikahın sıhhat veya gereklilik ya da yürürlük (nefaz) şartlarından değildir.

Ancak evlilik işinin bir düzene sokulması, evlenecek olanların gerekli şartları taşıyıp taşımadığını denetleme bakımından Hz. Peygamber döneminden bu yana nikahlarda aile büyüklerinin hazır olması, bir hutbe irad edilmesi, dua yapılması ve bu arada bir düğün yemeği (velime) verilmesi evliliğin müstehapları olarak uygulanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında, nikâha resmi bir devlet memurunun katılması ve nikâhı tescil etmesi 1917 tarihli H.A.K. ile olmuştur. Hatta adı geçen kararnamenin 33. maddesinde ilk defa, tarafların evlenme isteğinin ilân edilmesi esası getirilmiştir. Madde şöyledir: "Nikâh akdinin icrasından önce, keyfiyet ilân olunur". 37 nci maddede ise; nikâh merasimi sırasında, taraflardan birinin ikametgâhı hâkiminin veya naibinin hazır bulunması zorunluluğu öngörülmüştür. Bu durum, Osmanlılarda 1917 tarihinden itibaren dinî-resmî nikâh uygulamasının başladığını gösterir.

Nitekim Osmanlı Ceza Kanunu 200 ncü maddesinin 19 Rabîu'l-evvel 1332 Hicrî tarihli değişik 2. zeylinde; bu resmî usûle uymadan evlenen koca ile mevcut ise iki taraf vekilleri için bir aydan altı aya kadar, nikâh şahitlerine ise bir haftadan bir aya kadar hapis cezası getirilmiştir.

Kanunî merasimi ifa etmeden akitnâme düzenleyen ve tescil eden hâkim veya naibi ile, bunlar bulunmaksızın, yetkisiz olarak nikâh kıyan imamlar için de bir aydan altı aya kadar hapis cezası öngörülmüştür.

Gayri müslimlerin kilise veya havralarda akdedilecek nikâhları için de, kanunî usûllere uyulmadığı takdirde, hâkim, hakim naibi veya gayri müslimlerin ruhanî liderleri için de yine bir aydan altı aya kadar hapis cezası konulmuştur. (Döndüren, a.g.e., s: 247, 248; Osmanlı Ceza Kanunu Zeyli için bk. Ceride-i İlmiye, Sayı: 4, Yıl: 43, S: 1021.)

Ancak şunu hemen belirtelim ki bu cezaî müeyyidelere rağmen, bu şekil şartlarına uyulmadan fakat İslâm'ın belirlediği rükün ve şartlar gözetilerek akdedilen nikâh de geçerli sayılmıştır.

Osmanlıların getirdiği bu dinî-resmî nikâh usulü 1915'de Ürdün, 1953'te de Suriye Ahvâl-i Şahsiyye kanunlarına girmiştir. Günümüzde Mısır'da "me'zûn", Mekke'de "mümlik" denen kimseler; Fas, Tunus ve Cezayir gibi ülkelerde noterler evlenme işlerini kendilerine meslek edinmişlerdir. Bunlar tarafların irade beyanlarını ve hatta mehir veya evlenmede kabul edilmesi caiz olan bazı şartları tesbit eden bir senet (evlenme cüzdanı) düzenleyerek taraflara verirler.

Endonezya'da 1895 tarihli bir kararname ile evlenmeye İslâm'ın hükümlerini iyi bilen bir kişinin yardımcı olarak katılması kabul edilmiş ve sonradan bu kimse "nikâh memurluğu" işini üstlenmiştir. Bu memur çoğunlukla bir cami görevlisi ya da dinî bir memurdur. (bk. Halil Cin, a.g.e., S: 139 vd.; Döndüren, a.g.e., S: 248-249.)

Evlilik geleceğe ait mehir, nafaka, miras gibi birtakım hakları ve sorumlulukları taraflara yüklediği için bunların güvence altına alınması, diğer yandan kimin kiminle evli durumda bulunduğunun belgelenmesi bakımından son dönem İslâm ülkeleri nikâhın resmi kontrol altında yapılmasını ve nüfus kütüklerine tescil edilmesi esasını benimsemişlerdir. Bu gibi şekil şartları ile ilgili özel nass'lar yoksa da; va'deli borç ve hakların yazıyla tesbitini ve önemli sözleşmelerin yapılırken şahit bulundurulmasını bildiren âyetlerin (el-Bakara, 2/282.) delâleti nikâh akdinin de bir takım şekil şartlarına bağlanmasını gerekli kılar. Diğer yandan fıkıh usûlünün "istihsan", "istıslah" ve "maslahat" prensipleri İslâm devletinin nikâh, talâk, nafaka ve gayri menkul tapularının tescili ve nüfus kayıtları gibi konularda toplum yararına olan bir takım düzenlemeler yapılmasına elverişlidir.

Bir toplumda devletin öngördüğü resmî nikâhta İslâm'ın nikâh için öngördüğü rükün ve şartlar dikkate alınmıyorsa, ayrıca İslâmî hükümleri bilen bir din adamının katılması ile "dinî bir nikâh" akdinin yapılması, bu konuda karşılaşılabilecek yanlışlıkları önler.

Osmanlı Devleti 1917 tarihli Aile Kararnamesi ile müslüman, yahudi veya hıristiyanları kendi inandıkları gibi aile yuvası kurmada serbest bırakmıştı. Yahudi havrada, hıristiyan kilisede, müslüman da camide veya başka bir salonda nikâh merasimi düzenliyor ve daha önce haber verilen nikâh memuru (hakim naibi) da hazır bulunarak nikâhı tescil ediyordu. Boşanmalar da benzer tescile tabi tutulmuştu. Bu durum çok hukuklu bir sistemin devlet kontrolü altında uygulanmasından başka bir şey değildir.

Bunun benzeri uygulama yukarıda da belirttiğimiz gibi günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nde, İngiltere'de ve İskandinav ülkelerinde görülmektedir. Bu ülkelerde "ihtiyarî medeni evlenme usûlü" geçerli olup, isteyen dini, isteyen de medeni nikah merasimi çerçevesinde evlenebilmektedir. Aynı nikah memuru kilise veya havradaki nikahı tescil ettiği gibi dışarıda bir salonda dini niteliği olmayan bir merasimle evlenen kişilerin nikahını da tescil etmekte ve belgeler nüfus kütüklerinde birleşmektedir. Osmanlı Devletinin 1917'den itibaren başarı ile uyguladığı bu usûlü, günümüzün ileri toplumlarının ulaştığı bir yöntem olarak görmekteyiz.

Evlenilecek Kadının Nitelikleri-Eş Seçiminde Müstehap Olan Nitelikler

İSLAMDA NİŞAN VE NİŞANLILIK

EŞ SEÇİMİNDE MÜSTEHAP OLAN NİTELİKLER

İslam evliliğin uzun ömürlü olması için eş seçiminde gerekli titizliğin gösterilmesini ister. Bu konuda da özellikle "dindar" ve "ahlaklı oluş"a dikkat çeker. Bunun yanında "zenginlik, güzellik ve soy-sop" gibi insanların çoğunun peşinde koştukları değerlere ikinci sırada yer verilir. Hatta bunların yol açabileceği sıkıntılara işaret eder.

Evlenilecek kadında aşağıdaki niteliklerin bulunması müstehap sayılmıştır:

1) Dindar olması. Hadiste şöyle buyurulur: "Kadın dört şeyi için nikah edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun." (Buharî, Nikah, 15; Ebu Davud, Nikah, 2; Nesaî, Nikah, 13; ibn Mace, Nikah, 6; Darimi, Nikah, 4; Malik, Nikah, 21; A.b. Hanbel, III, 428.)

Başka bir rivayette "soy" dışındaki diğer üç nitelik belirtilmiştir. (Ahmed. b. Hanbel, III, 80; Müslim, Rada, 53; Tirmizî, Nikah, 4.) Genellikle bir kıza talip olan erkek bu özellikleri göz önünde bulundurur fakat bu arada dindarlık arka planda kalabilir. İşte Allah'ın Rasulü dindar olanını bulunca, onun kaçırılmaması gerektiğini belirtmiştir.

Kadınla, yalnız güzelliği veya zenginliği için evlenilmesinin yol açabileceği sakıncaları Allah elçisi şöyle belirtmiştir: "Kadınlarla yalnız güzellikleri için evlenmeyiniz, olur ki, güzellikleri ahlakça düşmelerine neden olur. Onlarla yanlız malları için de evlenmeyin, çünkü malları azgınlıklarına yol açabilir. Onları dindarlıklarından ötürü nikahlayın. Şüphesiz dindar olan, eski giysili bir cariye (dindar olmayan ötekilerinden) daha üstündür." (İbn Mace, Nikah, 6. Bu hadisin senedinde bulunan Abdullah bin Ziyad bin En'am zayıf bir ravidir. Hadisi İbn Hıbban, Sahîhinde başka bir senetle nakletmiştir. bk. İbn Mace, Sünen, l, 597.)

2) Kadının doğurgan olması. Hadiste şöyle buyurulur: "Kocasını sevebilen doğurgan kadınla evlenin. Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim." (Ebu Davud, Nikah, 3; İbn Mace, Nikah, 1. Bu hadis, senedinde bulunan İsa bin Meymun el-Medînî nedeniyle zayıf sayılmıştır. Ancak aynı anlamı destekleyen başka rivayet vardır. bk. İn Mace, Sünen, l, 592.) İlk olarak evlenecek olan kadının doğurgan olup olmayacağı, ailesindeki kadınların çoğunluğunun doğurgan olup olmamasına göre değerlendirilir.

3) Evlilikte bakireyi tercih etmek. Hadiste şöyle buyurulur: "Evlenmek için bakire kızları tercih ediniz. Çünkü onlar daha tatlı dilli, kocayı daha fazla tatmin edici ve daha aza kanaat edicidir." (İbn Mace, Nikah, 7. Hadis, senedindeki iki ravi nedeniyle tenkide uğramıştır, bk. ibn Mace, Sünen, l, 597.) Hz. Peygamber, Cabir bin Abdillah (r.a.)'ın dul bir kadınla evlendiğini öğrenince; "Keşke bakire ile evlenseydin. Sen onunla, o da seninle oynaşırdınız" (Buharî, Büyû', 34, Vekale, 8, Cihad, 113, Megazî, 18, Nikah, 10,121,122, Nafakat, 12, Deavat, 53; Müslim, Rada, 54-56, 58; Ebü Davud, Nikah, 3; Nesaî, Nikah, 10; ibn Mace, Nikah, 7.) buyurmuştur.

Bu deliller İslam'ın bakireliğe verdiği önemi gösterir. Diğer yandan İslam ergin kızların haya perdesi zorlanmasın diye onların örtünmesini istemekte, ırza saldırı durumunda erkeğe zina cezası yanında, diyetin üçte biri kadar tazminat cezası öngörmektedir. (bk. Ömer Nasuhî Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, III. 221, 222.)

Buna karşılık günümüzde çeşitli batı ülkelerinin bakireliğe önem vermediği, hatta belli yaştan sonra bakire kalan genç kızların alay konusu yapıldığı bilinmektedir. İslam'ın bu konuda aldığı önlemlerin daha sağlıklı ve aile yuvasını daha fazla koruyucu nitelikte olduğunda şüphe yoktur.

İslam'ın bakire üzerinde bu derece durması, dul kadınla evlenmek caiz değildir, anlamına gelmez. Çünkü Hz. Peygamber. Hz. Aişe dışındaki bütün eşlerini dul olarak nikahlamıştır. Nitekim Abdullah İbn Abbas ( r.a.)'ın, Hz. Aişe'ye; "Nebî (s.a.s) senden başka bakire bir kadınla evlenmedi" dediği nakledilmiştir. (Buharî, Nikah, 9, Tefsîru Sure 24/8)

4) Dindarlığı ve kanaatkarlığı ile tanınan bir ailede yetişmiş olması. Bu durum, çocuğun da bu değerlere sahip olduğunun belirtisi sayılır.

5) Soylu bir aileye dayanması. Doğacak çocukların asaletli olması için bu noktaya da dikkat edilmelidir. Çünkü çocuk ana tarafından birisine çekebilir. Hz. Peygamberin "soyu için" buyurması bunu gösterir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi dindarlık ve ahlak bütün bu özelliklerden önceliklidir. Bu yüzden babası bilinmeyen ya da zinadan doğmuş veya kötü yola düşmüş kadınlarla evlenmek mekruhtur. Çünkü ayette şöyle buyurulur: "Zina eden erkek ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan kadınla evlenir, zina eden kadın da ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan bir erkekle evlenir." (en-Nur, 24/3.)

Ashab-ı Kiramdan Mersed b. Ebî Mersed el-Ganevî Mekke'ye esir naklediyordu. Orada fahişe bir kadınla arkadaş olmuştu. Allah'ın Rasülüne gelerek onunla evlenmek istediğini söyledi. Hz. Peygamber sustu. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. Allah'ın elçisi, Mersed'i çağırdı, ayeti okudu ve "o kadınla evlenme" buyurdu. (Ebü Davud, Nikah, 4) Başka bir hadiste; "Zina cezası (celde) uygulanan erkek, ancak kendi benzeri olan kadınla evlenebilir." (Ebü Davud, Nikah, 4; A. b. Hanbel, II, 324.) buyurulmuştur.

Ancak burada sözü edilen evlilikler daha çok kadının zinadan elde edeceği kazançtan yararlanmak gayesi ile evlenmeyi kapsamaktadır. Böyle bir durum söz konusu olmaksızın, çeşitli hile ve tuzaklarla kötü yola düşürülmüş ne mazlum kadınlar vardır ki, kurtuluş için çırpınmakta, fakat sesini topluma duyuramamaktadır. İşte böyle bir kadını bataklıktan kurtararak, ona aile yuvası sıcaklığını yaşatmak yukarıdaki ayetin kapsamı dışında kalsa gerektir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır.

6) Kadının güzel olması. Evlenilecek kadının dindarlığı yanında güzel oluşu da tercih nedeni olmalıdır. Çünkü güzel kadın kocasının gönlünü daha fazla hoş eder ve gözünü haramdan korur. Bu yüzden evlenmeden önce kadına bakmak caiz görülmüştür. Hadiste şöyle buyurulur: "Hz. Peygamber'e;" Hangi kadın daha hayırlıdır" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder. Kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz." (Ahmed b. Hanbel II, 251, 432, 438; bk. Ebü Davud, Zekat, 38; İbn Mace, Nikah, 5.)

Ancak Şafiîler çok güzel kadınla evlenmeyi mekruh saymışlardır.

Diğer yandan Allah'ın Rasülünün, kötü çevrede yetişen güzel kadından (hadrau'd-dimen) sakındırdığı nakledilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, 2. baskı, Dımaşk 1405/1985, VII, 13. Darekutnî ve Deylemî'den naklen.)

7) Kadının yakın hısımlardan değil, yabancılardan tercih edilmesi. Bu yolla çocukların daha sağlıklı olması umulur. Diğer yandan amca, dayı, hala veya teyze kızı ile evlenmek caiz ise de, geçimsizlik ve boşanma durumu bu hısımların arasında sıla-ı rahmin kesilmesine yol açabilir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 14)

8) Erkeğin iffetini koruyabildiği sürece tek evliliği tercih etmesi. Çok evlilikte, eşler arasında adalet ve eşitliğin sağlanması çok güç olduğu için aile içi problemlerin ortaya çıkması kolaylaşır. Nitekim Kur'an'da bu noktaya şöyle dikkat çekilmiştir: "Ne kadar gayret gösterseniz de, eşleriniz arasında adalet ve eşit sağlamaya güç yetiremezsiniz. Bu yüzden hiç değilse birine tamamen meylidip, diğerini askıda bırakmayın." (en-Nisa, 4/129) Nitekim dört kadınla evlenmeye cevaz veren ayette, eşler arasında adaleti sağlayamama korkusu olan için, tek kadın ya da sahip olduğu cariye ile yetinmesi bildirilmiştir. (bk. en-Nisa, 4/3)

Diğer yandan Allah'ın Rasulü; "İki eşi olup da, bunlardan birisine meyleden kimse, kıyamet gününde bedeninin yarısı eğik olarak gelir." (Ebu Davud, Nikah, 38; Tirmizî, Nikah, 42; Darimî, Nikah, 24; bk. Nesaî, İşretu'n-Nisa', 2 İbn Mace, Nikah, 47; İbn Hanbel, II, 295, 347.) buyurmuştur.

Hz. Muhammed Mustafa (a.s) (571 - 632)

Hz. Muhammed (S.A.V), 571 yılında Mekke'de doğdu. Mekke'nin ve Arabistan'ın en nüfuslu kabilesi olan Kureyş'in, Benihaşim (Haşimoğulları) boyundandır. Babası Kureyş kabilesinin lideri ve Mekke yöneticisi olan Abdülmuttalip'in oğlu Abdullah, annesi ise yine aynı kabilenin Zühre boyundan Vehb bin Abd Menaf'ın kızı Amine idi. Babasını doğmadan, annesini ise altı yaşında kaybeden Hz.Muhammed (S.A.V), büyükbabası Abdülmuttalip'ın himayesine girdi. Hz.Muhammed (S.A.V), sekiz yaşında iken Abdülmuttalip'de ölünce, amcası Ebu Talib'in yanına alındı. 10-12 yaşlarında çobanlık yapmak zorunda kaldı. Bu ağır koşullara rağmen Hz. Muhammed (S.A.V) mazbut bir hayat sürmekte, dürüstlüğü ve doğruluğu ile tanınmaktaydı. Bu yüzden henüz gençliğinde herkesin takdir ve saygısını kazanmış, "Muhammed el-Emin" diye anılmaya başlamıştı.

Hz. Muhammed (S.A.V) gençliğinde, ticaretle uğraşan amcası ile Suriye'ye gitti. Daha sonra Hz. Hatice bint Huveylit adında zengin bir dul kadının, ticari işlerini yürütmesi için yaptığı teklifi kabul etti. Hz. Muhammed (S.A.V) 595 yılında Hz. Hatice ile evlendiğinde 25, Hz. Hatice ise bu sırada 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed (S.A.V) bu evlilikten sonra da bir süre ticaretle uğraştı. 40 yaşına yaklaşırken, hayatında dönüşüm belirtileri baş gösterdi. Bu sırada, topluluktan uzaklaşmak ve vaktinin çoğunu düşünceye dalmak eğilimi kendisine hakim olmaya başlamıştı. Bu amaçla, Mekke yakınlarında bulunan Hira dağındaki mağaraya gider, uzun süre orada kalır, vaktini düşünmekle geçirirdi. Kendisini en çok düşündüren toplumun içinde bulunduğu maddi ve manevi çöküntüydü. Hz. Muhammed (S.A.V) 40 yaşında iken, Hira dağında kendisine ilk vahi geldi. Bu vahi, Allah tarafından Cebrail adlı melek aracılığı ile gönderilmişti ve "İkra" diye başlayan surenin ilk ayetleriydi. Bunun üzerine büyük bir heyecan içinde titremeye başlayan Hz. Muhammed (S.A.V) evine döndü ve eşi Hz. Hatice'den kendisini örtmesini istedi. Sükunet bulduktan sonra yaşadığı bu olayı eşine anlattı ve vahyedilen ayetleri okudu. Hz. Hatice hemen peygamberliğine inandı ve ilk Müslüman oldu. Daha sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali ve azat ettiği kölesi Zeyd'e peygamberliğini açıkladı. Hepsi inanıp Müslüman oldular.

Hz. Muhammed (S.A.V), güvendiği kimselere, peygamber olduğunu gizliden gizliye anlatıyordu. Üç yıl süren bu gizlilik içinde hiç vahi gelmedi. Yine Hira'da iken Hz. Muhammed (S.A.V)'e ikinci vahi geldi. Hz. Muhammed (S.A.V), Allah'tan gelen emirle, işi gizlilikten çıkararak peygamber olduğunu açıkça ilan etti ve Mekke halkından peygamberliğine inanmalarını istedi. Kureyş kabilesinin şefleri Hz. Muhammed (S.A.V)'in bu davranışlarını önceden ciddiye almadılar. Fakat İslâmiyet, özellikle yoksul halk ve köleler arasında gittikçe yayılıyor ve güçleniyordu. Bunun üzerine endişeye düşen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)'e ve ona inananlara baskı yapmaya başladılar. Ayrıca İslâmiyet, onların putlarına karşı çıktığı için hem siyasi nüfuslarını kaybetmek, hem de Kabe'deki putlar sayesinde elde ettikleri maddi çıkardan yoksun kalmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Hz. Muhammed (S.A.V) ise kendisine ve arkadaşlarına yapılan tüm baskılara rağmen İslâmiyet'i yaymaya devam ediyordu. Baskılara ve işkencelere dayanamayan Müslümanların bir kısmı, Hz. Muhammed (S.A.V)'in izni ile Habeşistan'a göç etmek zorunda kaldılar.

Mekke dönemindeki belli başlı olaylardan biri de Miraç'tı. Hz. Muhammed (S.A.V) bir gece Mekke'den, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gittiğini, oradan da meleklerin eşliğinde göklere ve Allah'ın huzuruna çıktığını açıkladı. Bu olay Kureyş liderlerinin Hz. Muhammed (S.A.V)'e çok sert davranmalarına ve yalancılıkla suçlamalarına yol açtı. İslamiyet'in Mekke'de yayılmasının imkânsız denecek kadar güç olduğunu gören Hz. Muhammed (S.A.V), İslâmiyet'i daha rahat yayabileceği bir yere gitme kararı aldı. Bu amaçla Taif'e gittiğinde Taifliler, Kureyşlilerin etkisi ile Hz. Muhammed (S.A.V)'e hakaret ettiler ve kendisini çocuklarına taşlattılar.

Hz. Muhammed (S.A.V); Medine'den, Hac amacı ile Mekke'ye gelen bazı kabile liderleri ile gizlice konuşup anlaştıktan sonra Mekke'den Medine'ye Hicret edilmesine karar verdi. Müslümanların hepsinin Mekke'den çıktığını öğrenen Kureyş liderleri, Hz. Muhammed (S.A.V)'in de Medine'ye giderek İslâmiyet'in yayılmasını ve güçlenmesini önlemek için onu öldürmeye karar verdiler. Her boydan bir kişi seçilecek ve bunlar hep birlikte gidip Hz. Muhammed (S.A.V)'i öldüreceklerdi. Ancak Hz. Muhammed (S.A.V) daha önce bu olayı öğrenmiş ve Hz. Ebu Bekir ile birlikte Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Muhammed (S.A.V) ve Hz. Ebu Bekir, Mekke yakınlarında Sevr mağarasında üç gün saklandıktan sonra, 20 Eylül 622 günü Medine yakınlarındaki Kuba mevkiine vardılar. Burada Medineliler tarafından karşılanan Hz.Muhammed (S.A.V), bizzat kendisinin de inşaatında çalıştığı yeryüzünün ilk camiini Kuba'da yaptırdı.

14 günlük misafirlikten sonra Medine'ye doğru yola çıkan Hz. Muhammed (S.A.V), Kuba ile Medine arasındaki Benisalim semtinde ilk Cuma namazını kıldı ve Medinelilerin sevgi gösterileri arasında şehre girdikten sonra, Hz. Ebu Eyyubi Ensari'ya misafir oldu. Medine'de hem İslâmiyet'in ilkelerini halka öğretiyor, hem de tüm siyasi, askeri ve idari işleri orada arkadaşları ile görüşüp kararlaştırıyordu. Artık hem peygamber, hem de devlet başkanıydı. İslamiyet'e davet ettiği kabilelere elçiler gönderiyor, İslamiyet'i kabul eden yerlere valiler ve kadılar tayin ediyordu.

Hz. Muhammed (S.A.V), askeri düzenlemeler yaparak İslamiyet'i korumaya kararlıydı. Mekkeliler ise hicretin ikinci yılında düşmanca tavırlarına devam ediyorlardı. Mekke ve Medine arasında bulunan Bedir'de yapılan savaşı Müslümanlar kazandı. Mekkeliler bu savaştan sonra yeni kuvvetlerle Uhut dağı eteklerinde yeniden İslâm ordusuna saldırdı. Müslümanların lehine devam eden savaşta artçı kuvvetlerin yerlerinden ayrılarak savaşa katılmaları savaşı Mekkelilerin lehine çevirdi. Bu savaşta Hz. Muhammed (S.A.V)'in amcası Hz. Hamza ve birçok Müslüman şehit düştü ve Hz. Muhammed (S.A.V) yaralandı. Mekkeliler bu zaferden sonra 627 yılında Hayber Yahudilerini de yanlarına alarak, Medine üzerine yürüdüler. Hz. Muhammed (S.A.V) Mekkelilerin saldırılarından korunmak için Medine kentinin etrafına hendekler kazarak savunmaya geçti. 20 gün süren ablukadan bir sonuç alamayan düşmanlar dağılıp gittiler. Hendek savaşından sonra Müslümanlığın ortadan kaldırılamayacağı kanısı yaygınlaştı. Pek çok kabile İslâmiyet'i kabul etti. Mekkelilerle 628 yılında Hubeydiye anlaşması yapıldı. Hz. Muhammed (S.A.V)'in o yıl hac yapmaktan vazgeçmesini ancak ertesi yıl serbestçe gelip hac yapabileceğini öngören bu antlaşma ile Mekkeliler ilk defa Hz. Muhammed'in gücünü kabul ediyorlardı. Ertesi yıl Yahudilerin elinde bulunan Hayber kalesi ve çevresi alındı. Hz. Muhammed (S.A.V) 630 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü, direnmenin sonuç vermeyeceğini düşünen Mekkeliler şehri teslim ettiler. Mekke halkının büyük çoğunluğu İslâmiyet'i kabul etti. Bizanslılarla da çarpışan Müslümanlar, Hint okyanusundan Suriye sınırlarına, Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardı.

632 yılında 100.000 kişilik bir kafileyle hacca giden Hz. Muhammed (S.A.V) ünlü veda hutbesini okudu. Bu hutbe İslâm dinin birçok önemli ilkesinin anlatıldığı bir konuşma idi. İnsanlar arasındaki eşitlik, kadın haklarına saygı gösterilmesi, tefeciliğin ve kan davalarının yasaklanması gibi birçok sosyal konuyu kapsıyordu. Veda haccından sonra Medine'ye dönen Hz. Muhammed (S.A.V) aniden rahatsızlandı. 8 Haziran 632 tarihinde, eşi Ayşe'nin kucağında vefat etti. Hz. Ayşe'nin odasına defnedildi ve burası daha sonra türbe haline getirildi.

Hz. Muhammed'in erkek çocuklarının üçü de evlenme çağına gelmeden ölmüşler, dört kız çocuğundan yalnız Ali ile evlenen Fatma çocuk sahibi olmuştur.

Web Stats hosting add url, site ekle, link ekle, directory, dizin, toplist